Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Gün olur, kimin devranı döner?

Gün olur, kimin devranı döner?

Herkes AK Parti’den şikâyetçi ama herkes aynı AK Parti’den şikâyetçi değil. Türk milliyetçisi, Türklüğün “zayıflatılması”ndan; Kürt siyasal hareketine yakın kesimler, baskı ve kriminalizasyondan; özel sektör çalışanı, kamu ayrıcalıklarından; Alevi, Sünni devlet dilinden; yoksul, yeni zenginlerden; (eski) muhafazakâr, ahlaki bozulmadan; liberal ise kurumsal yıkımdan şikâyet edebiliyor. Muhalefetin “devran” menüsü o kadar kalabalık ve siparişler birbirine o kadar zıt ki; mutfağa geçecek yeni aşçı, aynı masadan gelen “Bize bir porsiyon tam bağımsız özerklik, yanına da ağır ateşte pişmiş merkeziyetçi devlet!” siparişini gördüğünde muhtemelen önlüğünü çıkarıp kaçmayı seçer.

Muhalefetin yıllardır kullandığı bir cümle var: “Gün olur devran döner.”

Cümle, ilk bakışta ortak bir muhalefet duygusunu ifade ediyor görünse de birbirinden farklı, hatta birbiriyle doğrudan doğruya çatışan rövanş beklentilerini aynı sözün içine topluyor.

Modası kısmen geçmekte olan bu cümlenin, yine de muhalefetin derindeki duygusunu hâlâ içinde barındırdığı söylenebilir. Cümle, muhalefetin içindeki en büyük açmazlardan birini taşıyor: Herkes devranın dönmesini istiyor ama herkesin dönmesini istediği devran aynı değil.

Deniz Göktaş üzerinden “gün olur devran döner” cümlesi yeniden popülerlik kazandı. Haksızlığa uğradığını düşünenlerin bir gün hesabın sorulacağına inanması, adalet beklemesi ve rövanşa hazırlanması anlaşılabilir. Olası bir “AK Parti sonrası dönem”in meselelerinden biri, AK Parti karşıtlarının kendi aralarındaki rövanş savaşını yönetip yönetemeyeceği olabilir. Muhalefeti bir arada tutan şey, biraz da farklı grupların farklı rövanş beklentileri; ancak bu beklentiler artık iktidar karşısında geçici bir ortaklık üretmekte bile zorlanır hale geliyor.

AK Parti’den rövanş almak isteyenler, tek parça, homojen, aynı hedefe bakan bir topluluk olmanın çoğu zaman uzağında. Birbirinden çok farklı (bazen zıt yönlü) dertleri, korkuları, öfkeleri ve gelecek tasavvurları olabilen gruplardan oluşuyorlar. Sıklıkla, dertleri, AK Parti’den önce birbirleri olabiliyor. “Gün olur devran döner” cümlesi ortak bir slogan gibi görünse de herkesin kafasındaki “devran” bambaşka. Ve: “Devran döner” diyenlerin çoğu, devranın kendisine de dönebileceğini düşünmüyor.

Tabii rövanşın en tehlikeli hali, eskiden mağdur olanın, yeni düzende “ben de ayrıcalıklı olmak istiyorum” demesi. Şu da işin ayrı bir yönü: “Devran döner” diyenlerin büyük bir kısmı aslında gelecekten değil, geçmişten bahsediyor. Kimisi 2000’lerin başını, kimisi 90’ları, kimisi Cumhuriyet’in ilk yıllarını geri getirmek istiyor. Cümle pek çok zaman “ileriye” değil, “geriye” dönük bir zaman makinesi gibi çalışıyor. “Devranın dönmesi”, yeni bir düzenden çok; herkesin kendi tercih ettiği eski düzeni yeniden kurmasını düşündürebiliyor. Bir bakıma, “devran döner” cümlesi, muhalefetin ortak sloganından çok ortak zaman makinesi gibi. Belki herkes aynı makineye biniyor ama biri 1923’e, biri 1995’e, biri 2007’ye, biri de “uçak bileti ne kadarsa oraya” gitmek istiyor.

Donald Trump Türkçe bilseydi ve bu tabloya ayıracak zamanı olsaydı büyük ihtimalle şöyle derdi: “Herkes aynı zaman makinesine biniyor ama direksiyon kavgası büyük. Biri radyoda 10. Yıl Marşı çalmak istiyor, diğeri 90’lar Türkçe Pop, bir başkası 2010’ların çözüm süreci türküleri. Arka koltukta da sürekli ‘Geldik mi? Benim uçağım var’ diye soran, sadece ülkeyi terk etmek isteyen bir Z kuşağı oturuyor. Ama onun uçağı da ABD’ye doğru hareket edemez çünkü biz daha fazla göçmen istemiyoruz.”

Tabii devranın ne zaman, kimin lehine, kimin aleyhine, hangi ölçüyle ve hangi kurumlar üzerinden döneceği sorusuna yanıt bulabilecek falcılar yok. Akademisyenler var, onlar da genelde geleceğe dair çok ikna edici şeyler söyleyemiyorlar. Sonuç olarak herkes “gün olur devran döner”in içine kendi arzusunu dürümün içine döner yerleştirircesine bir kolaylıkla yerleştirebiliyor.

“Gün olur devran döner” derken biri yargılamaları, biri tasfiyeleri, biri kültürel intikamı, biri ekonomik hesaplaşmayı, biri de “eski düzenine geri dönmeyi” hayal ediyor olabilir. Cümle (“Gün olur devran döner”) aynı ama cümlenin içindeki film herkes için başka. Kimi “Adalet” izliyor, kimisi “İntikam”, kimi de “Eski günler ne güzeldi” nostalji filmi. Bazıları filmi izlerken “Ben bu filmin yönetmeniydim” diyor. “Gün Olur Devran Döner”in tekrar edilmesinin, AK Parti tabanını konsolide edici etkisini daha sonra ele almak üzere, gruplara geçelim…

Aşağıdaki gruplar, aynı iktidara öfke duysalar da çoğu zaman birbirinin tersine işleyebilen gelecek tasavvurlarına sahip ve birbirinin tersine işleyebilen siyasal sonuçlar istiyorlar. Bu sınıflandırma, elbette kapalı ve kesin sınırları olan sosyolojik kutular sunmuyor.

Not: Bu noktada asıl mesele, grupların tek tek ne istediğinden çok, bu isteklerin aynı siyasal gelecek içinde birbirine nasıl çarpacağı. Bu sınıflandırma bu yüzden bir kimlik envanteri olarak değil; “devran döner” cümlesinin içinde biriken farklı adalet, intikam, restorasyon ve “sıra” beklentilerinin birbirini nasıl boşa düşürebileceğini göstermek için kuruluyor.

1. Muhalif Türk Milliyetçileri ve Muhalif Ulusalcılar

Bu kesimin büyük ağırlığı, AK Parti döneminde ülkenin “Araplaştığını”, Türklüğün zayıflatıldığını, devletin kurucu kimliğinin aşındırıldığını düşünüyor. Kürt siyasetinin zaman zaman fazla güçlendiğini, devletin çözüm süreci gibi dönemlerde geri çekildiğini, Suriyeli göçüyle demografik yapının bozulduğunu, “hırtların” düzeni bozduğunu söyleyebiliyorlar. Bu grubun rövanş arzusu Türklük, sınır, güvenlik, göç, devletin sertliği ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” hattı üzerinden şekilleniyor. Onların “devran döner” dediğinde kastettiği şey, çoğu zaman, daha milliyetçi, daha asayişçi, daha merkeziyetçi (ve belki daha “derin”) bir devlet.

2. Kürt Siyasal Hareketi’nin Sert Kanadı

Kürt milliyetçileri veya Kürt siyasal hareketine yakın olan bazı kesimler için AK Parti dönemi, özellikle 2015 sonrası; baskı, kayyumlar, tutuklamalar, Selahattin Demirtaş’ın hapiste tutulması, Kürt siyasetinin kriminalize edilmesi gibi başlıkları düşündürebiliyor. Onlardaki “rövanş duygusu” Türk milliyetçilerinin “rövanş duygusu”nun tam tersi yönde çalışıyor. Onlar daha fazla yerel özerklik, kimlik tanınması, siyasi serbestlik ve geçmişteki baskıların hesabının sorulmasını istiyor. “Türk milliyetçisi rövanş” ile “Kürt milliyetçisi rövanş”ın aynı anda tatmini imkânsız.

Muhaliflik bu iki grubu bazı anlarda aynı cümlelerde buluşturabilse de aynı devleti hayal ettirmiyor. Muhalif Türk milliyetçisi “devlet geri gelsin” diyor; Muhalif Kürt milliyetçisi “devlet biraz geri çekilsin” diyor. İkisinin de AK Parti’ye öfkesi gerçek olabilir ama bu öfkeler aynı siyasi mimariye çıkmıyor.

AK Parti karşıtlığının en kırılgan yerlerinden biri, milliyetçilikler arası bu gerilim.

3.Seküler ve Ağırlıklı Olarak Genç Kitle

Muhafazakârlık karşıtı, modern, şehirli ve çoğu zaman genç kesim… Bu kesimin AK Parti’ye öfkesi daha gündelik, daha kültürel, daha kişisel. Bu kitle; aile, evlilik, çocuk, gelenek, din, “makbul hayat” gibi kavramlarla, mahalle normlarıyla (belki biraz da “köylülük”le) kuşatıldığını düşünebilir. Kadın-erkek ilişkilerinden eğlence kültürüne, giyim kuşamdan sosyal medyaya kadar hayatın birçok alanında muhafazakâr veya “geri” bir iklimle karşılaştığını hissedebilir. Onların rövanş duygusu, genelde, daha rahat, daha bireysel, daha seküler ve daha özgür bir hayat talebi üzerinden şekilleniyor.

Bu üçüncü grup, kesinlikle kendi içinde homojen değil. İlk bakışta hepsi “modern hayat” isteyen, muhafazakâr baskıdan sıkılmış, “aynı kültürel akımın parçası” insanlar gibi görünebilirler. Aynı mekânlarda bulunabilir, aynı şarkıları dinleyebilir, aynı sosyal medya dilini kullanabilir, aynı muhafazakâr siyasetçilere tepki gösterebilirler. Fakat yakından bakıldığında üç damar görülüyor. Eğlence-tüketim-kültür-sanat-edebiyat dünyasındaki çatışmanın fay hatlarını anlamak açısından bu üç damarı incelemek faydalı olabilir.

3.1: Kadınlar

Muhafazakârlığa feminist bir perspektiften karşı çıkan ve modern yaşam isteyen kadınların net şekilde bir rövanş beklentisi söz konusu. Ancak bu beklenti kendini AK Parti’den ziyade genel olarak hayattan ve özellikle “ataerki”den alacaklı hissediyor olabilir. Burada mesele sadece “daha rahat eğlenelim” ya da “daha özgür yaşayalım” meselesi değil. Kadın bedeni, kadın emeği, evlilik baskısı, annelik dayatması, boşanma, nafaka, şiddet, kıyafet, gece sokakta olabilme hakkı gibi çok daha somut başlıklar da var. Muhalif kadınlar açısından, muhafazakârlık, çoğu zaman erkek egemen düzenin dini ve kültürel ambalajlanmış hali. Dolayısıyla onların rövanş arzusu, AK Parti’nin ötesinde; aile, mahalle, erkeklik, namus ve itaat kavramları etrafında kurulan daha geniş bir düzene yönelik olarak ele alınabilir. Zaman zaman, AK Parti’ye öfkelenmedikleri kadar, muhalefet içindeki erkek ağırlığına ve erkek söylemine öfkeleniyor olabilirler.

3.2: Erkekler

Muhafazakârlığa daha çok erkek perspektifinden karşı olan “modern” veya “kendince modern” erkekler de rövanş beklentisinde. Tabii bu kitleyi genellemek zor. Bu erkek kitlesi görünüşte baskıcı ahlaktan, sürekli evlilik ve aile vurgusundan, cinselliğin denetlenmesinden, eğlence hayatının kısıtlanmasından, dindar-muhafazakâr toplumsal normlardan rahatsız. Fakat bu kitlenin kısmen şöyle bir çelişkisi olabilir: Muhafazakârlığa karşı çıkarken, modern kadınlarla da sorun yaşayabiliyorlar. Bir yandan daha serbest, daha seküler, daha bireysel bir hayat istiyorlar; diğer yandan feminist talepler, kadınların güçlenmesi, erkeklerden beklentilerin değişmesi, flört piyasasının dönüşmesi gibi konularda huzursuz olabiliyorlar. Bu yüzden, bazı erkeklerin muhafazakârlık karşıtlığı, kadınların ve eşcinsellerin kafasındaki özgürlükçülükle aynı yere düşmeyebiliyor. Feministlere göre bu hattaki özgürlük talepleri, çoğu zaman, “erkek imtiyazlarının fazla zedelenmediği” bir özgürlükle sınırlı. “Eski ahlak baskısı kalksın ama erkek konforu da fazla bozulmasın” hattından söz edilebilir: “Barlar geç saatlere kadar açık kalsın, canlı müzik hız kazansın, ama evin içindeki iş bölümü aynı tas aynı hamam devam etsin.”

3.3: LGBT

Burada muhafazakârlık karşıtlığı çok daha varoluşsal bir anlam taşıyor. Mesele yaşam tarzından önce, doğrudan var olabilme, görünür olabilme, aşağılanmadan, hedef gösterilmeden, kriminalize edilmeden yaşayabilme meselesi. Bu yüzden, onların rövanş duygusunun yalnızca kültürel rahatlamayla değil, tanınma ve güvenlik talebiyle de bağlantılı olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak, üçüncü grubun içindeki bu üç alt grup, aynı “muhafazakârlık karşıtı rövanş cephesi”nde gibi görünse de her zaman aynı şeyi istemiyor. Feminist kadınların erkek egemenliğine yönelttiği eleştiri, muhafazakârlık karşıtı bazı modern erkekleri de rahatsız edebilir. LGBT hareketinin görünürlük talebi, seküler ama geleneksel cinsiyet kodlarını hâlâ koruyan bazı kesimlerde huzursuzluk yaratabilir. Modern erkeklerin “özgürlük” diye tarif ettiği şey, feminist kadınlara bazen “erkeklerin sorumluluktan kaçma arzusu” olarak görünebilir. Yani ortak düşman kağıt üstünde muhafazakârlık olsa da “ortak gelecek tasavvuru”ndan söz etmek kolay değil.

Seküler bir erkek, dindar aile baskısına karşı çıkarken kadınların kendi özerkliğine aynı rahatlıkla razı olmayabilir. Laik bir çevre, LGBT görünürlüğüne gelince bir anda “toplum buna hazır değil” diyebilir. Feminist damar, sadece AK Parti’nin değil, muhalif erkekliğin de sorgulanmasını, hatta muhalif erkeklerin “AK Parti’ye eleştiri yapmadan önce özeleştiri yapmalarını” isteyebilir. Kültürel rövanş alanı, sanıldığı gibi tek yönlü bir özgürleşme hattı değil; muhalefetin kendi içindeki eski alışkanlıkları açığa çıkaran ve muhalefetin kendi içindeki kültürel kavgayı da içeren bir alan.

Öte yandan genç kuşakta “Devran dönecek mi bilmem ama benim uçağım iki saat sonra kalkıyor” diyerek ülkeyi terk edenler veya tamamen apolitikleşip kendi kabuğuna çekilenler de var. Rövanş arzusunun yorgunluğa dönüştüğü, “hesap sormak” yerine “kendi hayatını kurtarma” refleksinin ağır bastığı bu “sessiz istifa” hali, öfkeli grupların yanında melankolik bir kontrast. “Bakalım şimdi meydan sizin. Dilediğiniz gibi at koşturun. İlk seçimde görüşürüz” gibi sözleri tercih etmeyen bir kırgınlık var burada. Bu, “seçimde görüşürüz” diye tehdit etmektense, “ben bu oyunun dışına çıkıyorum” diyen bir kırgınlık.

4.Aleviler

Alevilerin önemli bir kısmı açısından, AK Parti dönemi, “Sünni İslam”ın devlette daha görünür hale geldiği bir dönem. Cem evlerinin statüsü, zorunlu din dersleri, Diyanet’in büyümesi ve devlet törenlerinde Sünni sembollerin baskınlığı, bazı Alevilerde eski güvensizlikleri derinleştirdi. Buradaki rövanş duygusu Sünni İslamcılığa, Diyanet merkezli düzene ve “devletin mezhepsel tarafı”na karşı şekilleniyor. AK Parti karşıtlığı içinde yer alan bazı milliyetçi veya muhafazakâr unsurlar, bazı Alevilerin arzu ettiği rövanş çizgisiyle aynı noktada durmayabilir.

5.Özel Sektör

Özel sektörde çalışan, kendini mağdur hisseden beyaz ve mavi yakalılar, bir rövanş beklentisinde olabilirler. Mesele ideolojiden çok hayat standardı. Özel sektörde uzun saatler çalışan, düşük maaş alan, iş güvencesi olmayan bazı kesimler; memurların, belediye çalışanlarının, kamu kadrolarının veya iktidara yakın bürokratik ağların korunduğunu düşünebiliyor. Özel sektör çalışanının öfkesi haklı gerekçelerden doğsa bile kolayca sosyal devlet karşıtlığına, memur düşmanlığına veya güvencesizliği genelleştirme arzusuna dönüşebiliyor. 

Bu kesimin öfkesi “bürokratik oligarşi”ye, kamu ayrıcalıklarına, torpile, kadrolaşmaya, “memur imtiyazları”na ve “yeşil pasaport”a yönelebiliyor. Onlar “devran döner” dediklerinde, “bu sefer kamu rahat etmesin, bizim çektiğimizi onlar da çeksin” demek istiyor olabilirler. Bu rövanş hattı kısmen AK Parti’yi hedef almakla birlikte sadece onu hedef almıyor. Çünkü kamu çalışanları içinde CHP seçmenlerinin, belediyeler içinde CHP kadrolarının oranı hâlâ yüksek.

Tabii muhalif bir beyaz yakalının “devran” tasavvuru bazen şundan ibaret olabilir: Sabah 9’da çayını yudumlayan, öğlen 12’de solitaire oynayan kadrolu memurun da gece 11’de “Acil: Revize” maili alıp, “Bu dosya neden bana geldi?” diye varoluşsal bir kriz yaşaması.

6.Sınıf Düşenler

Sınıfsal rövanş, kendi içinde karışık bir duygu. Yoksullaşan herkes aynı politik sonucu istemiyor. Kimi servet vergisi ister, kimi torpil düzeninin bitmesini ister, kimi kendisinin de aynı zenginlik ağlarına dahil olmasını ister. “Haksız zenginleşmeye karşıyım” cümlesi ile “bu sefer de bizimkiler zenginleşsin” cümlesi bazen birbirine yaklaşabilir.

AK Parti’nin ilk yıllarında geniş kitlelere yükselme hissi veren ekonomik düzen, özellikle son yıllarda ciddi bir sınıf düşüşü duygusu üretti. Ev alamayanlar, arabaya erişemeyenler, kira ödeyemeyenler, üniversite bitirdiği halde düzgün iş bulamayanlar, emeklilikle geçinemeyenler, kendi hayatlarının çalındığını düşünebiliyor. Bazıları kumarda batabiliyor. Bu kesimin öfkesi AK Parti döneminde zenginleşen müteahhitlere, iktidara yakın burjuvaziye ve lüks tüketim sergileyen yeni elitlere yönelebiliyor.

Sadece yeni zenginler değil, bütçeden hak ettiğinden daha büyük pay aldığı düşünülen başka toplumsal gruplar da “hedef”te. EYT tartışması bunun örneklerinden biri. Yani EYT’lilere de bir öfke var. EYT, CHP’nin ısrarıyla gündemde tutulmuş ama AK Parti’nin kararıyla yasalaşmış bir düzenleme olduğu için, rövanşın “hedef”i EYT noktasında karışıyor. Rövanş çizgileri birbirine dolanıyor. “Kademeli emeklilik bekleyenler” de belki başka bir “gün olur devran döner”ci grup. Onlara göre, kademeli emeklilikle birlikte devran dönecek olabilir.

Diğer Eğilimler

AK Parti içinden kopan (eski) muhafazakârlar, laik veya solcu bir yerden değil; “dava bozuldu”, “ahlak kaybedildi”, “liyakat gitti”, “israf arttı” gibi bir yerden eleştiri yapıyor. Onların rövanş arzusu seküler bir rövanş arzusu değil; daha çok AK Parti’nin içinden çıkan yeni zenginlere, bürokratik çevrelere ve “davanın nimetlerini yiyenlere” karşı bir iç hesaplaşma arzusu. Bu grup, modern gençlerin muhafazakârlık karşıtı öfkesiyle kolayca aynı zemine oturamaz. Bu gruptakilerin bir kısmı “Devran dönecek ama ahirette dönecek” diye de düşünebilir.

Bir diğer eğilim ise NATO karşıtlığı. Buna yatkın çevreler, AK Parti’yi NATO’yla özdeş görerek Türkiye’nin NATO’ya daha mesafeli olmasını ya da NATO’dan çıkmasını savunabiliyor. Bu hatta, “devranın dönmesi”, iç siyasetteki iktidar değişiminden çok Türkiye’nin dış politika ekseninin değişmesi anlamına geliyor olabilir.

Bir başka grupsa, hukuk devleti ve kurumsal çöküş üzerinden öfkelenen daha liberal, merkez veya eğitimli orta sınıf kesimler. Onlar için (söylem olarak) temel mesele kimlikten/yaşam tarzından/muhafazakârlık-modernlik meselesinden çok kurumlar: Yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, Merkez Bankası, üniversiteler, medya, liyakat, diplomasi. Rövanş değil restorasyon istiyor gibi görünüyorlar. Akademik jargonlu analizler yapabiliyorlar. Tabii burada da “sadece sistemi düzeltelim” diyenlerle “bu düzenin bütün aktörlerinden hesap soralım” diyenler ayrışabilir.

Hukuk devleti isteyen biri, doğal olarak, geçmiş haksızlıkların hukuken soruşturulmasını ister. Ama hukukun rövanşa dönüşmemesi için dikkatli olmak zorundadır. Bir rejimin hukuksuzluklarına karşı çıkarken, aynı hukuksuzluğun bu kez ters yönde işletilmesini savunmak, restorasyon fikrini baştan zehirler. “Hesap sorulsun” ile “bizim öfkemiz tatmin edilsin” arasında ince bir çizgi vardır.

Cümlenin Kökeni ve Yayılımı

“Gün olur devran döner”, başlangıçta, Atatürkçü AK Parti muhaliflerinin dilinde görünür hale gelmiş bir cümle. Atatürkçü kesim, AK Parti dönemini sadece ekonomik kriz, kötü yönetim veya hukuk sorunu olarak değil; Cumhuriyet’in, laikliğin, ordunun, Atatürkçülüğün geriletilmesi olarak da okudu. Bu cümle onların ağzında daha sembolik, daha tarihsel, daha “eski merkezin geri dönüşü” çağrışımıyla kullanıldı.

Bu, “rövanş duygusu”nun esas olarak Atatürkçülere ait olduğu anlamına gelmiyor. AK Parti karşıtlığının bütün damarlarında farklı biçimlerde “rövanş arzusu” var. Atatürkçüler bu duyguyu “gün olur devran döner” gibi düz, tanıdık, yüksek sesli (ve giderek eskiyen) bir kalıpla ifade etmeye daha yatkın olabilirler. Diğer gruplarda ise aynı duygu daha karmaşık biçimde varlığını sürdürüyor. Yani: Cümlenin en duyulur hali Atatürkçü muhaliflerin ağzından çıkmış olabilir; fakat cümlenin temsil ettiği duygu geniş bir alana yayılmış durumda.

Bu noktada (Atatürkçülerle arası çok hoş olmayan) Barış Atay’ın (Gün Olur Devran Döner’in başka bir versiyonu olan) şu paragrafı akla geliyor: “Hepiniz ağlayarak özür dileyeceksiniz. O gün geldiğinde; affedeni, acıyanı, yargılamaktan vazgeçeni de unutmayacağız! Yok öyle ‘torunlarla emeklilik, hepimiz kardeşiz, kavga istemiyoruz’ falan. Her şey yeni başlıyor. Bu ülkeye, insanına yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz!”

Buradaki “hepiniz” ifadesi önemli; çünkü karar vericilerden iktidar seçmenine, susanlardan ileride helalleşme isteyen muhaliflere kadar genişleyebilecek bir muğlaklık taşıyor. Atay’ın sözünü muhalefetin ortalama pozisyonu gibi okumak doğru olmaz. Daha sert, daha sol, daha hesaplaşmacı bir siyasal çizginin örneği. Ortalama muhalefeti temsil etmese bile, muhalefetin içinde bastırılmış halde duran rövanş arzusunun nereye kadar uzanabileceğini gösteriyor. Bu arzunun dozajıysa AK Parti tabanını konsolide edici rol oynuyor.

O kadar çok “Devran Dönecek! Hesaplaşacağız!” diyen farklı biletli “yolcu” var ki, devranın gerçekten döndüğü o gün (tabii eğer o gün gelirse) sistem “Lütfen bekleyiniz, şu an tüm devran operatörlerimiz doludur” anonsu yapmak zorunda kalabilir: “Değerli vatandaşlarımız, devran operasyonu başlatılmıştır. Lütfen sırayla ilerleyiniz. Birden fazla grup aynı anda ‘en mağdur biziz’ iddiasında bulunduğu için sistem yoğunluk yaşamaktadır. Lütfen ‘önce benim grubum’ ve ‘bizimkiler de yesin’ taleplerinizi ilgili makama iletmekten vazgeçiniz. Devran, herkesin aynı anda memnun edilebileceği bir hizmet değildir. Sıra numarası almak, herkese rövanş hakkı doğurmaz. Eğer ‘devran döner’in devranı sizin için öncelik değilse, sadece döneri yeterli olacaksa, lokantamızda 80 gramlık bir döner-ekmek yiyebilirsiniz ama bunun için de sıra numarası almanız, doğru zamanlamayı yakalamanız ve Devran İşleri Genel Müdürlüğü’nde yeterli sayıda hemşeriniz olması büyük önem taşımaktadır.”

Sonuç

Bu yazıdaki herkes AK Parti’den şikâyetçi ama herkes aynı AK Parti’den şikâyetçi değil. Türk milliyetçisi, Türklüğün “zayıflatılması”ndan; Kürt siyasal hareketine yakın kesimler, baskı ve kriminalizasyondan; özel sektör çalışanı, kamu ayrıcalıklarından; Alevi, Sünni devlet dilinden; yoksul, yeni zenginlerden; (eski) muhafazakâr, ahlaki bozulmadan; liberal ise kurumsal yıkımdan şikâyet edebiliyor. Muhalefetin “devran” menüsü o kadar kalabalık ve siparişler birbirine o kadar zıt ki; mutfağa geçecek yeni aşçı, aynı masadan gelen “Bize bir porsiyon tam bağımsız özerklik, yanına da ağır ateşte pişmiş merkeziyetçi devlet!” siparişini gördüğünde muhtemelen önlüğünü çıkarıp kaçmayı seçer.

Muhalefetin duygusal zemini; farklı grupların farklı geçmişlere, farklı hesaplaşmalara ve farklı ayrıcalık beklentilerine dönük rövanş hayallerini içeriyor hatta önemli oranda bunlardan oluşuyor. “Gün olur devran döner”, ortak bir muhalefet sloganı gibi dursa da ortak bir program veya ilkeyi değil, birbirine benzemez beklentilerin aynı kabın içine doldurulmuş halini akla getiriyor.

“Devran döner” beklentisi o kadar parçalı ki, kimi kesimler için bu, sokaklarda daha fazla köpek olması anlamına gelirken, başka kesimler için tam tersine köpeklerin büyük ölçüde azaltılması anlamına gelebiliyor. Aynı cümlenin şemsiyesi altında hem “köpeksever” hem “köpek karşıtı” bir “muhalif” gelecek tahayyülü bir arada durabiliyor.  Kısacası herkes kendi mağduriyetini en gerçek mağduriyet sayıyor. Herkes “hesabın kimlere kesileceği” noktasında kapsamı genişletip daraltabiliyor. Bu, “mağduriyetler hiyerarşisi”ni akla getiriyor. Önce kimin hesabı görülecek, önce kim kime hesap soracak? Önce Kürtlerin mi, Alevilerin mi, seküler gençlerin mi, yoksulların mı, memur olmayanların (veya “atanamayanlar”ın) mı, hukuksuzluğa uğrayanların mı, genç şehirlilerin mi, traktördeki köylülerin mi hesabı görülecek? Tabii, devran döndüğünde, muhalif gruplar bekledikleri rövanşı almak bir yana, karşılarında “Devletin ali menfaatleri gereği şimdi sırası değil” diyen yepyeni (veya aslında çok eski) bir bürokratik duvar bulabilirler.

Bazen de “devran döner” cümlesi adalet değil, sıra talebidir: “Onlar yedi, şimdi biz yiyelim”, “Bu sefer de bizimkiler zenginleşsin”, “bu sefer de bizim çocuklarımız iyi yerlere gelsin.” Adalet geçmişle ilgilenir ama geleceği kurmak zorundadır; rövanş ise geçmişe saplanır ve geleceği rehin alır. “Gün olur devran döner”, yaygın ama tehlikeli bir cümle. Kolayca söylenegelen ama içinin doldurulması olağanüstü zor bir cümle. Rövanş almak isteyenler, bir süre sonra rövanşın hedefi konusunda birbirlerine düşebilirler. Kimileri “daha fazla devlet” ister, kimileri daha yumuşak devlet. Kimileri laikliği büyütmek ister, kimileri muhafazakâr/dindar özü temizlemek ve mükemmelleştirmek. Kimileri memurun ayrıcalıklarına saldırmak ister, kimileri esnafın rahatlığına. Kimileri sermayeden hesap sormak ister, kimileri piyasayı rahatlatmak. Kimileri esnaftan daha yüksek vergi almak ister, kimileri esnafın maruz kaldığı vergi bürokrasisinin hafifletilmesini. Kimileri nafakaların daha düzenli şekilde ödenmesini ister, kimileri erkeklerin nafaka derdinden kurtarılmasını. Bazıları 2002’yi milat saymak ister, bazıları 2010’u, bazıları 2015’i, bazıları 2020’yi…

Şu anki “AK Parti karşıtlığı”, üst üste binmiş mağduriyetlerin “geçici yanyanalığı” mı? Belki. Muhalefet sürekli olarak hesaplaşma vaadiyle motive edilemez. İnsanlar bir noktadan sonra “kim cezalandırılacak?” sorusundan çok “nasıl yaşayacağız?” sorusunun cevabını ister. Eski mağdurların yeni güçlüler olduğu bir düzen mi hedeflenecek, yoksa gerçekten daha az mağduriyet üreten bir düzen mi? Bunlar netleşemiyorsa, “gün olur devran döner” cümlesi gelecek vaadi veya gelecek ihtimali olmaktan çıkar; bir kavga duygusunun önsözü haline gelir. Bizi ilgilendirmesi gerekense; devranın kime güleceği değil, devran fikrinin bir adalet programına mı, yoksa sadece yeni bir sıra talebine mi dönüşeceği.

“Gün olur devran döner”, birçok kişi için aslında siyasi bir erteleme mekanizması. Geleceği kurmak yerine, “bir gün onlar da bizim gibi çeksin” demek, belki daha az zahmetli. Gelecek kurmak; ilke, plan, zeka, emek ve uzlaşma ister. Hesap sormak ise sadece sıra numarası almayı gerektirir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın