Hâlâ cevaplanmamış oluşuna hâlâ şaşırmadığımız 15 Temmuz soruları

“Ya saçmaladığımı gösterin ya siz de bir şey söyleyin…” Bu kalıbı, gazeteci olarak takip ettiğim, kamusal önemi apaçık ama ‘tekinsiz’ birkaç olayda habere bulaşmamayı tercih eden meslektaşlarıma hitaben birkaç kez kullanmıştım. Aynı kalıbı 15 Temmuz’a dair her yıl sorduğum sorular bağlamında bir kez daha tekrarlamak geliyor içimden: Ya sorularımın temelsiz ve yanlış olduğunu gösterin ya siz de sorun.

Çok tekrarlanan yalanların zamanla ‘doğru’ haline gelmesine tersten nazireyle, dile getirilmeyen ‘doğru’ların da zamanla ‘yalan’ ya da ‘etkisiz-anlamsız doğru’ haline geldiğini söyleyebilir miyiz? Bana söyleyebiliriz gibi geliyor, en azından bizim ülkemizde…  O nedenle Türkiye’de zor sorulara muhatap olan ‘akıllı’ insanların yapması gereken şey basitçe sorulara cevap vermemek ve susmak olmalı; çünkü onlar bilirler ki zaman kendi lehlerine çalışacak; bir süre sonra onlar değil, aynı soruyu-soruları ‘gevelemeye’ devam edenler kendilerini kötü hissedecek, zamanla onlar da sormaktan vaz geçecektir.

Soruları suya yazılmış gibi olanların psikolojisini bilenlerdenim; en çok da her yıldönümünde dile getirmeyi itiyat edindiğim 15 Temmuz sorularında hissettim bunu. Geçtiğimiz yıl o kadar yoğun hissetmiştim ki ‘pas’ geçmiştim 2021’i.

Fakat neden bilmiyorum, bu yıl yine sormak geldi içimden. Aslında çok soru var da ben bunlardan üç ya da dördünü seçmiştim bu seriye ilk başladığım 2017’de. Seçtiğim soruların ortak bir özelliği vardı: Soruların muhatabı olan aktörlerin davranışları o kadar olmayacak davranışlardı ki, soranda “illa ki mantıklı bir nedeni vardır, ben, bilmediğim ayrıntılar nedeniyle şaşırıyorum herhalde” duygusu uyandırıyordu. Fakat işte hiçbir şey söylenmeyince de akla ister istemez “demek ki ikna edici bir cevabı yokmuş” düşüncesi geliyordu.

Girizgâh bu kadar, bu 15 Temmuz’da bir kez daha dile getiriyorum aklıma takılanları…

Birinci soru: Hulusi Akar darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz 2016’da tanık olarak verdiği ifadede, darbe günü akşam saatlerinde Hakan Fidan’la karargâhta buluştuğundan hiç söz etmemişti. Neden?

Bu soruyu ayrıntılandırmadan önce bir ön bilgiye ihtiyaç var. Önce onu aktarayım:

Hatırlayalım, O. K. adlı bir binbaşı 15 Temmuz’da öğle saatlerinde MİT’e gidip o gün olacaklara dair bilgi vermiş, MİT Müsteşarı Hakan Fidan da o bilgiyle akşam saatlerinde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı ziyaret etmişti. (O.K., o gece MİT’e operasyon düzenlenip Hakan Fidan’ın “alınacağı” ihbarında bulunmuştu. Daha doğrusu Akar ve Fidan’ın anlatımları doğrultusunda, darbe sonrasındaki 10 ay boyunca böyle bilindi. Aylar sonra O.K.’nın ifadesi ortaya çıktığında, kamuoyu ihbarında açıkça “darbe”den söz ettiğini öğrenecekti. Bu bilginin aylarca neden gizlendiği de başka bir soru; oraya geleceğiz, fakat şimdilik, “Akar, 15 Temmuz’dan üç gün sonra verdiği ifadede o gün Fidan’la buluşmasından neden söz etmedi?” sorusu bağlamında bu kadarı yeter.)

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın 15 Temmuz gününe ve gecesine dair iki ifadesi var. Bunlardan birincisi darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz 2016’da tanık olarak verdiği ifade, ikincisi de TBMM’nin 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’na darbe girişiminden 10 ay sonra, Mayıs 2017’de gönderdiği yazılı ifade (biliyorsunuz, Hakan Fidan gibi Hulusi Akar da Meclis’in davetine icabet etmemiş, komisyonun karşısına çıkmamıştı).

Bu iki ifade arasında çok büyük bir fark vardı ve ilk soru da buradan çıkıyordu zaten.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Komisyonu’na gönderdiği yazılı metinde, O.K.’nın ihbarından sonra MİT ve Genelkurmay arasında sürdürülen iletişimin ardından, bizzat kendisinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı telefonla arayarak Genelkurmaya davet ettiğini anlatıyor:

“(…) Konunun ehemmiyetine binaen, derhal telefonla MİT Müsteşarını arayarak Genelkurmay Karargâhına davet ettim. Ben, YAŞ çalışması için Genelkurmay Karargâhında bulunan Kara Kuvvetleri Komutanı ve Gnkur 2’inci Bşk ile görüşürken Sayın MİT Müsteşarı Genelkurmay Karargâhına geldiler. MİT Müsteşarı olayı tekrar anlattı…”

Oysa Hulusi Akar, darbe girişiminden üç gün sonra, 18 Temmuz 2016’da savcılığa tanık olarak verdiği ifadesinde, O.K.’nın ihbarından sonra Hakan Fidan’ın Genelkurmay binasına gelip kendisiyle görüştüğü bilgisine hiç yer vermemişti.

Peki, darbeden üç gün sonraki anlatımla 10 ay sonraki anlatım arasındaki bu farkın nedeni ne olabilir?

O geceye, o geceden sadece üç gün sonra tanıklık ederken bu kadar önemli bir noktanın (Hakan Fidan’ın Genelkurmay’a davet edilmesi ve onunla yüzyüze görüşülmesi) unutulmuş olabileceği düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez. Peki, bu durumda bu tuhaflığı nasıl açıklayacağız?

Mantık sınırları içinde kalacaksak, bu soruya, Hulusi Akar’ın 15 Temmuz akşamında Hakan Fidan’la başbaşa görüştüğü bilgisini, 18 Temmuz’daki ifadesinde savcılardan esirgediğinden başka bir cevap verilebilir mi?  Soruya verilebilecek bu yegâne mantıklı cevap, bir başka akıl yürütmeyi daha davet ediyor: Akar bu bilgiyi savcılardan bilerek esirgediyse, bunu Hakan Fidan’la ortaklaşa alınmış bir karara binaen yapmış olmalıdır; aksi takdirde bu ifade Hakan Fidan’ın yalanlamasına açık olurdu ve bu da Akar açısından büyük bir risk oluştururdu.

Şayet durum böyleyse, Akar ve Fidan neden böyle bir şeye gerek duydular? Neden 15 Temmuz akşamı, darbenin fitili henüz fiilen ateşlenmeden yüz yüze görüştüklerini, savcıların ve kamuoyunun bilmesini istemediler?

İkinci soru: Genelkurmay, 15 Temmuz günü o gece darbe ya da darbe benzeri bir olayın yaşanacağı ihbarını aldıktan sonra, daha risksiz durumlarda bile rutin olarak verilen “birliklerden çıkış yasak” emrini neden vermedi?

15 Temmuz’da (2016) öğle saatlerinde Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) giderek “bir ihbar”da bulunan binbaşının tam olarak neyi ihbar ettiğinin iki farklı cevabı var: Darbe girişiminden bir ay sonra alınan ifadesinin ortaya çıktığı Mayıs 2017’den öncesine ait olan cevap ve Mayıs 2017’den sonrasına ait olan cevap.  

Mayıs 2017’ye kadar, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın anlatımları doğrultusunda, binbaşı O. K.’nın o gece MİT’e ve Hakan Fidan’a yönelik bir operasyon düzenleneceğini ihbar ettiğini biliyorduk.

Fakat O. K.’nın ifadesi ortaya çıkınca öğrenecektik ki gerçekte O. K. “MİT’e operasyon”dan çok daha fazlasını ihbar etmişti.

İhbarcı binbaşı ifadesinde bir yandan o gece MİT’e ve MİT Müsteşarı’na karşı bir harekât planlandığını söylüyor, bir yandan da bunun bir darbe girişimi, üstelik kanlı bir darbe girişimi olabileceğini ilave ediyordu:

“Bana (MİT’te) ne olacağını sordular, ben de büyük bir faaliyet olabileceğini, hatta darbe faaliyeti olabileceğini söyledim. ‘Çok kan akacak’ dediklerine göre, bu faaliyetin iyi niyetli bir faaliyet olmadığını söyledim. Hatta kendilerine YAŞ kararlarında FETÖ’cülere karşı büyük bir temizlik olabileceği sürekli yazılıyor. Bu nedenle YAŞ öncesinde bir darbe faaliyeti olabileceğini söyledim.”

Genelkurmay Başkanı Akar, her iki ifadesinde de ihbarcının ‘darbe’ sözcüğünü telaffuz ettiğini söylemiyordu. Gerek 18 Temmuz 2015’te tanık olarak savcılığa verdiği ifadede, gerekse Meclis Komisyonu’na ilettiği yazılı metinde şöyle diyordu: “MİT’ten gelen istihbaratta darbe söz konusu olmayıp MİT Müsteşarına karşı yapılacağı iddia edilen bir operasyon ile ilgiliydi.”

Fakat Akar ve kurmayları yine de “icra edilecek faaliyetin (MİT’e operasyonun) daha büyük bir planın parçası olabileceği” sonucuna varıyorlar ve bu çerçevede uçakların kalkmaması, tankların birliklerinden çıkmaması vb yönünde birtakım emir ve talimatlar veriyorlar.

Peki, o gece darbecilerin harekete geçmesinden önce Genelkurmay’ın verdiği emir ve talimatların niteliği ve düzeyi, saatler sonra bir darbe girişiminin (ya da ona yakın bir hareketin) başlatılacağını bilen bir heyetin vermesi gereken emir ve talimatlarla örtüşüyor muydu? Darbenin başarısızlığa uğratılmasında belirleyici rol aldıkları hususunda herkesin hemfikir olduğu iki komutana göre, hayır, örtüşmüyordu.

Bu ifadelerden birincisinin sahibi, astsubay Ömer Halisdemir’e darbeci bir generali vurması için emir veren Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı idi. Aksakallı, ifadesinde, “TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Bu temel kural 15 Temmuz’da uygulansa darbe girişimi açığa çıkardı” demişti.

Bu noktada tanıklığı önemli olan ikinci kişi ise Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar… Ümit Dündar, TBMM 15 Temmuz Darbesi’ni Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede, bir soru üzerine, ihbarın ardından alınan tedbirlere baktığında, MİT’in Genelkurmay Başkanlığı’na darbe ihbarında bulunmamış olduğu sonucunu çıkardığını söyledi. Komisyonda dile getirilen soru ve cevap şöyleydi:

Komisyon Üyesi, milletvekili Aytun Çıray: “Bana gelen bilgiye göre 15 Temmuz günü MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay Başkanı’na bir darbe olacağına dair istihbarat değil, kendisine asker içinden bir suikast yapılacağına dair ihbarı getirmiş. Bu bilgi hakkında ne diyorsunuz?”

Ümit Dündar: “İki kişi arasında geçen konuyu tam olarak bilmem mümkün değil. Ancak şöyle bir yorum yapabilirim: Eğer gelen bilgi darbeye yönelik olsaydı Sayın Genelkurmay Başkanımız tarafından daha farklı emirler verileceğini değerlendiriyorum.”

Ümit Dündar da belli ki darbe ihtarı alan bir genelkurmay başkanının otomatik olarak vereceği emrin ne olduğu hususunda Zekai Aksakallı gibi düşünüyordu: “Personel kışlayı terk etmesin…”

Orgeneral Ümit Dündar Meclis Komisyonu’nda ifade verdiğinde, ihbarcı binbaşının ifadesi ortada yoktu. Orgeneral Dündar, bu ifade ortaya çıkıp da ihbarcının “darbe”yi telaffuz ettiğini öğrendiğinde çok şaşırmış olmalı. Çünkü ona göre darbe ihbarı, hiç kimsenin birliklerinden çıkmaması emrini icbar ediyordu.

Bu noktada cevap verilmesi gereken temel soru şöyle şekilleniyor:

Esrarengiz binbaşının açıkça telaffuz ettiği “darbe” sözcüğü, neden Genelkurmay’ın “bize gelen” diye açıkladığı istihbarat notlarında yer almıyordu? Yani “darbe” ihbarı neden Genelkurmay’la da paylaşılmamıştı? Orgeneral Ümit Dündar’ın yorumunda dile getirdiği gibi MİT mi iletmemişti bunu Genelkurmay’a, yoksa MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı bir nedenle bunun ifade edilmemesinde fayda mı ummuşlardı?

Bu sorunun önemi açık: Şayet ülkenin Genelkurmay Başkanı ve MİT müsteşarı o gece bir kalkışma olacağını biliyorduysa, o zaman almaları gereken tedbirin, alınanların çok ötesinde olması gerekirdi.

Ortaya çıkan manzarayı başka bir örnekle kıyaslayarak düşünelim: Diyelim orman yangınlarında yangın ihbarı alan bir orman idaresinin ,ihbarın doğruluğunu teyit ettikten sonra alması gereken tedbirler kesin kurallara bağlanmış olsun. Buna göre böyle bir durumda mesela derhal elindeki uçak ve helikopterleri harekete geçirmesi gereksin. Ve fakat orman idaresi gerçek bir ihbarın ardından yangını teyit ettiği halde sadece elindeki kara gücünü harekete geçirmiş, sonunda da binlerce hektar ormanlık alan kül olmuş olsun.

Böyle bir durumda orman idaresine neden böyle davrandığı sorusunu bir cevap alana kadar yöneltmek gerekmez mi?

Böyle bir durumda orman idaresine kimsenin ısrarla “neden böyle yaptınız” diye sormaması düşünülebilir mi?

Örneğimizde olan aynı şey değil midir? Üstelik de soruyu soranlar gazeteciler değil; 15 Temmuz’un ardından kahraman payesi giydirilmiş yüksek düzeyli komutanlar. (Her ikisinin de bir süre sonra ‘istiskal’ yorumlarını haklı çıkartacak tarzda emekliye sevk edildiklerini de burada not edelim).

Ve ister istemez akla gelen şu spekülasyon: İhbarın “darbe”yle ilgili olduğu 15 Temmuz’un hemen ertesinde ortaya çıksaydı, o zaman o iki komutanın söylediği şey çok daha etkili olurdu. “Madem darbe ihbarı alındı” denirdi, “neden birliklerden çıkılmayacak emri verilmedi?”

Ve tabii bu da akla, O. K.’nın ifadesinin darbeden ancak 10 ay sonra ortaya çıkmasının, bu soruların kamuoyunda dile getirilmesini engelleme amacıyla bağlantılı olup olmadığı sorusunu getiriyor.

Üçüncü soru: Darbe gecesi ülkenin cumhurbaşkanı da, başbakanı da ülkenin milli istihbarat başkanına ulaşamıyor; bu çok tuhaf değil mi?

Darbe gecesinin en önemli iki figürünün de TBMM’de kurulan 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’nun davetine icabet etmediğini söylemiştim. Peki, bu kararlarını Cumhurbaşkanı Erdoğan’a danışmadan almış olmaları düşünülebilir mi? Herhalde düşünülemez.

Şimdi, bu varsayımı ve Akar ve Fidan’ın o gece ‘bir şeyler’ olacağını cumhurbaşkanı ve başbakana bildirmedikleri bilgisini akılda tutarak, bizzat bu ikiliye dair zamanın cumhurbaşkanının ve başbakanının sarf ettiği imalı sözleri hatırlayalım…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Akar ve Fidan’ın darbeyi kendisine bildirmemelerine ilişkin yaptığı ilk ve son değerlendirmede “dere geçilirken at değiştirilmez” demiş; Başbakan Binali Yıldırım da darbeyi kendisine haber vermeyen MİT Başkanı Fidan’la ilgili çok ilginç bir ithamda bulunmuştu.

Türkiye’de her şey çok çabuk unutuluyor, bakın Başbakan Yıldırım darbeden iki hafta sonra çıktığı bir televizyon programında kendisine yöneltilen bir soruya nasıl cevap vermişti (Hande Fırat’ın sunduğu özel program, CNN Türk, 2 Ağustos 2016):

Soru: “Türkiye Cumhuriyeti’nin MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları Genelkurmay karargahında bir araya geliyorlar. Birtakım önemli tedbirler alıyorlar ama Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı bu konuyu eniştesi, Başbakanı da akrabası, eşten dosttan, korumalardan öğreniyor. Yani tüm bu noktada, üzerinden 15 gün geçti ama millet de bunu doğal olarak sorguluyor. Geldiğiniz noktada net yanıt alabildiniz mi?”

Cevap: “Ben bunu Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanına sordum. Yani bu nasıl olur dedim? Başbakanın haberi yok, Cumhurbaşkanının haberi yok. Tamam Genelkurmay Başkanının bilgisinin olması gayet doğal ama aynı zamanda Başbakana da söylemeniz gerekiyor çünkü siz Başbakana karşı sorumlusunuz, bağlısınız. Tabii onun cevabını veremedi. Herhangi bir şey de söyleyemedi, doğrusu bu.”

İşte ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı darbe girişiminden sonra böyle şeyler söylüyorlar fakat bundan hiçbir sonuç çıkmıyor. Dere geçiliyor, yine bir sonuç çıkmıyor. Eh, böyle bir atmosferde zihinlerde soru oluşmasın da ne olsun?

Dördüncü soru: MİT Müsteşarı Fidan, 15 Temmuz akşamı Genelkurmay’dan çıktıktan sonra, gece beklenen saldırıya rağmen misafirleriyle birlikte önceden planlanan akşam yemeğine oturuyor. Çok tuhaf değil mi?

“Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan Genelkurmay Karargâhı’ndaki toplantıdan 20:17 gibi ayrılıp, Yenimahalle’de bulunan MİT karargâhına geçmişti. Yemekli randevusu saat 20:30’daydı. Konukları gelmişti, yemek yiyerek toplantı yapıyorlardı.”

Bu satırlar, o gecenin “kamera arkası”nı “24 Saat” adlı kitabında anlatan CNN Türk Ankara Temsilcisi Hande Fırat’a ait.

Fidan’ın o geceki misafirleri Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ile bazı muhalif Suriyeli siyasetçilerdi…

Çok tuhaf değil mi? O gece MİT’e helikopterlerin inip MİT Müsteşarına karşı operasyon yapılacağı istihbaratı geliyor ve fakat MİT müsteşarı o geceki yemeği iptal etmeyerek hem kendi hayatını hem de konuklarının hayatını tehlikeye atıyor. Ayrıca, o altın saatlerde mikro düzeyde MİT’in, makro düzeyde de ülkenin alt üst olma ihtimaline karşı neler yapılması gerektiği üzerine kafa yorulmuyor da yemeğe oturuluyor.

Bu bana hiç makul ve mantıklı gelmiyor.

Hakan Fidan’ın komisyonda ifade vermesi sağlanabilseydi, sanırım milletvekilleri en çok bu yemekle ilgili sorular soracaktı. Fakat olmadı ve bu soru da cevapsız kalmış durumda. Bu durumda da gazeteciye spekülatif bazı sorular sorma hakkı doğuyor.

Düşünüyorum da Fidan’ın o geceye yemekle başlamasının tek bir makul açıklaması geliyor aklıma: Darbecilere, sanki hiçbir şeyden haberinin olmadığı intibaını vermek.

Fakat bu da işte yine o tekinsiz soruyu getiriyor akla: Akar ve Fidan, darbe başlamadan bitirmek ellerindeyken bunu yapmayıp darbecilerin kısmî bir güçle sokağa çıkmasını mı beklediler?

15 Temmuz’da darbecilerin karşısında direndiklerini herkesin teslim ettiği iki komutanın “birliklerden kimse çıkmayacak emri verilseydi darbe başlamadan durdurulurdu” ifadeleriyle birleştirildiğinde, bu spekülatif sorunun ağırlığı daha da artıyor.

Sorular bu kadar.

Başta dediğim gibi, belki de bütün bu soruların ikna edici cevapları vardır. Fakat hiç kimse hiçbir soruya cevap vermeyince, “demek ki ikna edici bir cevabı yokmuş” demekten başka çare kalmıyor.