SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Türkiye’nin İsrailcileri: Hıncın Jeopolitiği

Türkiye’nin İsrailcileri: Hıncın Jeopolitiği

İslâm’la hesaplaşan eski mütedeyyinlerden seküler Türkçülere, Gülen çevresinden Washington’daki güvenlik uzmanlarına ve bazı Kürdistânî yapılara uzanan İsrail yanlısı damar aynı kaynaktan beslenmiyor. Bu çevreleri birleştiren şey İsrail sevgisinden çok, kendi düşmanlarına karşı İsrail’i kullanışlı bir güç olarak görmeleri.

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü katliam bütün dünyada, hatta geleneksel olarak İsrail destekçisi ülkelerde ve İsrail dışında yaşayan Yahudiler arasında dahi büyük tepkiler doğurdu. Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu da İsrail’in yaptıklarına karşı çıkıyor. Buna rağmen Türkiye’de ve Türkiye kökenli olup yurtdışında yaşayanlar arasında İsrail’le açıkça hizalanan hatırı sayılır bir kesim var. Üstelik hepsi aynı çevreden gelmiyor; her birini İsrail’e götüren yol başka.

Aynı İsrail, farklı öfkeler

Türkiye kökenli İsrailcilerin hepsini tek sepete atamayız. Bazısı İslâm’la, bazısı Erdoğan’la, İran’la, Araplarla veya devletle kavgasından hareket ediyor. Kendi düşmanlarından yola çıkıp hepsi İsrail’de buluşuyorlar. İsrail sevilen bir ülke olmaktan önce, nefret edilen hasma karşı güçlü bir vekil işlevi görüyor.

Bu mekanizmanın bence çıkar hesabını aşan üç psikolojik boyutu var. İlki karşıt kimlik: Duruşunu değiştiren insan bazen kendisini geride bıraktığı çevrenin tam karşısında konumlanarak tarif eder. Eski İslâmcı, iktidar destekçisi veya cemaat mensubu yahut Müslüman çoğunluğa yabancılaşmış seküler kişi mesafesini sürekli ispat etmek ister; İsrail’e ölçüsüz destek de “Ben onlardan değilim” beyanına dönüşür.

İkincisi vekil güç: Türkiye’nin dağınık ve etkisiz olduğunu düşünen kişi, istihbaratı çalışan, ordusu hedefe ulaşan, düşmanını sınır ötesinde takip eden İsrail’in kudretine özenerek İsrail ile hizalanır. Hedef zaten nefret ettiği Hamas, İran, İslâmcılar, Erdoğan veya Arap dünyasıysa askerî başarı kişisel tatmin üretir; ittifak hesabı İsrail silahlarına duyduğu hayranlığa dönüşür.

Üçüncüsü ahlâkî uzaklaştırma: Bu mekanizmada Filistinli sivil tek başına insan olarak görülmez; Hamas’ın, İslâmcılığın, Araplığın, İran’ın veya Erdoğan siyasetinin uzantısı sayılır. Şiddet masuma yönelen suç değil, nefret edilen kolektif kimliğin ödediği bedel gibi algılanır. Açıkça “Çocuklar ölsün” denilmez belki ama her ölümün önüne “ama Hamas”, “ama 7 Ekim”, “ama İran” konularak masumların ölümü meşrulaştırılır ve nefret edilen anlayışların, kişilerin ya da grupların mağlubiyeti kutlanır.

Müslüman toplumla hesabını İsrail üzerinden görenler

Bu damar, İslâmî geçmişiyle veya Müslüman çoğunlukla sert hesaplaşmaya girenlerde en görünür hâlini alıyor. Örnek verilebilecek birkaç biyografi var, mesela bunlardan biri İslâmcı geçmişten gelmiyor, eski sosyalist ve ateist. Bir dönem AK Parti’ye umut bağladığını, eski bir söyleşisinde “Ateisttim ben, hâlâ da öyle” dedikten sonra İslâm’ı “insanlığın kurtuluşu” olarak gördüğünü söylemişti. Bugün İsrail’i “barış arayan” ve “Batı medeniyetinin kalesi” bir millet diye tarif ediyor. Yani siyasî ve medenî imkân atfettiği Müslümanlara duyduğu hayal kırıklığı onun açısından İsrail’i medeniyet cephesinin ileri karakoluna dönüştürüyor.

İslâmcılıktan gelen bir başkasının hikâyesi farklı. Farsça bilen, İran devrimi ve İslâmcı düşünürlerle uzun süre meşgul olan bu kişi İslâmcı dergilerde yazdı, İran düşüncesinden çeviriler yaptı. Uzunca süre çok sıkı bir İrancı idi, hatta mezhep değiştirip Şii bile olmuştu ve ömrü İsrail karşıtlığıyla geçti. Bugün kendisini İslâm dairesinde görmüyor; bütün İslâm dünyasını yererken İsrail’i yüceltiyor, Filistin dayanışmasını büyük ölçüde antisemitizm, siyasî çıkar ve riyakârlıkla açıklıyor. İsrail’in yıkıcılığını gördüğünde bile Müslüman toplumla hesaplaşmayı sürdürüyor, bakışı hızla Müslümanların kusurlarına kayıyor. Hem Esad’ın hem de Netanyahu’nun katliamlarını desteklemiş dünyadaki tek kişi olabilir.

Bir başka isim 2023’te “Neden Hamas-İsrail savaşında İsrail’i destekliyorum” diye maddeler sıraladı; 2025’te “Gazze olayında ben Hamas’a karşı İsrail’i destekledim” diyerek tavrını teyit etti. Gazze onun gözünde milyonlarca sivilin yaşadığı bir coğrafya olmaktan çıkıp Türkiye’yle, İslâm’la veya Hamas’la görülen hesabın sahnesine dönüştü.

Hiçbiri tam böyle demedi ama “Türkiye veya İslâm hayatımı çaldı; öyleyse ben de ona düşman olayım” cümlesi bence bu psikolojiyi iyi özetliyor. Dinî çevrede geçirilen yılların veya Türkiye ile, Türk toplumu ile ilgili olarak yaşanan hayal kırıklıklarının faturası bunlarla özdeşleştirilen insanlara kesiliyor; İsrail askerî başarı, teknolojik üstünlük, Batılılık ve Müslüman hasmı cezalandırma kapasitesinin sembolüne dönüşüyor. Kişi yıllarını boşa geçirmiş ve kendisi hakkındaki eski hikâyeyi de kaybetmiş hissedebiliyor. “Beni aldattılar” duygusu bir kere benliği kaplayınca insan eski çevresinin her sözünde aldatmaca, düşmanında ise gereğinden fazla haklılık buluyor. Dün savunulan herşeyin tersini savununca insan bağımsızlaşmış olmuyor; bağlılığı tersine dönüyor, tepkisel şekilde eski aidiyetin negatifine bağlanmış oluyor. Sorun Türkiye eleştirisi, ateizm veya İslâm değil; eleştirinin sivillerin acısını önemsizleştiren siyasî hizalanmaya dönüşmesi.

Bu rüzgârın “eski solcu” kulvardaki karakteristik bir yansıması başka bir profili somutlaştırıyor. 1970’lerin radikal Maocu/Aydınlıkçı hareketinden gelen bu kişi uzun yıllar Türkiye’deki mevcut iktidar medyasında keskin jeopolitik teorilerle hükümet politikalarına entellektüel cephane taşıdı; son dönemde bu yapılarla yollarının ayrılmasının ardından keskin bir söylem kayması yaşadı. Muhafazakâr bloğa duyduğu öfkeyi ve siyasî iktidara yönelik hıncını İsrail’in hamleleri üzerinden ifade ediyor ve bölgedeki çatışmaları bir nevi “medeniyetler savaşı” olarak okuyor. Onun retoriğinde İsrail’in yıkıcı askerî operasyonları ve istihbarat kapasitesi hem İslâmcı aktörleri hem de eski müttefiki olan siyasî iktidarı hırpalayan, realizm şalıyla örtülmüş bir vekil güce dönüşüyor.

Bu sol kökenli kişiler AK Parti iktidarına uzun süre destek vermişlerdi. Onlarda sosyalist umutların, AK Parti’ye verilen geçici kredinin ve Müslüman dünyaya atfedilen medeniyet imkânının çöküşü; İslâmî bir geçmişi olanlarda ise içeriden tanınan İslâmî-İranî dünyanın kusurları öne çıkıyor. Sonuçta farklı yollar aynı noktaya varıyor: İsrail’in ölçüsüz gaddarlığı kişinin kendi toplumuna karşı duyduğu büyük öfkenin gölgesinde görünmez hâle geliyor.

Seküler Türkçülüğün İsrail koridoru: “Yabgular”

İkinci damar, İslâm öncesi göndermeleri yoğun kullanan seküler internet milliyetçiliğinde görülüyor. Eski Türklerde âmir anlamına gelen “yabgu”yu bu üslubu hafifçe hicvetmek için kullanıyorum. Damarın en açık metinlerinden biri TamgaTürk’ün kurucusunun 2023 tarihli “Hamas Kazanırsa?” yazısı. Filistin’i 2020’de “terörist yuvası” diye niteleyen bu kişi İsrail’i Türkiye ve Azerbaycan’ın stratejik müttefiki sayıyor. Türkiye’nin İsrail operasyonlarındaki “yegâne kaygı”sının yeni göçü önlemek olduğunu belirtiyor ve Hamas’ın yok edilmesini bölge için hayatî görüyor; Türkiye’yi de festivalleri basan değil düzenleyen tarafta görmek istiyor.

Bu dilde üç hat birleşiyor: Azerbaycan-İran rekabeti ve Doğu Akdeniz üzerinden stratejik ittifak; Türkleri “medenî festival insanları”, Filistinlileri ve Müslüman coğrafyayı “tekbir getiren barbarlar” tarafına yerleştiren kimlik tercihi; nihayet güçlü millî devlet hayranlığı. İsrail ise yalnız müttefik veya Batılı kimliğin belgesi değil, kendi menfaatini bilen ve koruyan devletin ideal örneği.

Yabgu zihnindeki ideal devlet duyguyla hareket etmiyor, menfaatlerini üstün tutuyor, dışarıdan ahlâk dersi almıyor; sınırını kapatıyor, göçmeni içeri sokmuyor, vatandaşını her yerde koruyor, istihbaratını küresel silaha çeviriyor ve düşmanına örgütlenme alanı bırakmıyor. TamgaTürk’te 2023’te yayınlanan başka bir yazıda ise İsrail üzerinden “ulusal çıkar, güç dengesi, gerçekçilik ve devlet ciddiyeti” vurgulanıyor ve özetleniyor: Türkiye’nin Filistin’e dinî desteği çıkarlarına zarar veriyor; ciddî devlet ideolojik duygularla değil menfaat hesaplarıyla hareket etmelidir.

İsrail’in çekiciliği burada başka bir psikolojik derinlik kazanıyor. Yabgu kendi devletinde eksik bulduğu iradeyi, kesintisiz devlet aklını, teknolojik üstünlüğü, askerî caydırıcılığı ve gerekirse bütün dünyaya rağmen yürütülen millî siyaseti İsrail’e yansıtıyor. İsrail’in iç kavgaları, istihbarat başarısızlıkları ve stratejik çıkmazları görünmüyor. Hayran olunan gerçek İsrail’den çok zihinde düzeltilmiş bir “çelik devlet.” İsrail’in olumsuz tarafları da kafada tersyüz edilerek başka bir anlama kavuşuyor; “merhametsiz” değil disiplinli oluyor, “zalim” değil kararlı görülüyor; dışlandığı zaman da “yalnız” değil kendi işini kendi gören ülke olarak yorumlanıyor.

Bu hayranlıkta güçsüzlüğü telafi ihtiyacı da var. Türkiye’nin göç, terör, ekonomik bağımlılık ve kuşatılmışlık gibi sorunlarda debelendiğini düşünen bir çevre küçük nüfusuyla iradesini başkalarına kabul ettiren İsrail’e yakınlaşarak onun kudretinden sembolik bir pay almış oluyor. “Biz de böyle olmalıyız” arzusu “Güçlü devlet yaptığına göre doğrudur” sonucuna kayıyor; güç haklılığın, askerî başarı ahlâkın ölçüsüne dönüşüyor. Arap ve İslâm dünyasından ayrışma bunu tamamlıyor: Türk “çalışkan, seküler, savaşçı ve devlet kurucu”, Arap-Filistinli “dağınık, fanatik, sümsük ve devletsiz” olarak kodlanıyor. İsrail’le özdeşleşmek Batı’ya katılmanın, küçümsenen Doğulu kimliğinden kurtulmanın kestirme yolu; Filistin dayanışmasına tepki de Türkiye’nin Müslüman ve Ortadoğulu tarafına duyulan utanca karşılık geliyor. TamgaTürk’de yazan Yabguların önemi İsrail desteğini sosyal medya taşkınlığı ile değil; ulus-devlet arzusu, İran karşıtlığı, göç korkusu, medeniyet tercihi ve güçlü devlet estetiğiyle örülmüş tutarlı bir görüş olarak kurmaları.

Yabguların söylemi üç psikolojik mekanizmanın da beraberce devrede olduğunu gösteriyor: karşıt kimlik olarak seküler-Türk kimliğini Müslüman-Arap kimliğinden ayırt etmek, vekil güç olarak İsrail’in devlet kapasitesine duyulan hayranlık ve ahlâkî uzaklaştırma olarak Filistinli’yi sümsük bir kollektifin parçasına indirgemek.

Gülen çevresinin “Biz radikallerden değiliz” mesajı

Yabguların İsrail hayranlığı “Biz sert ve kararlıyız” iddiasına dayanırken Gülen çevresinde görülen İsrail’le hizalanma ise tam tersine “biz ılımlıyız” mesajına yaslanıyor. Psikolojiler zıt, ama ikisi de benzer sonuçlar üretiyor. Gülen hareketindeki İsrail’e yakın damarın sembolik başlangıç noktalarından biri Mavi Marmara vakası. Fethullah Gülen İsrail askerlerinin 2010’da uluslararası sularda dokuz kişiyi öldürdüğü baskından birkaç gün sonra yaptığı açıklamada yardım girişiminin İsrail’in onayı alınmadan yapılmasını “otoriteye meydan okuma” olarak yorumladı ve bu yolun verimli sonuç vermeyeceğini söyledi. Dünyanın dikkati ölümlerin üzerindeyken yapılan bu açıklama Batı siyasetinin yüksek mahfillerine muhtemelen şu mesajı veriyordu: “Biz Türkiye’deki radikal Müslümanlardan değiliz.”

Bu mesajın psikolojisine biraz kafa yorduğumuzda mesafe ispatı olduğunu görebiliyoruz. Batı’da “ılımlı Müslüman” olarak kabul görmek isteyen hareket bu yolla kendisinin farklı olduğunu göstermeye çalışıyor. İsrail’e yönelik tepkiler zirvede iken bu devlete hukukî ve siyasî anlayış göstermek pahalı ama etkili bir işaret; böylelikle İsrail’le ilgili güncel bir yorum Batılı merkezlerde kabul görme penceresine dönüşüyor.

A.B. bu hattın sert güvenlik diliyle konuşan bir örneği. Gülen hareketiyle bağlantılı Today’s Zaman’ın eski Ankara temsilcisi olan A.B. 2019’da L.K. ile Nordic Monitor’ü kurdu. Platform Türkiye’yi Yahudilere ve İsrail’e karşı gizli kampanyalar yürüten, İsrail’in yok edilmesini isteyen güçleri koruyan ve Hamas, İran, antisemitizm üzerinden İsrail’i ve Batı’yı hedef alan yekpâre güvenlik tehdidi olarak resmediyor.

A.B.’nin 2024 tarihli bir yazısı bu zihniyeti net şekilde açığa çıkarıyor. A.B. Türkiye’de İsrail adına casuslukla suçlanan kişilere yönelik operasyonları Erdoğan rejiminin “radikal İslâmcı karakteri”nin ve İsrail/Batı düşmanlığının belirtisi sayıyor; İsrail istihbaratının sınırlandırılmasını Ankara’nın tehlikeli dönüşümünün kanıtı olarak okuyordu. Türkiye’de yaşanan bir olay Türkiye’nin değil İsrail’in güvenlik kaygısı merkez alınarak değerlendiriliyordu.

A.B. yalnız Nordic Monitor’te kalem oynatmıyor. İsrail yanlısı Amerikan politika ve lobi ekosisteminin önemli kuruluşlarından Middle East Forum (Ortadoğu Forumu), onu kendi bünyesindeki isimlerden biri olarak gösteriyor. ABD-İsrail ittifakını güçlendirmeyi amaçlayan Adam ve Gila Milstein Aile Vakfı forumun destekçileri arasında. Forumun Israel Victory Project’i (İsrail Zaferi Projesi) diplomatik ve politik alanda “İsrail zaferi”ni hedefliyor. Kurum yayınla yetinmiyor; Kongre ve yürütmeyle temas, yasama stratejisi ve kamuoyu seferberliği yürüttüğünü belirtiyor. A.B. 2020’den beri bu platformun mensuplarından birisi.

A.B.’nin yayınlarında istikrarlı bir anlatı çerçevesi var; Türkiye İsrail’i hedef alan yapılara hem siyasî koruma hem de maddî destek sağlayan bir tehdit merkezine dönüşmüş şeytânî bir ülke olarak resmediliyor. Hemen her yazı savaş hazırlığı, gizli kampanyalar, suikast planları gibi konular etrafında bu tek anlatıyı besliyor. A.B. böylece Erdoğan karşıtlığını yerli bir “demokrat eleştiri” diliyle değil “İsrail güvenlik dili”yle sunuyor ve İsrail yanlısı Amerikan politika çevrelerine bu dili besleyen malzeme sağlıyor.

A.B. Gülenci geçmişine rağmen şu an bu grup içinde dışlanmış, temsil kabiliyeti olmayan marjinal biri olabilir mi? Değil, bilakis Gülen ağı bünyesindeki platformlardan TR724, Bold Medya ve Samanyolu Haber A.B.’nin yönettiği Nordic Monitor haberlerini ve bu şahsın açıklamalarını düzenli dolaşıma sokuyor; ona yabancı veya dışlanması gereken bir figür muamelesi yapmıyor.

ABD’de ünlü bir sporcu olan E.K. aynı damarın görünür ve yumuşak yüzü. Bu kişi 18 Kasım 2020’de İsrail’in Birleşmiş Milletler temsilcisi Gilad Erdan’la antisemitizme karşı ortak çalışmayı görüşmüştü. İsrail’in Gazze operasyonları başladıktan sonra ABD’de üniversitelerde gelişen protesto eylemleriyle ilgili olarak 11 Kasım 2023’te Fox News’a verdiği röportajda, Amerikan üniversitelerindeki İsrail karşıtı gösterilere katılan öğrencileri “beyinleri yıkanmış” gençler olarak niteliyordu. “Nehirden denize” sloganını İsrail’i ortadan kaldırma çağrısı sayarken, kampüslerde saldırıya uğramaktan korkan Yahudi öğrencilere saklanmamalarını, cesaretle görüşlerini açıklamalarını tavsiye ediyordu. E.K. 10 Aralık 2023’te, kendisini İsrail’i anlatmaya ve savunmaya adayan StandWithUs’ın Los Angeles’ta düzenlediği “İsrail’le ve Yahudi halkıyla dayanışma” gecesinde ana konuşmacılardan biriydi. Kuruluş, E.K. ile Suudi konuşmacı Loay Ahmed Alshareef’i çocukluklarında öğretilen İsrail ve Yahudi nefretinden kopan “Müslüman liderler” olarak takdim etti. E.K.’nın biyografisi klasik propaganda söylemine monte edildi: Nefretle yetiştirilen bir Müslüman Yahudilerle tanışınca hakikati görüp kendi toplumunun önyargılarına karşı İsrail’i savunur hâle gelmekteydi.

E.K. on gün sonra Jewish Journal’a, Türkiye’de seçilmek isteyen siyasetçilerin önce Amerika ve İsrail’e saldırdığını, bunu alkışlayan tabanın da “çok eğitimsiz” olduğunu söyledi. Çocukken çevresinde Amerikan ve İsrail bayraklarının yakıldığını, kendisine Yahudi düşmanlığı telkin edildiğini anlattı; Erdoğan’ın İsrail’i arkadan vuracağını ve Hamas yok edilmeden ateşkesin çözüm olmayacağını savundu. A.B. ve E.K.’nın söylemleri incelendiğinde sempatinin ötesine geçerek olayları İsrail’in tehdit haritasına göre seçtikleri, eleştirdikleri kişileri İsrail’e yönelttikleri tehlikeyle tanımladıkları ve Türkiye toplumunu İsrail karşıtlığının üretildiği problemli alan olarak sundukları görülüyor.

Ama şunu da söylemek hakkaniyetin gereğidir: Mavi Marmara açıklaması, E.K.’nın İsrail yanlısı kuruluşlarla ilişkileri ve A.B.’nin yayın çizgisi Gülen kitlesini bütünüyle İsrailci yapmaz. Ancak başta Gülen’in kendisi olmak üzere grup yöneticilerinin İsrail’le hizalanmanın Batı siyasî ekosisteminde yüksek getirili bir meşruiyet sağladığını görüp böylesi bir tercih yaptığı açık. Gülen grubundaki kritik yöneticiler “Radikal İslâm’dan ayrışmış, antisemitizme duyarlı, İsrail’in güvenlik kaygılarını paylaşan ılımlı Müslüman” kimliğinin düşünce kuruluşlarının, yayın mecralarının ve siyasî temasların kapısını açtığını farketmişlerdi. Kritik bazı yöneticiler İsrailci dili benimsemenin ne tür avantajlar sağlayacağının hesabını yaparken cemaat tabanındaki çoğunluk ise —aklen ve kalben tatmin olmasa bile— muhtemelen “böyle karar alınmışsa vardır bir hikmeti” diyerek sessiz kalmayı tercih ediyor.

Erdoğan karşıtlığının Washington tercümesi

Bu çevreden ayrı bir kanal Washington’daki güvenlik ve düşünce kuruluşları dünyasında kuruluyor. Seküler/Kemalist bir geçmişten gelen S.C. Foundation for Defense of Democracies’in Türkiye Programı Direktörü. Türkçesi “Demokrasileri Savunma Vakfı” olan bu kuruluş ilk bakışta genel bir ulusal güvenlik kuruluşu izlenimi verse de FDD, İsrail’in Amerika’daki imajını güçlendirecek faaliyetler yürütmeyi amaçlayan İsrail güvenliği merkezli bir vakıf.

S.C.’nin Türkiye yazıları FDD ile bütünüyle uyumlu; meselâ Gazze’deki İsrail operasyonlarının bütün yıkıcılığı ile başladığı bir tarihte, 29 Ekim 2023’te David May ile yayımladıkları yazı bence tam bir turnusol kâğıdı özelliği taşıyor. Yazının tek başına başlığı bile yeterince anlamlıydı: “İsrail’in Orantılı ve İnsanî Cevabı.” S.C. 2024 tarihli “İsrail Türkiye’yi Boykot Etmeli” yazısında İsrail’e Türk mallarını boykot etmesini, Türkiye’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na erişimini engellemesini ve Türkiye’ye sağlam bir ders vermesini tavsiye etti. İsrail çoğu yerde “Kudüs” diye özneleştirilirken Türkiye’den yapılan beyânatlar Kudüs’ün güvenliğini aşındıran saldırılar, Türkiye’de Mossad adına casusluk şüphesiyle yapılan gözaltılar “cadı avı” olarak sunuldu.

Bu söylemde herşey İsrail lehine tersyüz edilmişti; Türkiye’nin karşı istihbarat operasyonu İsrail’in mağduriyeti, Türk şirketlerinin zararı terbiye aracı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de dışlanması İsrail’in vereceği ders hâline gelmekteydi. Gazze’deki yıkımın zerresi yazılarda geçmiyor ve S.C. İsrail’e Türkiye’ye karşı kullanacağı ekonomik ve stratejik kaldıraçları öğütlüyordu. Bu arada İsrail’e Türkiye aleyhinde politika önerilerinde bulunan yazarın eski bir Hava Kuvvetleri pilotunun oğlu olduğu hatırlanınca tablo biraz daha dramatikleşiyor.

Erdoğan’ı, Türkiye’nin Hamas’la ilişkilerini veya otoriterleşmeyi eleştirmek Türkiye karşıtlığı olarak görülemez. Sorun, bana göre, eleştirinin başka bir ülkenin penceresinden yapılması ve Türkiye ile rekabet halindeki bir ülkeye Türkiye aleyhinde politika önerisi geliştirilmesi. Nitekim S.C. 2023’te “Erdoğan’ın Hamas sevgisi İsrail’i tehdit ediyor” diye yazdı; 2024’te de Türkiye’nin Hamas operasyonlarına desteği nedeniyle İsrail’e Türkiye’ye ekonomik yaptırım tavsiyesinde bulundu.

A.B. ile S.C. aynı siyasî çevreden gelmiyor: Biri Gülen medyasından, diğeri İsrail/Amerikan güvenlik bürokrasisine yakın düşünce kuruluşlarından. Yine de Türkiye tasvirleri şaşırtıcı ölçüde yakın: Her ikisinin gözünde de Türkiye radikalleşmiş, Hamas’ı besleyen, İran’a alan açan, Yahudileri ve İsrail’i tehdit eden ve Batı tarafından sınırlandırılması gereken bir ülke olarak kodlanıyor. Erdoğan karşıtlığı demokrasi ve hukuk dilinden İsrail’in güvenlik diline çevriliyor ve Türkiye’yi şüpheli bir siyasî coğrafya olarak göstermek için herşey yapılıyor.

Kürt devletine açılan İsrail kapısı

Yabgu Türkçülüğü İsrail’i “millî devlet”in ideali, bazı Kürdistânî çevreler ise devletsizlikten kurtuluşun modeli olarak sayıyor ama ilginç şekilde birbirlerine düşman iki milliyetçi tasavvur İsrail’le hizalanmada birleşiyor. Bu paradoks tesâdüf değil, İsrail’in bölgedeki muğlak câzibesinin göstergesi.

İslamofobi ile pek ilgili olmayan bu koridor 14 Kasım 2024’teki “Yeni Bir Ortadoğu İçin İsrail-Kürt İttifakı: Gelecekteki Riskler ve Fırsatlar” panelinde açıkça görüldü. Kürdistan Partisi’nin kurucusu İ.H.B.’nin duyurusu, Hamas-İran ittifakının İsrail’e, Türkiye’nin Kürtlere saldırganlığının dayanışmayı acil kıldığını; egemen Kürt devletinin Kürt hakları, İsrail güvenliği ve bölgesel istikrar için kritik olduğunu savunuyor, “İsrail, dost bir Kürdistan’ın kurulmasını desteklemek için hangi adımları atabilir?” diye soruyordu. Panelde İ.H.B.’nin yanında Moshe Dayan Merkezi’nden Ofra Bengio, Middle East Forum’dan Jonathan Spyer ve İsrail Kürt-Yahudi topluluğunun başkanı Yehuda Ben Yosef vardı.

Kim ne alıyor, karşısında ne veriyor çok açık: İsrail muhtemel Kürt devletine diplomatik, askerî ve siyasî destek sağlayacak; o devlet de İran ve Türkiye’yi sınırlayan dost ortak olacak. Bu kurguda Hamas’ın eylemleri İsrail-Kürt ortaklığının gerekçesine, Türkiye’nin Kürt politikası da İsrail desteğinin davetiyesine dönüşüyor. Yabguların İsrail-Azerbaycan, Kürdistânîlerin İsrail-Kürt hattı esasında birbirine düşman iki milliyetçi tasavvur; fakat ikisi de İsrail’i devletleşme ve güvenlik arzusunun dış kuvveti sayıyor.

Burada öne çıkan psikolojik mekanizma bence tanınma açlığı ve peşin minnet. Devletsiz veya kuşatılmış hareket, kendisini tanıyabilecek güçlü devlete —daha destek gelmeden— özel anlam yüklüyor. İsrail’in devletsizlikten devlete ulaşmış, düşman çevrede ayakta kalmış bir halkın ülkesi olarak anlatılması özdeşleşmeyi kolaylaştırıyor: “Onlar başardıysa biz de başarabiliriz; onlar bizi anlarsa dünya da anlar.” Fakat muhtemel hâmînin güvenini kazanma isteği İsrail’in savaşını da kendi savaşı gibi benimsemeye ve Filistin soykırımını gelecekteki ittifakın bedeli olarak görmezden gelip yok saymaya varabiliyor.

Ortak payda: İsrail sevgisi değil, düşmanların cezalandırılması

Bütün bu örnekleri tek bir gizli merkezin koordinasyonu ile açıklamak gerekmez. Birinin Batı medeniyeti, diğerinin Müslüman geçmişi, ötekinin Türk-İsrail-Azerbaycan jeopolitiği, berikinin tehdit raporları, falancanın İsrail yanlısı kuruluşlarla ilişkileri, feşmekânın yaptırım çağrıları ve filancanın Kürt devleti hesabı aynı düşüncenin kopyaları değil. Her biri başka yoldan, kendi korkusu ve düşmanı üzerinden İsrail’in yanında hizalanıyor.

Özellikle yurtdışında yaşayan bazı isimlerde İsrail’le hizalanma sıradan bir desteği epey aşıyor. Bu kişiler yalnız İsrail’in belirli politikalarını savunmakla kalmıyor; onun tehdit sıralamasını yeniden üretiyor, İsrail’in eylemlerini güvenliğin zorunlu cevabı sayarken Türkiye’nin adımlarını İsrail’e etkileri üzerinden yargılıyorlar. İsrail böylece hakkında hüküm verilen bir devlet olmaktan çıkıp dünyanın kendisinden seyredildiği merkeze dönüşüyor.

Buradaki mesele Türkiye iktidarına yöneltilen eleştirinin sertliği değil, eleştirinin hangi ölçülerle ve kimin diliyle kurulduğu. Bir ülkenin iktidarına karşı çıkmak o ülkeye karşı çıkmak değil; Türkiye’nin siyasî rejimini, dış politikasını ve jeostratejik yönelimlerini yanlış bulmak, bunları en sert biçimde eleştirmek ve değiştirmeye çalışmak meşru bir vatandaşlık hakkı hatta sorumluluğu. Fakat eleştiri ölçüsünü hakkaniyetten ve bağımsız vicdandan değil başka bir devletin çıkarlarından, tehdit algılarından ve güvenlik sözlüğünden almaya başladığında bence eleştiri olmaktan çıkıyor. Hele Gazze’yi harabeye çevirmiş, onbinlerce sivili öldürmüş ve Türkiye’nin bütün otoriter sicilini gölgede bırakacak ölçekte bir insanlık suçuna imza atmış İsrail’in ağzından Türkiye’ye ders verilmeye kalkılıyorsa, yapılan şey yabancı bir gücün tellallığı oluyor.

İsrailcinin zihninde Türkiye ve İsrail yer değiştirince bunun doğal bir uzantısı olarak Filistinli somut bir insan olmaktan da çıkıyor. Filistinli Hamas’a, İslâmcılığa, Araplığa, ümmetçiliğe, İran’a veya Erdoğan’a indirgendiğinde bir çocuğun ölümü başlı başına ahlâkî bir hadise olarak değil, nefret edilen kimliğin ödediği bedel gibi görülüyor. İsrail şiddeti de yol açtığı sonuçlarla değil, kimi vurduğuyla değerlendiriliyor; Gazze’deki yıkım “ama Hamas”, “ama 7 Ekim”, “ama İran”, “ama Erdoğan” cümlelerinin arkasında kaybolup gidiyor.

Bu çevrelerin tamamını elbette aynı saiklerle açıklayamayız. Kelimeler, ihtiyaçlar ve güzergâhlar değişebiliyor ama sonuç hepsinde aynı yere varıyor: İsrail’in devlet şiddeti tâlî, vurduğu ortak düşman aslî hâle geliyor.

İsrailcilerin hepsi bulundukları noktaya farklı yerlerden geldiler. Bu sebeple Türkiye’nin İsrailcilerini soy, din veya etnik köken listeleriyle açıklamak hem yanlış hem yetersiz. Bu birbirine benzemez çevreleri birleştiren İsrail sevgisi değil, İsrail namlularının kendi düşmanlarına yönelmiş olması. Ancak İsrail namlusunun önündeki onbinlerce masum artık görünmez hâle gelmişse burada soğukkanlı siyasî tercihlerden değil, hıncın siyasî muhakemeyi ve ahlâkı teslim almasından bahsedebiliriz.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın