Firar oyunları

Kediler firar ustası. Firar ruhunda, ayrılık aklından geçenlerde… Kaçış arzusu insanın da en kapsamlı özgürlük taslağı. Öyle örneklerde “Benim her yere gidesim var, hiçbir yere dönesim yok” bile Teneke Trampet’in repliği değil sadece. Mesele bazen Esme Aras’ın cümlesinde gizli: “Hiçbir yerli veya her yerli olabilmeyi asi bir asaletle yapabilmek de stildir!” Stil de bir tür kaçış, bir ayrı(ca)lık, istikametini, rap rapını ezelden almış kalabalığın akışından.

Göçebe, okyanus kuşlarından… Kanatları keskin, müthiş yüzücü. Bu özellikleri onu -rüzgârın peşi sıra- en uzak mesafelere rahatça götürüyor. Sarp kıyılara, özellikle adalara üremek için uğruyorlar. Yuvaları tavşan deliklerinde, erişilmez yerlerde, uçurumların keskin kuytularında. Belirli bir süre, bazen dört yıl sonra dönüyorlar oraya. Yön duyguları çok kuvvetli.

Kedilere dair yazı dizisinde Yelkovan kuşlarıyla bu ahbaplığım -kulağımdaki melodisiyle de-Orhan Veli’nin şiirine dayanıyor. O günlerde Boğaz’da geçit töreni düzenleyen Yelkovanların nesli henüz tehlikede değil: “Gün olur, alır başımı giderim, /Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. /Şu ada senin, bu ada benim, /Yelkovan kuşlarının peşi sıra.”

Alıp başını gitmek muhtemelen her insanın bazen masmavi, bazen kapkara fantezisi… Zira alıp gidilen “baş”ın içindeki düşünceler bir kaçışın ifadesi olsa da ona yol açan duygular açıktan koyuya rengârenk. O paletten her tablo çıkıyor.

Hevesin kanat çırptığı, yaşanan kafesten kurtuluşun çığlık çığlığa şakıdığı gidiş hâlleri edebiyatın, sinemanın da gözdesi. Mesela alıp başını giden Gölgeli Yelkovan kuşlarının mahkûm edilmiş insan ruhunu temsil ettiğine inanılıyor efsanelerde. Firari…

Gidiş romantizmi ve kibir

Alıp başını gitmenin, o yöndeki deyimlerin arabesk tınısı da kuvvetli. Delikanlı gidiş romantizminin bizdeki meşhur simgesi “ceketi alıp gitmek” olsa da en kapsamlı külliyatı Ahmet Kaya’nın o ünlü “Giderim” şarkısında buluyoruz.  

Öyle gitmenin debdebeli bir ritüeli, epey ayrıntılı bir merasimi var: Elini yıkayıp, parmaklarının ucunda su gibi akıp, bu defa şikâyet etmeden dişini sıkıp gitmeye hazırlanıyorsun önce. Ardından ona yazdığın şarkıyı sazından söküyorsun, o aşkı yırtıyorsun, köpeğini, kuşunu, yavrunu, her şeyini geride bırakıp, ağlamadan yüzünü döküyorsun. Gürültü etmiyorsun ama sinsice de değil gidişin. Tam çıkarken mavzer gibi, dağ gibi patlayıp, kapıyı çarpıp, belaya atlayıp, nihayetinde “kafana sıkıp” gidiyorsun.

Yazık insana… Çektirip giderken bile toplumsal rolünün hakkını vermek, sahneden alkışını alıp inmek için üç perdelik oyuna ihtiyaç duyuyor. Hâlâ derdi günü güya geride bıraktığı kimse onun takdirini, ona gidişiyle tattırmayı umduğu acıyı, bedeli terkisine almak, o senaryodan bir gurur, bir kibir çıkarmak. Figüran olduğun hayatlarda durma başrol arayışı… Asıl rol becerisini finalde döktüren gizli esas oğlan. 

Ayrılık aklından geçenlerde

Geçen hafta kaldığım yerden devamla, kedinin alıp başını gitmesinde böyle sahnelere, dekorlara ihtiyacı yok. Ki fikrimce bundan da bir ders çıkarmalı insan yavrusu. Kedinin şahsiyeti, önceki yazımda değindiğim farklı, asi ve o “soy”lu özellikleri, insana ayrılığın varlığını zaten, her dem hatırlatıyor. İnsan bunu kabullenmek istemese de… O büyülü yürüyüşüyle gidebiliyor bir gün.

Nâzım Hikmet’in o harika “Saman Sarısı” balladındaki gibi o ilişkide de ayrılık hep masanın üstünde belki: “Ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde /gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın /kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin /ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda /ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi /aklından geçenlerdeydi ayrılık /benden gizlediklerinde gizlemediklerinde.”

Canlılarda gececilleşme

Alıp başını gitmek, kediyle özdeş bir mesele. Kedi firarı farklı görünse ve belki öyle olsa da… İnsanlardan kaçma, uzaklaşma refleksi hemen her hayvanda var. İnsanlık tarihini düşününce bunda şaşıracak bir şey yok. Bunu kavraması için hayvanların okuma-yazma bilmesi gerekmiyor.

Öyle ki insandan uzak yaşama mecburiyeti hayvanlarda tür değişimine bile yol açabiliyor. Birçok araştırma gündüz dolaşan, avlanan, yiyecek arayan bazı canlı türlerinin artık “Gececil Hayvanlar”a (Nocturnal Animal) dönüştüğünü ortaya koyuyor. (O türü tanımlayan Latince Nocturnal kelimesinin ne hoş bir melodisi var.)

Gün ışığı onlar için tehlike demek. Şehirleşme, insanın doğaya pervasızca, her anlamıyla edepsizce yayılması, gürültüsü, şiddeti, avcılığı, yarattığı kaos, gündüzcül hayvanların gecenin ıssızlığına, karanlığına sığınmasını yaratıyor. Giderek yok edilen, daralan alanlarda hayatta kalma çabası. Mekânsal ayrılma mümkün olmayınca, zamansal ayrılma…

Firar ustası kaplumbağa

Bir de kediler gibi firar ustası hayvanlar var. Firarı ruhunda, aklında barındırıyor. Keyfi, konforu yerinde görünse de dört duvara sığamayan, sınır tanımayan mahlûklar. Bazı canlılar fiziksel maharetiyle bu unvanı hak ederken, bazısı da şahsiyetiyle, zihniyetiyle o mertebeye ulaşıyor.

Sıkı firar ustalarından birisi de kaplumbağa mesela. İnsanın gözünde canlandırması zor ama onu “firar ustası” yapan hızı, çevikliği ve elbette her deliğe sığabilen esnek bedeni filan değil. Azmi, sebatı! Bir yolunu bulup tüyüyor. Ayrılık, firar aklından geçenlerde…

Stil en esaslı ayrı(ca)lık

“Beyin”de biten bir şey, aklı-fikri orada… Zaten tarihe, edebiyata konu olan firari kahramanlar da çoğu kez öyle iflah olmaz özellikleriyle, stilleriyle kayda alınıyor. Kaçış arzusu insanın en kapsamlı özgürlük taslağı. Çalakalem de olsa kıymetli. Bazı insanların üstüne siniyor.

Hatta “Benim her yere gidesim var, hiçbir yere dönesim yok” bile Teneke Trampet’in repliği değil sadece. Film icabı değil. Ama gerçekler hayalleri öyle taslaklar unutulunca da prangalıyor. Mesele bazen Esme Aras’ın cümlesinde gizli: “Hiçbir yerli veya her yerli olabilmeyi asi bir asaletle yapabilmek de stildir!” Stil de bir tür kaçış, bir ayrı(ca)lık, istikametini, rap rapını ezelden almış kalabalığın akışından.

Firar oyununun kurbanları

Bunun bir tür oyun hâlini görmek de mümkün. Salah Birsel kedilerde bir huy olarak boy gösteren kaçma hâline “firar oynamak” diyor mesela. Bu firar oyunu evinde, bahçesinde, sokağında kedisi olan hemen herkesin başına gelen bir mesele. Eğer ve inşallah bir “oyun”sa dönüşü de var. Ancak kedisi kaçan için etkisi ağır.

Birsel 1957 Şubat’ında Tarlabaşı Caddesi’nde geceyarısı bir adamın ortalığı ayağa kaldırdığını anlatıyor. Sabahlara değin caddede “kısa boylu pijamasıyla Ofelya, Ofelya diye çığlıklar atan adam Yeditepe Dergisi yönetmeni Hüsamettin Bozok”. Arkadaşlarının kendisine armağan ettiği kedisi evden kaçmış. Dönüyor çok geçmeden ama yaşadıklarını Bozok’a sormalı.

Lâkin herkes öyle şanslı değil. Ahbabı Kübra Ataman’ın Efe’si de kaçıyor ama 11 ay boyunca hiç haber yok. “Sonra da bir gün, mav mav mav, hiçbir şey olmamışçasına, kollarını sallaya sallaya” eve dönüyor. Ataman’da “Kızım nerelerdeydin?” babından en küçük bir sitem bile yok. Biliyor, anlıyor onu.

Diğer kedisi Kına da evi terk ediyor. O kaçış fikrimce daha karışık, magazini Müge Anlı’nın alanı. Çünkü kaçarken yavruları Tilki, Samur, Rübina ve Minik’i Ataman ailesine bırakıyor. Gidiş o gidiş. Meğer başka hayatlar varmış tahayyülünde.

Sınır tanımayan canlılar

Fransız yazar Paul Leautaud ise kedilerinin her “firar oyunu”nda helâk oluyor, her seferinde gözyaşlarını tutamıyor. Perişan…  “Kedileri de o gözyaşlarını sahipsiz, bahanesiz bırakmamak için çoğalıyor durmadan. Bir kediye iki, üç kez yiyecek verse artık onun mecburu sayıyor kendini. Hele evdeki kedilerinin yatak, kanepe, koltuk üstünde yaylandıklarını gördükçe kalbi sıkışıyor. ‘O berduşlar da şimdi burada halının üstünde olsalardı’ diye hayıf yağdırıyor”.

Kediler sınır tanımayan canlılar zaten. Bir yere merakı varsa engellemek çok zor. Mesela bahçeleri çevreleyen, birbirinden ayıran o bildik yeşil metal, yüksek çitler onların komando ihtisas tatbikatı. Tırmanmalarını seyretmek ömre bedel. İki el-iki ayak insan tırmanışı…

Bizim orada çoğu evde bahçeden bahçeye geçebilecekleri aralıklar var, onlara “yol” bırakılıyor ama sanki tehlikeli hayatlarına antrenman niyetine, o güdüyle çitlere aynen komando ustalığıyla/görünümüyle tırmanıyorlar. Kuşlar dışında ayak basmaz en muhkem bahçelerden bile el sallıyorlar, paşa gönülleri isterse.

Kedi saklambacı ve gizli patikalar

Ceyda Torun’un “Kedi” belgeselinde onların gizli patikalarının da izini sürüyoruz. Kat ettikleri güzergâh inanılmaz. Sadece kendilerinin bildikleri yollardan, bedeninden küçük deliklerden, dehlizlerden, damları, dalları, incecik pervazları, telleri dolaşan patikalardan doğuştan cambaz alışkanlığıyla geçerek kuytularına, genellikle yavrularını sakladıkları yerlere, saklı cennetlerine yahut cehennetlerine ulaşıyorlar.

Ama belgeselde mahalleliye yeni katılan bir sarmanın da bir bakışta işi kaptığı, o uzun, gizli yolu anında öğrendiğini görüyoruz. Küçük çapta bir savaş kapıda… Ev kedileri o gizemli patikaları, basamaklı yolların tecrübesini, benzerini, yaşadıkları evlerde kuytulara eriştikleri güzergâhlarda da kullanıyorlar.

Yan bahçedeki dostlarımızın evlerinde yaşayan Sophie kaybolunca önce bütün evi, sonra tüm siteyi gün boyu defalarca aramalarına, artık ümidi kesip akşam döndüklerinde kedilerinin evde nereye saklandıysa oradan çıkıp hiçbir şey olmamış gibi sallana sallana salona girmesine tanığız. Onca zaman bir kuytuda çıt çıkarmadan beklemece oyunu… Kedi saklambacı.

“Bak, kedinin yanındaki insan”

Bu arada Ceyda Torun’un “Kedi” belgeseli, onlar olduğu için insan, “İstanbul’un insanları” belgeseli de aynı zamanda. İnsanlar yanında, yakınında kedi olunca görünür hâle geliyor filmde. Öyle ayırt ediliyor. “İşte bak kedinin yanındaki!” diyorsun, o insana dikkat çekmek için. Yoksa kalabalıktan birisi…

Bazı yazarlar da sadece eserleriyle değil, kedili yaşamlarıyla da tanınıyor. İlk sıralarda Bilge Karasu olmalı. Onun kedi sevgisi ya da derinliği, sevgi gibi bir kelimeyle bile eksik kalan kedi mefhumu “iflah olmaz” gibi vurgularla anlatılmaya çalışılıyor çoğu kez. Oysa bir felsefe, bir hayat (memat) meselesi esasında. 

Yasemin Koç “Pisi pisi: Bilge Karasu’nun kedileri”nde ayrıntılarıyla anlatıyor. Karasu “hayvanlardan kedilerle” çocukluğunda, Beyoğlu’nda tanışmış: “Bu tanışıklık ilerledikçe kedilerin insan taslakları ya da, insanca duygu, düşünce kırıntıları yakıştırılıverecek yaratıklar olmadığını anladım.”

Baskıya direnmenin iki hâli

Kedileri Ferenç, Sekiz, Mırık, Bibik, sonuncusu Bıyık… Kedili yaşamı kaçıp gidenler, uğrayanlarla da kalabalık. Kedi gerçek hikâyelerinde de var, bazen insanın okurken onlardan 

ayırt edemeyeceği, etmeyi de istemediği kedi masallarında da.

“Yıllar sonra bir gün geldi, ‘Kedi’ (yani ilişkideki yoğurulan/yaratılan duru­munda olan) baskıdan usandı. Bunca yıl bu baskıyı seve seve kabul etmiş olma­sı iyi bir şeydi. Baskı dediğinden usanması da iyi bir şey. Bu durumda ya başını alır gider, ya da ilişkinin çerçevesini bozmamış görünerek içinde istediği gibi davranmağa kalkışırdı. Önce ikincisini yaptı; bunca yılın emeğini, karşılıklı emeğini yerle bir ederek. Ondan sonra başını alıp gitti. Ondan sonra da döndü. Bütün bağımsızlığıyla. Bu arada, ne yapılıp yapılmayacağını, nelerin yapılabileceğini, yapılamaya­cağını, ikisi de öğrenmiş”.

Başkalıkların hoş birlikteliği

Kedileri “sokulgan, uysal, mutluluk, doygunluk içinde mırıldanıp duran” ev arkadaşları değil. Karasu onların insana aykırı, doğalarına uygun hâllerinden memnun. Varsa şikâyeti, insana… Zira “insanlar kediyi nasıl sevebileceklerini bilmiyor pek”. Karasu insanlarla kediler arasında bir ustalık-çıraklık ilişkisi olmadığını da vurguluyor. Ki bunu kedilerle yaşayan her “usta” bizzat tecrübe etmiştir sanıyorum:

“Taraflar karşılıklı olarak birbirini çok güzel eğitir. Eşitsizlik başka yerdedir. Eşitsizlik hayat bilgisinde değil dillerinin ayrı ayrı oluşunda. Yoksa karşılıklı eğitim çatır çatır yürür. (…) Hayvan, bizim açımızdan, başka’dır. Onun açısından bizim başka olduğumuz gibi… Bu başkalıklar, pek güzel, bir arada yaşamağı öğrenebilir. O ilişkiyi başkalığı eritmeye, yok saymaya kalkışmadan yaşamak koşuluyla…”

 Ama herhal o mahut, olmaz olası “hayat tecrübeleri” nedeniyle bunu anlamakta, kabullenmekte zorlanıyorlar: “Kızdıklarında kedilerini, köpeklerini kendileriyle özdeşleşmiş sayanlar ne kadar yanılıyorsa, sevdiklerinde kedileriyle, köpekleriyle özdeşleşenler de bir o kadar yanılıyor diye düşünürüm. Bir arada yaşayınca, ötekini düşünür, ötekinin kaygısını taşırsınız elbet. Ona dokunan size de dokunmuştur, onu sevindiren sizi de sevindirir. Ama ötekinde kendi izdüşümünü aramak hiç gerekmez.” Oyunun kuralı “kedinin kedi, insanın insan oluşundadır”.

Hataları sevme sanatı

Bunu unutuyoruz tabii. Bunu unutmayı seviyoruz da… Zira bir şeyi olduğu, göründüğü hâliyle sevmek işimize gelmiyor, destanlarımıza uymuyor pek. Aşkla ayrıcalık, bir tür kutsallık kazanan sevgilinin aslında bir “insan” olması nasıl yetmiyorsa, her meslekten, kırattan edebiyat erbabı kendince onu tanrısal, olağanüstü atıflarla nasıl tahayyülündeki pulp fiction modele benzetmeye çalışıyorsa… İnsan kedisinde, köpeğinde de o doğayı aşan özellikler arıyor, buluyor.

“Benim” demenin, tiradına “Benimkisi ise…” diye girmenin insana yüklediği paye, ayrıcalık, övünç orada gizli zira. Bu o sevdada bazen hoş, anlaşılabilir bir şey de kedilerden haz etmeyen insanlar da kediyi “insanca davranış kuralları”na, “ahlak kalıpları”na göre yargılamaya, huylarını öyle adlandırmaya, etiketlemeye çalışıyor.  

Yazı dizimde değinmeye çalıştığım gibi asıl arıza orada. Oysa kediler, onları aynı kaba koyanlara göre “hata”larını, kusurlarını da parlatan, güzelleştiren canlılar. Onlar sayesinde de “hataları (da) sevebilme” mertebesine ulaşabilir insan. “Ben mükemmeliyetçiyim” lafını bir insanın ağzından duymak zaten nafile bir “umut” da, bu anlamda esaslı trajikomedi.

Sorun insanın anlayışsızlığı

Maraza insanda… Kedi tutkunu karikatürist Tan Oral kedi ile insan arasında sürtüşme çıktığında buna her zaman insanoğlunun anlayışsızlığının neden olduğunu savunuyor mesela. Bu tutumlarının karşılığını bazen kedilerin tırmıklarıyla ödüyorlar.  

Fransız oyun yazarı Colette’e göre sıradan kedi yok. Bahtsız, iki yüzlülük yapmak zorunda kalmış, iyi anlaşılmamış kedi var. Zira insan kediyi de öyle istiyor, onun beklentileri arızaya açık. “Kediyle ilişki hem güzeldir, hem tembelliğe, alışmışlığa izin vermez” diyor Karasu. Hesaba gelen canlılar değil. “Devingen bir yaratık”, bu yüzden de insanlarla kediler arasında her zaman her şey olabilir. İnsan kedili hayatta her şeye hazır olmalı…

Karasu büyüleyici yanlarına bakarak kedilere benzemek istiyor bazen, özeniyor onlara. Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, ‘Kedilere benzeyebilseydik keşke. Öyle diyesim geliyor sık sık, bu son yıllarda.Yaşadıkları anın iyicene farkındalar gibi. Bir şey bekliyorlarsa bir deliğin başında, onları oyalayıp oradan uzaklaştırmak pek güç. Bildikleri bir yerde, bildikleri bir iş görülürken, her gün seyrettikleri, kendilerince katıldıkları (anlayamadığımız, bakarak da bir işe katılınabilirliğidir) o işe sanki ilk kez bakacaklarmış gibi, uyuklamakta oldukları yerden kalkmağa üşenmeden gidip seyrederler yapılanları…”

“Eve kedi aldık” cehaleti

Burada bir fon müziği gibi Bülent Ortaçgil’in şarkısı geçiyor kulağımdan: “Siz kardeşler /Hangi kedileri seversiniz? /Hangi kediler gibi /Yaşamak istersiniz? /Sevimli, uslu? /Sesli, hırslı? /Hangi kedilerdensiniz?” Gönül okşayan bir metafor belki ama sadece bir şarkı işte.

Karasu, Hacettepe Hastanesi’nde 27 yıl önce, 13 Temmuz’da veda etti hayata… Biyografisinin spotunda “Ebeveynleri: Aspasia Karasu” yazıyor. Madam Aspasia, anneciği. Kendi deyişiyle “ne kitapsız” oluyor hayat, “ne kedisiz”. Final yerine de onun uyarısı gelsin: “Hiç kimse, kendini zaten içinde bulduğu ‘dünya’ların, çevrelerin dışından gelen biriyle ilişki kurmak zorunda değil. Böyle bir ilişkiyi, onu göze alan kurar; böyle bir ilişkiye, onu göze alan girer. ‘Eve kedi aldık’ deyimi bir ‘cahillik’ belirtisidir. Bu cahillikten zamanla kurtulursanız, ne mutlu size!”

BİR KEDİ/BİR FİLM

ADSIZ BİR KEDİNİN HİKÂYESİ

Truman Capote’nin romanından sinemaya uyarlanan 1961 yapımı “Breakfast at Tiffany’s”nin yıldızlarından birisi de “Kedi”. Gerçek hayatta adı Orangey olan kedi Patsy ödülünü iki kez kazanmış. Filmde adı yok; Holly Golightly (Audrey Hepburn) ona isim vermiyor, “Kedi” olarak hitap ediyor. Bu aynı zamanda soyadı “Usulca git…” anlamına gelen Holly’nin hayatıyla ilgili bir ipucu: Çevresindekilerle bağ kurmamak, aidiyet ilişkisine girmemek…

Filmin finalinde ona “Sana aşığım, sen bana aitsin…” diyen erkeğe “İnsanlar insanlara ait olmaz. Beni kimse kafese koyamaz. Bu kedi gibiyim, isimsiz. Biz isimsiz miskinleriz kimseye ait değiliz, kimse de bize ait değil” demesi de ondan. Ardından taksiyi durdurup “Kedi”yi sağanak yağmurda tekin olmayan bir semte bırakması ise seyirciyi gözyaşlarına boğan sahnelerden. Adam da iniyor, Holly ise taksiyle devam ediyor ama… Hollywood bu zalimliğe, kadının alıp başını gitmesine izin vermiyor tabii. Mutlu son herkesin, isimsiz kedilerin de hakkı.