Kaç yıl değil kaç bahar daha

Bir yaşı geçince ömür insana “hayat” eklemiyor, ömrün hazan mevsimleri sana ilkbaharlar vâdetmiyor. Hayatın ölçüsü, o demde ömür, yıl filan değil kalan baharlar. İlki beyhude aritmetik… Elde kalan soru da “Kaç yıl daha yaşarım?” değil her anlamıyla “Kaç bahar daha…”. O hazin sorunun yanıtı bir vakit sonra aritmetik de gerektirmiyor zaten, parmak hesabı. Ki saymayın bence, saydıkça bereketi kaçıyor.

Geçen haftaki “Bahar yoksa hasreti vardır” yazımdan devamla, mevsimler efkârlanmak için de bire bir ama… İlkbaharda hüzünlenmek biraz şiir, bir miktar esriklik gerektiriyor. Ölüme dair yazı dizimin finalinin arifesine, son iki yazıya “bahar, yaşlılık ve ölüm”ü yakıştırmam ondan.

Zira yaşlılığın da, ölümün de bildik tarifi, en güzel, en doğurgan mevsimde daha derin, daha katmerli, şiirsel oluyor sanki. O kederli ruh hâli, zıddını sembolize eden, seni hâlâ, arsızca çağıran baharla ayyuka çıkıyor. Tadını kaçırıyor bahar. Bir yaştan sonra hayatını geçmişte güzel, hatta emsalsiz kılan yaramaz arkadaşınla mesafe koymuşsun arana. Bir baltaya sap olmuşsun onu bile marifet sanıp.

Ölümü yaş icabı bir şekilde beklerken, bir yerinden kuyruğa girmişken ölme projeksiyonuyla, baharı beklerken ölme hissiyatı arasında, düz metinle bir şiir arasındakine benzer bir fark var. Ve oksimoron gibi dursa da, bir yaştan sonra Can Yücel’in “Baharla Ölüm Konuşmaları” şiiri hiç de abes gelmiyor insana.

Ölüm, o belalı ihtiyarın gençliğinde, ilkbaharda çıksa karşısına, resmedildiği o kılığıyla, elinde orağıyla çıksa… İlk tepkisi rakı şişesini boğazından kavrayıp “Ne işin var ulan burada?” olacak belki. Heyhat yaşlanınca farklı: “Ben de /Boğaziçi de bu bahar /Mavi sakalına erguvanlar takmış /Sarhoş bir İskele Babası kadar /Hem delikanlı /hem deliler gibi ihtiyar”.

El yazısıyla Pollyanna kaderciliği

İşte hayatın ölçüsü, ömür, yıl filan değil yaşayacağın baharlar o zaman. Bir yaşı geçince ömür insana “hayat” eklemiyor. Ömür başka şey, “hayat” başka… O yüzden “Kaç yıl daha yaşayacağım?” sorusu bazen beyhude aritmetik. Hayatın uzunluk-ağırlık birimi, hacmi, o demde/menzilde ay, yıl, Saatli Maarif Takvimi değil artık iyice muğlak yaşadığın o mevsim, mevsimimsi ilkbahar. Ve elde kalan o hazin soru: “Kaç bahar daha…”

Sütre gerisinde ömrün boyunca kaç “bahar” yaşayabildiğin de uzanıyor. Takvimdekiyle, aritmetik ömrünle değil “hayat”ınla, ağız tadıyla, hakkıyla on, yirmi, şanslıysan, hadi en nikbininden otuz bahar? Biraz kurcaladığında belki tek haneli… Kadrolu bedbahtlardansan “Bahar yüzü görmedim ki, karlı dağlar bilir beni”.

Baharı, mânâsını çılgınlıkla, bir tür isyanla, uydurduğun baharlarınla ve bunların hepsini bir kefede toplayan “aşk”la her mevsimine çiçekli masa örtüsü gibi yaymışsan ne mutlu ama… O da kiminde el yazısıyla Pollyanna kaderciliği. Bir yaştan sonra yazısını kendisi bile okuyamıyor.

Aritmetik değil parmak hesabı

Kimbilir kaç baharı ev-ofis penceresinin ardında, o odanın mevsiminde yahut mevsimsizliğinde savurmuş/savuşturmuşsun rap rap ömründe. Kapanmışsın “sarı oda”lara… Oysa firarmış bahar. Kiminin ömrü penceresinin demir parmakları ardında gelip geçmiş. Ah, şimdi farkında…

İnsanın bahara kayıtsız kalamayacağı/kalmadığı yıllar, ömür bilimcilerce çekiştirilen yaş dilimleriyle yeniden tanımlansa, durma kurcalansa da, herkeste benzer bir zaman aralığına tekabül eden o fırından yeni çıkmış gençlik ve uzatmaları gelip geçmiş… Sahi, kaç bahar kalmış aklında, hafızanda? 

Yaşlandıkça ömrün hazan mevsimleri sana ilkbaharlar vâdetmiyor. Ve elinde “Kaç yıl daha yaşarım?” sorusu değil her anlamıyla “Kaç bahar daha…”, yani o “asal sayı” kalıyor. Bir vakit sonra “Kaç bahar daha…” sorusunun yanıtı aritmetik de gerektirmiyor zaten, parmak hesabı… Ki saymayın bence, saydıkça bereketi kaçıyor.

Kendi baharının mucitleri

Mevsimlerden sonbahar değil, belki gerçekten son bahar yaşadığın yahut yaşayacağın, öyle umut ettiğin, hayalini kurduğun o bahar. “Elde var hüzün”, alt alta/üst üste toplamında; “söyleşir /evvelce biz bu tenhalarda /ziyade gülüşürdük /pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının /ne meseller söylerdi mercan köz nargileler /(…) ah nerde gençliğimiz /sahilde savruluşları başıboş dalgaların /yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller /elde var hüzün”.

O menzilde, hele yaş -laf olsun, torba dolsun, lanet olsun- o ne idüğü belirsiz kemâle ziyadesiyle erdiğinde, erip de kemâlin kabından döküldüğünde kendi baharını, ikincisini filan icat etmen, gençliği, baharı “oynaman” biraz nafile. O torpilli, bilimkurgu senaryoyu, Süperstar kapmış. O da uzaktan çekim, film icabı…

Elbette karışmam, ulu orta “cık cık”lamam ama kıyafetin, aksesuarın, saçın-sakalın, ödünç “tarz”ın, hatta iç-dış müdahalelerle salınışın genç mucidi oynasa da, kimse “Ömrünün baharındaydı…” demeyecek ardından. Öyle icatlar, Edip Cansever’in şiirinde, o “düş”te mümkün, orada, “yerinde” hoş: “Düş sensin /Çünkü sensin düş /Küçücük bir kız çocuğu gibi, tam öyle gibi /Baharını icat edersin.”

 “Sonsuza dek genç” ninnisi

Hayatın sahnesine elbet istediğin kostümle, biyolojik makyajınla, hatta sevdiğin rolle çıkarsın. Keyif senin, senaryo senin, “eser” senin kimlere ne… Lâkin hiçbirisi seni Bob Dylan’ın büyük oğlu Jesse’ye ninni niyetiyle yazdığı şarkısındaki gibi “Forever young” yapmıyor maalesef.

Sonsuza dek genç kalmak” belki “yeni”ye açık, kendini durma yenileyen “düşünce” metaforunda hayal edilebilir… “Onun ruhu genç” derler, diyecek başka bir şey bulamazlarsa. Ama “genç olmak”, bahar olmak başka bir şey. Ruh çağırmakla gelmiyor.

Dylan’ın şarkısındaki gibi yıldızlara dayalı değil merdivenin, yıldızlı ölüm de yok, Ay’da, mehtapta hayat da… O basamakları tık nefes çıktığında, misal yaşın 80. basamağı hakkıyla, bedeliyle geride bıraktığında “Yaşını hiç göstermiyorsun valla” iltifatı, başını -tansiyondan bağımsız- ne kadar döndürür bilmem. Nihayetinde gerçek yaşını hatırlatan o pohpohlamanın, gerçek yaşını temel alan pazarlığın neresi iltifat? 

İhtiyarlık insanı benzetiyor

İhtiyarladıkça ne yaparsa yapsın, neler ederse etsin herkes az çok birbirine benziyor; beş -yaş sarkması- aşağı, beş -yaş ağırması, kırışık- yukarı… Olur a gençleşmek için peşine düştüğün başarısız, iş işten geçmiş dış müdahalelerle benzemezsen o da bazen başka dert. “Bir şeye benzememek” tehlikesi, riski var önünde.

Ki abartırsan bence o daha beter. Ama bence… Herkesin “bence”si kendine. “Bence”, fikrimce diyerek ağız tadıyla muhalefet bile yapamadığın ülkede, bari ona karışmayalım. Gençliğin -di’li geçmiş zamanını devrik cümleyle yok etme çabası da elbet söylenmeme vesile, üzerime vazife değil. Kendi fikrimce mırıldanıyorum, fikir teatisi bir yaştan sonra öyle oluyor.

Yaş aynada değil fotoğrafta

İhtiyarlık sadece insanı değil suretini de yabancılaştırıyor. Ama bunu her gün baktığın aynadan kavraman zor. Aynada baka baka alışıyorsun yüzündeki sessiz ve derinden yaşlanmaya… Sana yabancı gelmiyor. Anlamak için o yaşında çekilen fotoğrafına bakman lazım.

Aynada her gün yüzünle ahbap ahbap merhabalaşıyorsun, gözlerinle karşılıklı bakışıyorsun ama fotoğrafa yakalanıyorsun, o karede, o anda sabitlenen “sen”i seyrediyorsun. O nedenle yeni kimlikler, pasaportlar vs. için şipşak çektirdiği fotoğrafları görünce önce iade etmeyi düşünüyor muhtemelen her yaştan “ihtiyar”lar.

Belki bazısı usulca “Fotoğraflar karışmış mı acaba?” demeye cesaret ediyor. Oysa zorunlu tutulan biyometrik fotoğraf esasında öyle bir şey, maksadı o, yüzünün rötuşsuz, “photoshop”suz biyolojik izleri uluorta.Kırışıklıklarınla, hayatın yüzündeki izleriyle de tanınıyorsun

İnsana kaplumbağa muayenesi

Gaza geldim… Yazacağım aklımdan kovamadığım o münasebetsiz soruyu. Otopside radyolojik inceleme, kemik yaşı, diş muayenesiyle filan yaş tespitini biliyoruz da… “Jane-John Doe”nun yaş tespiti için insana kısa yoldan “kaplumbağa muayenesi/muamelesi” yapılabiliyor mu acaba?

Hani yaşını anlamak için bağasındaki çizikleri, halkaları saymak misali, kırışıklarının, gözaltı halkalarının kabaca sayılması, kaslardaki yerçekiminin (kara toprak çekiminin) şıp diye hesaplanması gibilerinden… Sonra mevtanın kimliği, gerçek doğum tarihi ortaya çıktığında, mahçup mahçup “Valla yaşını hiç göstermiyordu” diyor mudur mesela Adli Tıp Uzmanı?

İltifat gençliğe değil öyle ihtiyarlığa

Bakın bir anımızı anlatayım… Yaşı 80’lerin ikinci yarısında pupa yelken seyreden iki kadınla, bir erkek (Almandılar galiba ya da Viking) Gökova’da teknelerini yanımıza “park etmeye” çalışıyor. Öyle diyorum zira yaptıkları manevralar yanımıza demir atmaya benzemiyor pek.

“Bak nerelerden gelmişler buralara bu yaşta…” diye tam yelkenleri yamalı atlastan ikinci-üçüncü bahar umudu yaratıp, “Maşallah” diyecekken… Tekneleri yaşsız, iyice yaşlanıp da yaş meselesini bitirmiş bir semazen misali hızla dönmeye başlıyor kendi ekseninde, Yelkenleri çırpınıyor. “Gençler” tekneye çıkıp kurtarıyorlar onları o döngüden.

Olsun, hiç dert değil… Yine de güzel, gerçekten hoş, harika manzara. Helal olsun! Ama yanılmayın; onları “hâlâ genç” oldukları için değil öyle “ihtiyar(lar)” oldukları için takdir ediyoruz, o nedenle şaşırıyoruz. Dilin cümlelerini öyle kursa da… O durumun, o iltifatın gençlikle, baharla filan alakası yok. Tamam… Güzel yaşlanmak diye de bir şey var ama adı üstünde, nihayetinde yaşlanmak işte.

Muskanın içindeki dilaltı hapı

“Hiç yaşlanmayan”, en azından bizim gibi yaşlanmayan ecnebiler için de “Adamlar yapmış valla” diyor muyuz bilemiyorum ama… Bizim buralarda “Bari cenazem baharda olsun” diyenlerle, “Yok, ölümüm baharda olmasın bari” diyenler oturmuş Enemekli Kıraathanesi’ne, sabahtan beri tartışıyorlar.

İçlerinden en dirisi yahut en ölüsü katılmıyor o gönülden yaralı, tartışma görünümlü lafız kavgaya, fal açıyor ıhlamurunu içerek. 70’inde tütünü bıraktığında eli boş durmasın diye alışmış fala… Dileği mileği yok, “seviyor-sevmiyor” falı filan da değil tabii, zamana dair, zamana karşı açıyor falını: “Kaç bahar daha?”

Senin gibi, benim gibi, öyle biri işte; fal tıkanınca hile de yapıyor arada. Muskasının içine de zaten dilaltı hapını koymuş epeydir. Öldüğünde en yakın arkadaşı bulacak, kimseye göstermeden, gizlice cebine atacak.

Kahvede ilkbahardan kurtulmak

Bir paragraf, bir zaman tüneli açarak… Bizim mahalleye yakın, Bahçelievler Çarşı Durağı’ndaki en emekli ihtiyar kahvesinin adı “Dinlenme Kıraathanesi”ydi gençlimizde. Ölüyor ya da biraz öyle yaşıyor faslından “dinlenme”… Pinpon oynamaya giderdik arada. İncecik vinleks ya da mantar kaplı tahta raketlerle, mahalle marangozunun yaptığı sunta masada oynananına “masa tenisi” demeye dili varmıyordu kimsenin o zamanlar. 

Üstte, giriş katındaki ful mesai pinpon ihtiyarlar, alt kattaki masada pinpon oynayan, sıra bekleyen gençlerin gürültüsüne aldırmazdı ya da daha muhtemel bir tahminle onları duymazdı. Geçinir giderdik, birbirimizi hiç duymadan.

Çıkışta refikası çok kızdığı için paket taşıyamayan bir ihtiyar, bizden bir dal cigara istemişti bir seferinde… Hemen verip hürmetle yakacakken, “Yok şimdi içmeyeceğim” demişti, “Koyu, demli bir çay söyleyip öyle tüttüreceğim”.

Hayata baharda, 36 yıl önce 28 Mayıs’ta veda eden Edip Cansever ne güzel anlatıyor böyle halleri: “İbrahim /Gider kahvede oturur ilkbahardan kurtulmak için /(…) Kahvedeki ilkbahar İbrahim’in baharı /Dinlerdim söyler dururdu İbrahim yalancı İbrahim çok yalancı.”

Gelecek pazar yazı dizisinin son bölümünde yaşlanmanın bir mağlubiyet olmadığına, ölümle tokalaşmadan barışmanın, baharı âşık olmadan karşılamanın biraz tatsız olsa da mümkün olduğuna filan değinmeye çalışacağım. “Yalancı, çok yalancı İbrahim”den edindiğim bilgilerle, çıkardığım derslerle şüphesiz… Tereddütle belki ama tevekkülle değil.

YAZI FOTOĞRAFI: İranlı Azeri yönetmen Reza Jamali’nin 2019 yapımı “Old Men Never Die (İhtiyar Adamlar Ölmez)” filminden. TRT2’de “Ölümsüzler Köyü” adıyla gösterildi.