SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Devlet Ermiş Muradına

Devlet Ermiş Muradına

Bahçeli’nin temel kavramları hâlâ devlet, millet, bekâ, güvenlik, emperyalizm, millî birlik ve güçlü Türkiye. Değişen, güçlü Türkiye’ye nasıl ulaşılacağına ilişkin anlayış. Devlet Bahçeli zannedersem ermedi. Değişen şey belki de devletin murâdıdır.

Yıldıray Oğur dün izlediğim mülakatında gazeteci-yazar Muhsin Kızılkaya’ya son dönemin en merak edilen siyasî sorularından birini sordu: “Devlet Bahçeli’nin tutumundaki büyük değişikliği nasıl açıklıyorsun?” Kızılkaya gülerek, “Ermiş herhalde. Ermişlikle açıklıyorum” cevabını verdi.

Gerçekten de açıklanması gereken önemli bir değişiklik var. Abdullah Öcalan’ın örgütün lağvedildiğini açıklamak üzere Meclis’e gelmesinden “umut hakkı”na kadar uzanan çıkışları yapan kişi, hayatını Türk milliyetçiliği içinde geçirmiş, MHP’yi yaklaşık otuz yıldır yöneten ve PKK ile “Kürtçü bölücülük” karşıtlığında Türkiye siyasetinin en sert çizgilerinden birini temsil etmiş Devlet Bahçeli.

Fakat  Türkiye’nin tehdit ve güç haritasının değişmesi bence Bahçeli’deki değişimin esas sebebi. PKK Türkiye içinde askerî bakımdan büyük ölçüde zayıflarken, Türkiye dışındaki Kürt siyasî alanlarının bölgesel ağırlığı arttı. İran’ın bölgesel nüfuzunun gerilemesi Türkiye’nin önünde yeni bir alan açarken, İsrail başta olmak üzere Kürtlerle ilişki ve ittifak kurmak isteyen güçlerin ilgisi de büyüdü. Türkiye’nin kendisinin de güçlenmesi, bu yeni tabloya eski güvenlik paradigmasından farklı bir cevap verebilmesini mümkün kıldı.

Kürt meselesinin jeopolitiği değişti

Türkiye Cumhuriyeti, dağılmış bir imparatorluğun enkazından kurtulabilen bir coğrafyada kuruldu. Osmanlı’nın dağılmasıyla oluşan travmanın çok diri olduğu bu tarihî ortamda ülke bütünlüğü Cumhuriyet’in güvenlik anlayışının merkezine yerleşti. Kürt meselesi de özellikle PKK’nın ortaya çıkmasından sonra bu kaygının en önemli adreslerinden biri oldu.

Ankara uzun süre Türkiye dışındaki Kürt siyasî hareketlerinin güçlenmesinin kendi Kürtleri üzerinde çekim yaratacağından endişe etti. Irak ve Suriye’de oluşabilecek Kürt siyasî yapıları bu nedenle güvenlik tehdidi olarak görülürken, Türkiye Kürtlerinin sınırın ötesindeki dil, kültür ve akrabalık bağları da potansiyel güvenlik açıkları olarak değerlendirildi.

Son otuz yılda ise Türkiye dışındaki Kürt dünyasının siyasî ağırlığı büyük ölçüde arttı. 1991 Körfez Savaşı’nın ardından gelişen Irak Kürt özerkliği, 2003 Irak işgalinden sonra parlamentosu, hükûmeti, güvenlik güçleri, enerji kaynakları ve dış ilişkileri bulunan anayasal bir Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne dönüştü. Suriye iç savaşı sırasında ise Türkiye’nin güneyinde, PKK ile güçlü bağları bulunan kadroların etkili olduğu ve ABD ile doğrudan askerî ortaklık kurabilen ikinci bir Kürt siyasî ve askerî alanı ortaya çıktı.

Suriye’de bu yapının 2026’da feshedilerek askerî ve sivil unsurlarıyla Suriye devletine entegre olması Kürtlerin siyasî ve toplumsal varlığını ortadan kaldırmadı; alternatif silahlı egemenlik alanını ortadan kaldırdı. Irak ve Suriye tecrübelerinin ardından Kürtler artık Ortadoğu’nun kalıcı ve etkili siyasî aktörlerinden biri haline geldiler.

Aynı dönemde bölgesel güç dengesi de değişti. İran uzun yıllar Irak ve Suriye’de Türkiye’nin hareket alanını sınırlayan başlıca nüfuz merkezlerinden biriydi. İran’ın bölgesel gücünün gerilemesi, özellikle Irak-Suriye hattında Türkiye’nin önünde daha geniş bir hareket alanı açtı. Fakat İran’ın geride bıraktığı alanın Türkiye tarafından kendiliğinden doldurulacağının hiçbir garantisi yok.

Kürtlerin bölgesel ağırlığı arttıkça onlarla ilişki kurmak isteyen güçlerin iştahı da arttı. ABD’nin Suriye’de SDG ile kurduğu askerî ortaklık bunun en açık örneğiydi. İsrail’in Kürt siyasî aktörlerine yönelik ilgisi ise Ankara açısından daha hassas bir ihtimali gündeme getiriyor: Türkiye’nin güneyindeki Kürt alanlarının, Türkiye’yi dengelemek isteyen bölgesel veya küresel güçlerin doğal ortaklarına dönüşmesi.

İran’ın gerilemesi ile Kürtlerin yükselişi bu nedenle Türkiye açısından birbirinden bağımsız gelişmeler değil. Birincisi Türkiye’ye yeni bir bölgesel alan açarken, ikincisi bu alanda Kürtlerle nasıl bir ilişki kurulacağını daha önemli hâle getiriyor. Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnız Kürtlerin güçlenmesi değil, bu gücün hangi bölgesel eksenle beraber hareket edeceği.

Eski stratejinin maliyeti

Üstelik Türkiye içinde ters yönde bir gelişme yaşandı. PKK’nın ülke içindeki askerî hareket alanı büyük ölçüde daraldı. Türkiye Irak ve Suriye’de sınır ötesi askerî varlık gösterebilen, savunma sanayii ve istihbarat kapasitesi önemli ölçüde artmış, güvenlik tehditlerine sınırlarının ötesinde müdahale edebilen bir ülkeye dönüştü.

Ortaya paradoksal bir tablo çıktı: Türkiye içindeki silahlı Kürt tehdidi zayıflarken, Türkiye dışındaki Kürtlerin siyasî ve jeopolitik ağırlığı arttı. Türkiye’nin güvenlik problemi de içerideki silahlı tehditten giderek bölgesel Kürt alanlarının hangi güçlerle hareket edeceği sorusuna kaydı.

Eski politikanın maliyeti bu şartlarda yükseldi. Türkiye Irak ve Suriye’deki Kürt alanlarını sürekli güvenlik tehdidi olarak görmeye devam ettiği ölçüde bunları çevrelemek, denetlemek ve Türkiye’ye karşı kullanılmalarını engellemek için büyük askerî, diplomatik ve ekonomik kaynak ayırmak zorunda kalacaktı. Kendi Kürtleriyle ilişkisini aynı güvenlik paradigması içinde tutması ise Türkiye Kürtleriyle devlet arasındaki mesafeyi büyütürken sınırın ötesindeki Kürtlerin Türkiye’nin rakipleriyle yakınlaşmasını kolaylaştırabilirdi.

Dahası, bu politika Türkiye’nin önündeki yeni bölgesel fırsatla da çelişmeye başladı. İran’ın gerilemesi Ankara’ya Irak-Suriye hattında daha geniş bir hareket alanı açarken Türkiye’nin Kürtlerle sürekli çatışmalı bir ilişki içinde kalması, bu alanın önemli bir bölümünde kendi önüne engel koyması anlamına geliyordu. Türkiye bir taraftan İran’ın bıraktığı boşlukta daha fazla bölgesel ağırlık kazanmaya çalışırken diğer taraftan bu coğrafyanın önemli siyasî aktörlerinden Kürtleri sürekli çevrelemeye çalışamazdı.

Türkiye’nin önündeki tercih böylece değişti. Mesele artık Kürtlerin güçlenmesini engellemek değildi; zaten güçlenen Kürt coğrafyalarının Türkiye’nin sürekli çevrelemek zorunda kalacağı ve rakiplerinin ilişki kurabileceği bir alan mı, yoksa Türkiye ile beraber hareket edebilecek bir ortaklık alanı mı olacağıydı.

Kürtlerle beraber büyümek

İkinci seçenek, Türkiye Kürtlerini kullanarak Irak ve Suriye Kürtlerini Ankara’nın nüfuz alanına çekmek anlamına gelmiyor. Daha köklü bir değişiklik gerektiriyor: Türkiye’nin kendi bölgesel gelecek tasavvurunu Kürtlerin yükselen siyasî ağırlığını da içine alacak şekilde yeniden kurması.

Bunun başlangıç noktası Türkiye’nin kendi Kürtleriyle ilişkisi. Kürtlerin kendilerini bu ülkenin Türkler kadar sahibi olarak gördüğü, siyasî tercihlerinin sürekli güvenlik şüphesiyle karşılanmadığı ve eşit vatandaşlığın hukukî ve siyasî karşılığını bulduğu bir Türkiye, Irak ve Suriye’deki Kürtlerle de karşılıklı çıkar ve ortaklık temelinde çok daha güçlü ilişkiler kurabilir.

Türkiye Kürtlerinin sınır ötesindeki dil, kültür ve akrabalık eksenli bağlar da bu durumda güvenlik açığı olmaktan çıkar. Bu bağlar Ankara’nın kullanacağı araçlar değil, Türkiye’nin kendi çoğulcu toplumsal yapısının sınırların ötesindeki tabiî devamıdır. Türkiye Kürtleri de devlet ile dışarıdaki Kürtler arasında kullanılacak bir köprü değil, ülkenin geleceğinde söz ve pay sahibi eşit ortaklar olarak Türkiye’nin bölgesel ilişkilerinin kurucu unsurlarından biri hâline gelir.

Bu ortaklığın kazancı tek taraflı olmaz. Türkiye Kürtlerin Ortadoğu’da artan siyasî ve toplumsal ağırlığından güç kazanırken, Kürtler de bölgenin en büyük ekonomilerinden ve en güçlü devletlerinden biriyle ortaklığın sağlayacağı güvenlik, ekonomik imkân ve uluslararası erişimden yararlanabilir. Hem Türkiye hem de Kürtler beraber hareket ettiklerinde birbirlerini büyütebilirler.

Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki ortaklık hukukunun yeniden hatırlanması da bu açıdan anlam kazanıyor. Millî Mücadele yıllarında Kürtler yeni teşekkül siyasî yapının dışındaki bir topluluk olarak değil, ortak mücadeleyi veren ve ülkenin sahibi olan kurucu unsurlardan biri olarak kabul ediliyordu. Sonraki dönemde geriye itilen bu anlayış, bugün yalnız tarihî bir borcun ödenmesi için değil, Türkiye ile Kürtlerin çıkarlarının yeniden kesişmesi nedeniyle önem kazanıyor.

Bahçeli ne söylüyor?

Bu okuma Bahçeli ve MHP yöneticilerinin açıklamalarıyla da örtüşüyor. MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, 11 Aralık 2025’te TBMM’de, “Türkiye’nin jeopolitik konumu, ‘Terörsüz Türkiye’ idealini yalnızca iç güvenlik stratejisi olmaktan çıkarıp bölgesel güvenlik mimarisinin merkezine yerleştirmektedir” diyordu. 4 Şubat 2026’da ise aynı düşünceyi “Terörsüz Türkiye süreci, terörsüz bölge sürecine evrildi” sözleriyle ifade etti.

Bahçeli de 2 Haziran 2026’daki grup konuşmasında “terörü bu topraklardan tamamen çıkarmak, bölgemize istikrar getirmek ve emperyalizmin hedeflerini çöpe atmak” istediklerini söyledikten sonra Türkiye’yi “ekonomik, askerî ve siyasî olarak milletler camiasında en üst sıraya” taşıma ve “süper güç ve lider ülke” yapma hedefini açıkladı. Bir hafta sonra “Terörsüz Türkiye” derken “içeride huzuru, dışarıda caydırıcılığı, sınırlarımızda emniyeti, bölgemizde istikrarı” aynı anda savunduklarını söyledi.

12 Ağustos 2026’daki açıklaması daha da doğrudan. Bahçeli, 22 Ekim 2024’te yaptığı ve süreci başlatan çağrının “Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgesel şartların doğru okunmasıyla tayin edilmiş” olduğunu söyledi ve “Terörsüz Türkiye” ile “Terörsüz Bölge”yi “aynı stratejik istikamette” buluşturan bir iradeden söz etti.

Bahçeli kendi değişimini liberal bir dönüşüm veya Kürt meselesine ilişkin ahlâkî bir muhasebe üzerinden gerekçelendirmiyor. Kullandığı çerçeve bölgesel şartlar, güvenlik ve Türkiye’nin güçlenmesi. Milliyetçiliğin amacı muhtemelen değişmedi, ama milliyetçiliğin jeostratejik vizyonu bir üst tahayyüle geçti ve bu amaca hangi stratejiyle ulaşılacağına dair değerlendirme değişti.

Milliyetçiliğin haritası büyürken

Türkiye’nin hedefi yalnız ülke bütünlüğünü korumaktan çevresindeki geniş coğrafyada ağırlık oluşturmaya doğru genişliyorsa, güç anlayışının da değişmesi gerektiği açıktır. Bölgesel güç yalnız caydırıcılıkla kurulmaz; başka toplumların ve siyasî aktörlerin Türkiye ile birlikte hareket etmek istemesini sağlayacak çıkar, ilişki ve rıza da üretmek gerekir.

Bu değişiklik milliyetçiliğin işlevine kadar uzanıyor. Ülkenin parçalanmasını engellemeye odaklanmış bir milliyetçilik farklılıkların denetlenmesini gerekli görebilirken, bölgesel nüfuzunu artırmayı hedefleyen bir milliyetçilik aynı farklılıkların sağlayabileceği bağlantılara ihtiyaç duyar. Küçülmekten korkan milliyetçilik farklılığı potansiyel çatlak olarak görür; büyümek isteyen milliyetçilik farklılığı kendi gücünün parçasına dönüştürmeye ihtiyaç duyar.

Bahçeli’nin temel hedefi bu açıdan değişmemiş olabilir, dünya görüşünün merkezinde yine güçlü Türkiye var. Fakat güçlü Türkiye’nin yolu artık yalnız sınırları korumaktan değil, çevresindeki toplumlarla ortak çıkarlar üretebilmekten de geçiyor. Kürtlerle kurulacak yeni ilişki de bu daha geniş güç tasavvurunun en önemli sınavlarından biri.

Çin’e ancak Nixon gidebilirdi

Böylesine büyük bir dönüşümü neden Devlet Bahçeli’nin başlattığı ise ayrı bir soru. PKK ve “Kürtçü bölücülük” karşıtı siyasetin bayraktarlığını uzun yıllar MHP yaptı; MHP tabanı da Öcalan ve PKK konusunda Türkiye’nin en sert seçmen gruplarından birini oluşturdu. Dolayısıyla böyle bir sürecin önündeki en güçlü potansiyel siyasî dirençlerden biri yine MHP olabilirdi.

Amerikan siyasetindeki “Only Nixon could go to China” — “Çin’e ancak Nixon gidebilirdi” — sözü bu durumu iyi açıklıyor. Güçlü anti-komünist geçmişi, Richard Nixon’ın “komünizme taviz” suçlamasına çok maruz kalmadan 1972’de Çin’le yakınlaşmasını kolaylaştırdı. Eski sertliği, yeni politikanın siyasî maliyetini azaltıyordu.

Bahçeli’nin konumu da buna benziyor. Erdoğan aynı süreci tek başına başlatsaydı “PKK’ya taviz” ve “Öcalan’la pazarlık” suçlamaları güçlü bir milliyetçi tepki üretebilir, MHP de bu tepkinin liderliğini üstlenebilirdi. Bahçeli’nin süreci bizzat başlatması ise en güçlü potansiyel vetoyu kaldırırken yapılan işin anlamını da değiştirdi: Öcalan’ın devreye sokulması milliyetçiliğe rağmen verilen bir taviz olarak değil, PKK’nın silahlı varlığını sona erdirmenin ve Türkiye’nin önündeki yeni bölgesel imkânı açmanın aracı olarak sunulabildi.

Yeni güvenlik paradigmasının Bahçeli ve MHP içinde mi geliştirildiğini, yoksa devletin güvenlik ve dış politika katlarında oluşan bir stratejiyle Bahçeli’nin milliyetçilik anlayışının mı buluştuğunu kamuya açık bilgilerden kesin olarak söylemek mümkün değil. Bildiğimiz, siyasî açılışı Bahçeli’nin yaptığı, Erdoğan’ın bunu hızla sahiplendiği ve devlet kurumlarının sürece dâhil olduğu. MHP uzun yıllar eski güvenlik paradigmasının siyasî tercümanlığından sonra bugün yeni paradigmanın milliyetçi siyasetteki tercümanlığını üstleniyor gibi gözüküyor.

Devletin muradı

Bahçeli’nin temel kavramları hâlâ devlet, millet, bekâ, güvenlik, emperyalizm, millî birlik ve güçlü Türkiye. Değişen, güçlü Türkiye’ye nasıl ulaşılacağına ilişkin anlayış.

Türkiye yaklaşık bir asır boyunca kendi bütünlüğünü koruma ihtiyacı ile Kürtlerin siyasî güç kazanması arasında bir gerilim bulunduğunu düşündü. Bugün önünde başka bir ihtimal belirdi: İran’ın gerilemesiyle genişleyen bölgesel hareket alanını Kürtlerle çatışmaya kaynak harcayarak daraltmak yerine, Kürtlerin yükselen bölgesel ağırlığıyla ortaklık kurarak büyütmek. Türkiye’nin gücü Kürtlerin güçsüzlüğünü, Kürtlerin kazanımları da Türkiye’nin kaybını gerektirmeden Türklerle Kürtlerin beraber büyüyebileceği bir bölgesel düzen.

Devlet Bahçeli zannedersem ermedi. Değişen şey belki de devletin murâdıdır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın