Katil ayrıntıda gizli, dedektif şeytan

İlk dedektiflerin donanımlı, müstesna, süper beyin olması için burjuva, tüm mesaisini pertavsızıyla “polisiye bulmacalar”ı çözmeye ayırması için de mirasyedi olması gerek. Mister ya da Mösyölerin aristokrat zevkleri, hatta özenilesi takıntıları da var. Kusursuz beyninde “edebiyat, felsefe, siyaset” gibi lüzumsuz şeylere yer yok. Düşünce makinelerinin hayatında kadın da olamaz elbet.

Geçen pazar polisiyenin öncülerine değindiğim “Bilgelik kurnazlıktan nefret eder” yazımda, tansiyonunu cinayetten, “katil”den alan edebiyatın kıyılarında dolaşmaya çalıştım. Türün ilk örneklerinde ayan beyan bir cinayet, malum bir katil, bir kurban, sürükleyicilik için yeterli. Gizem ve cinayetin ana denklemde buluşması şart değil zaten.

Polisiye romana, filmlere adını veren “polis” ise başlangıçta suç edebiyatının ayrıntısı… Katilin başrolden inmediği cinayet sahnesine şöyle bir uğrayan figüran. Romanlardaki rolü, cinayetlerin aydınlatılmasında üniformanın payı 19. Yüzyıl’ın ortalarına kadar önemsiz.

Polis henüz cilalanmış zekâsı, becerisi, salınışı, oluşmayan “stil”iyle polisiyede alkışı, “helal valla”yı, rol dağılımında mümtaz bir yeri hak etmiyor. O da yoksulluk sınırında… Emir kulu, şablonlara göre hareket eden, genellikle “olağan şüpheliler”i, birinci derece yakınların, kapı komşularının filan arasından çıkan katilleri, karakolun önünden geçerken yakalayan flu bir tipleme.

Georges Simenon’un deyişiyle Batıda da polis “suçluyla aynı mahallede doğan, çocukluğunda aynı dükkândan şeker çalan”, aşağı sınıftan, sıradan bir figür. İstisnai olarak kendisi de eskiden bir “haydut” olan acımasız “şerif”lere, Victor Hugo’nun Sefiller’indeki gibi hapishanede doğan dehşetengiz Müfettiş Javertlere de rastlanıyor tabii. Zira polisin “alçak” olması için sınıfının, sicilinin de alçak olması lazım. Yoksa ucu burjuvaziye dokunacak.

Gariban polisten Herkül çıkmaz

Ötesi 19. Yüzyıl’ın ilk yarısında orta sınıf, aydınlar, o yıllarda edebiyata da yansıyan toplumsal, hatta etnik kara’katürüyle polise düşman. Öyle ki bazı İngiliz polisiyelerinde çoğu -lânet olsun- “içimizdeki İrlandalılar”. Tasviriyle kaba saba, işi gücü her düzeyden kirli otoriteye, suça yancılık…

Ernest Mandell’e  göre (¹) toplumda polisin yeri 1850’lere doğru değişmeye başlıyor. İşçi sınıfının ses (çığlık) getiren eylemleri, toplumsal isyanların baş göstermesi farklı, yakından bir korku yaratıyor ve “güçlü devlet-güçlü polis” meselesini gündeme getiriyor. Bu polisiye romana da yansıyor: Düzeni sallayan “suçlu ve güçlü”yle “güçlü polis kuvveti” mücadele edebilir.

Bir süre sonra edebiyata parmağında on marifet suçlu profiliyle, onun kurnazlığı ve maharetiyle aynı kıratta bir dedektifin baş edebileceği buluşu yerleşiyor. Ama eldeki malzeme yetersiz… Henüz “düz polis” ve “dümdüz polis şefi” o zekâda, beceride, donanımda, muhakemede değil maalesef. Elinde tahta copla voltalayan vasıfsız polisin içinden Sherlock Holmes, Herkül (Hercule Poirot) yahut Mike Hammer çıkması imkânsız. “Özel” olması lazım.

Kol-beyin gücünde hafiyesel ayrım

O yüzden ilk “dedektif romanları” için gereken malzeme abartılı bir “kurgu”yla,  o büyülü, insanüstü “özel dedektif” kavramıyla sağlanıyor. Duvarların arkasında olan biteni görme gücü olan Süpermen’in külotunu içine giyeni… Ama “normal hayatı”nda Clark Kent kadar asosyal, gizliden gizliye o kadar kırılgan.

İçgüdüleri kuvvetli, zihin okuma üstadı. Tabii o denli zeki, donanımlı, müstesna olması için burjuva, tüm mesaisini pertavsızıyla “polisiye bulmacalar”ı çözmeye ayırması için de aileden zengin olması gerek. Mister ya da Mösyölerin aristokrat zevkleri, keman çalmak gibi ince maharetleri, zarif, neredeyse özenilesi takıntıları da var. Hepsi pipo ya da kendine has, sert bir sigarayla tütün tiryakisi…

Bazısı katıldığı savaştan, “Aristokrat boks kursları”ndan yahut eskrimden filan edindiği beceriyle suçluyla biraz baş edebilecek düzeyde. Ama “kodu mu oturtan” bir profil çizmiyorlar. Henüz kol gücü, aslolan beyin gücünün yanında şık durmuyor zira. Ya o, ya öbürü…

Düşünce makinesi aşk yapamaz

Zorlu, 7/24 mesai nedeniyle dönemin Holmes, Poirot gibi marka dedektiflerinin hayatında henüz kadın yok. Düşünce makinesinin hayatı o türden zaaflara, sıradanlıklara yer açacak kadar boş yahut normal değil! Polisiye güzelleri, sarışın,esmer,kızıl saçlı afetler, ucuz romanları yahut James Bondları beklemek zorunda.

Klasik dedektifler o günün “yalnız kahraman”ları sıradan insanlar gibi âşık olamaz, her çiçekten bal toplayıp ulu orta sevişemez, Mike Hammer gibi boş zamanlarında sekreteri Velda’yla Kamasutra çalışamaz. Flörtöz hamlelere hedef olduklarında bile aseksüel bir profil sergiliyorlar. Bir yardımcıları, normal ve sıkıcı işlerini gören yancıları, “hizmetkâr”ları da olsa aslolan yalnızlıkları…

O kurnaz suçluların karşısında gazetelerin en zorlu çapraz bulmacalarını kulağıyla bile çözen özel dedektifler, hafiyeler, düşünce makineleri var artık. Polisiye romanın ilk örnekleri katilin, suçlunun, toplumsal-ekonomik koşulların, kültürün analizinin derdinde değil zaten.  “Bulmaca”nın, muammanın cazibesinin peşinde…

Taklitçi seri katil orangutan

Muamma ve hayret, finalde okurun en az şüphelendiği karakterin katil çıkmasıyla tavan yapıyor. Öyle ki dünyayı 1841’de “Morg Sokağı Cinayetleri”yle özel dedektif Mösyö C. Auguste Dupin ile tanıştıran Edgar Allan Poe’nun öyküsün finalinde katil bir orangutan… Ama hiç sorun değil. Nihayetinde katil de maymundan geliyor. Hemen her şeyi taklit edebilen maymun, her gün gördüğü cinayetlere nasıl heveslenmesin?

Bilmeceleri, matematiği seven Dupin de geleneksel, sığ polis yöntemlerinin dışında, o rutin hiyerarşiden “bağımsız” çalışıyor. O da varlıklı, o da “süper beyin”. Başlangıçta klasik polisiyeler kurgusal neden-sonuç ilişkisinden, mekanik nedensellikten, matematiksel olay örgüsünden katile ulaşıyor. Yazarının derdi günü zor bir denklem gibi çözümü kökten çözümsüzleştirmeye çalışmak. Polisiyede ayan beyan ortada duranı, sıradanı sıradışı yapmak, farklı türden bir edebî ustalık, ilgi istiyor, henüz zamanını bekliyor. 

İyi iş de yapıyor… Meraklısı “çapraz bulmaca” maharetini polisiye romanda da sınıyor,  o keyfi orada da buluyor. Cinayet hapishaneleri dolduran suçlar arasına, cinayet haberleri de gazetelerin en çok okunan sayfaları arasına yerleşmiş zaten. Okunacağı, öyle bir cinayetten zevk alınacağı garanti.

Katil ve okurla “zekâ çarpışması”

Mandell ilk dedektif romanlarının “zekâların çarpışması” olarak başlayıp sürdüğünü, bu çarpışmanın da “hem süper dedektifle câni, hem de yazarla okuyucu arasında geçtiğini” hatırlatıyor. 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren yeni dedektif romanı da -önce Edgar Poe, ardından Conan Doyle tarafından yaratılan- bu kurala göre yedi aşamalı sırayı izliyor: “Problem, ilk Çözüm, Düğüm, Karışıklık Dönemi, İlk Pırıltı, Çözüm ve Açıklama”. Suç şematik, o şemaya uygunkarakterler de o bulmacanın, o denklemin elemanları, “puzzle”ları.

Çok satan polisiyede insanların derinlemesine ele alınması gerekli değil. Ana kahraman tipik birkaç özelliğiyle sabit, mevzu, olay değişiyor sadece. Diğer kahramanlar da genellikle ona uygun “casting ajansı”ndan… Olay kurguda karmaşık ama insan, replikler, diyaloglar yüzeysel. Onların hikâyesi birkaç cümleden, iki satırlık biyografileri sadece cinayete inandırıcı bir nedensellik yaratmaktan ibaret. “İnsan”lar sahnede gereken “eşya”lar gibi… “Şey”ler insandan daha önemli, her şeyin anahtarı “şey”lerde.

İlk dedektifler “şey” üstadı

Değindiğim kalıpta o dönemin dört başı mâmur dedektif romanının ilk efsane kahramanı Sherlock Holmes “şey” üstadı. Pirincin içindeki taşları, zanlıları daha ilk görüşte giysilerinden, dirsekleri parlamış ceketinden, gömleğinin yenlerinden, ayakkabısından, pantolonunun dizlerinden, tırnaklarından, başparmağındaki nasırdan, aksanından ayıklıyor. “Kimsenin göremediği şeyleri görmek” onun işi.

Dünyaya 1887’de merhaba diyen Holmes’un yaratıcısı İskoçya’da İrlandalı bir anneden doğan İngiliz doktor, yazar Sir Arthur Conan Doyle. Babası alkolik bir ressam, amcaları epey varlıklı, annesi ise usta bir hikâye anlatıcısı… Ömrü boyunca bağnazlığa uzak durmasının altında, dokuz yaşında yatılı Cizvit okuluna gönderilmesinin payı büyük.

Birleşik Krallığın Boer Savaşı’na gönüllü olarak katılan, İkinci Dünya Savaşı’nda cepheye gidemese de gönüllü olan Doyle, yurtsever, terbiyeli, yasalara saygılı bir burjuva… İhtiyaç duyduğu aykırılığı, özendiği çılgınlığı belki de Holmes tiplemesinde yaratıyor.

Holmes’un Mösyö Dupin’e vefasızlığı

Holmes’u biçimlendirirken Poe’nun dedektifi Mösyö Dupin’den ilham aldığı, esinlendiği örtülemeyecek bir gerçek. O esinlenmesini Tıp tahsilinde tanıdığı Edinburgh Üniversitesi’nin zeki akademisyen cerrahı Dr. Joseph Bell’le ete kemiğe büründürüyor. Güçlü mantığıyla Bell , “gözlem, sonuç çıkarma ve teşhis ustası”. 

Lâkin Doyle ilham perisi Poe’ya ve ilk kez onun yarattığı “dedektif” Dupin’e vefasız. “İntihal söylentileri”ne karşı tedbirini baştan alarak daha ilk romanında Poe ve Dupin’e burun kıvırıyor. Kahramanı Holmes 1887’de bismillah deyip “A Study in Scarlet (Kızıl dosya)” romanıyla piyasa çıktığında onun ağzından saydırıyor.

Kendisini ve Holmes’u dedektif kavramının mucidi sayılan Poe’ya, “Bana Edgar Allan Poe’nun Dupin’ini hatırlatıyorsunuz” diyerek benzeten Dr. Watson’a sert çıkıyor: “Beni Dupin’le karşılaştırarak bana iltifat etmek istediğinizden hiç şüphem yok. Ancak benim düşünceme göre Dupin, çok aşağılık kompleksli bir insandı. Arkadaşları düşüncelerini açıkladıktan sonra, çeyrek saat sessiz kalarak lâfa karışması çok gösterişli ve yapay bir hareketti. Analitik bir dehaya sahipti ama Poe’nun hayâl ettiği türden bir fenomen olmaktan çok uzaktı.”

Edebiyat-felsefe-siyaset bilgisi sıfır

Doyle’un fenomen Holmes’u okuruyla tanıştırdığı ilk kitabında Watson’ın ağzından çizdiği profil dönemin “dedektif romanları” açısından da zengin ipuçları veriyor. Zekâ, gözlem ve sezgi gücüyle olağanüstü olan “süper beyin” Holmes’un “edebiyat, felsefe, siyaset bilgisi sıfır”.

Üstelik günümüzde de sık rastlandığı gibi bu eksiklikleriyle övünüyor: İnsanın beyni lüzumsuz şeylerle doldurulmamalı, gerekli şeylere yer açılmalı… Makine gibi beyniyle Holmes elbette edebiyat parçalamamalı, ona buna felsefe yapmamalı, uzmanlık alanlarından şarabı yudumlarken “Ne olacak bu memleketin hali?” muhabbetine sarmamalı.

“Kimya, anatomi, jeoloji, krimonoloji” gibi lüzumlu şeylerde ise emsalsiz. Jeoloji bilgisi ayakkabının üzerindeki toprağı bir bakışta anlayacak kadar kuvvetli, beş duyusuna sinen kimya bilgisi tüm zehirleri de içeren yelpazesiyle çok derin. Bu özellikleri Doyle’un maceraları için gerekli “şey”ler açısından fazlasıyla yeterli.

Uydurma, abartma, aldatma bilimi

Doyle’un ilk romanında Holmes’u tasvir ettiği bu bölüme “Tümdengelim (ve analiz) bilimi” başlığını vermesi de mânidar. Okuru kendince kitaplarının dayandığı “bilim”le de tanıştırıyor. Lâkin başlığını öyle verince mesele hallolmuyor.

Hikâye ve romanlarında bu yönüyle “bilim”den hareket edip, önceden kurguladığı delillere dayalı “bilimsel” sonuçlara ulaştığı izlenimini yaratsa da, kurgusunda iki anlamıyla “uydurma” da var elbette. Holmes’un elindeki pertavsız gibi o detayları bir anda büyüten “abartma” ve en önemlisi “aldatma” da…

Katiller de henüz toplumsal tabakalaşmaya dayalı sandalyesinden kalkamıyor.  Nadiren bir üst sınıfa tırmansa da, o seçkin sınıfın değil aslının, kökeninin tabiatına sahip. Üst sınıfın mümtaz değerlerine bağlı, o düzene “uyumlu” değil. O yüzden de cezalandırılmalı…

Kitaplarında dönemine uygun olarak “katil”in soyuna sopuna, kalıtımsal özelliklerine odaklanan “analiz”ler de görülüyor. Tasvirlerine “haklı küçümseme” de ekleniyor böylece. Bu yönüyle eserlerindeki “nedenselliği”, düz mantığı o dönemde tanımlanan “doğal düzen”in bilim dışı şablonlarının, “verili gerçek”lerinin furyasından, tuzağından uzakta değil.

Holmes’un “ölüm ilânı” gazetelerde

Tarihe dedektif romanlarının pirleri olarak yerleşen yazarların başvurduğu yöntemin ana başlıklarından en önemlisi şaşırtma ve aldatma… Öyle ki Doyle dünyaca sevilen kahramanı Sherlock Holmes’u “The Final Problem” hikâyesinde öldürüyor. Bir taşla iki kuş. Sıkılmış, o seriden bunalmış da artık…

Holmes ve ezeli düşmanı Profesör Moriarty dev şelaleden birlikte düşüyorlar. Ölüm kaçınılmaz… Hatta bazı gazetelerde bizdeki Kurtlar Vadisi kahramanı Süleyman Çakır’ın ölüm ilanı ve ardından kılınan “gıyabi cenaze namazı” kadar gösterişli olmasa da, gerçekten yaşamış bir zat misali “ölüm ilânı” yayınlanıyor.

Ama okurlar karakterin ölmesine isyan edince Doyle Holmes’u hayata döndürüyor. “The Adventure of the Empty House” hikâyesinde bu büyük çelişkiye dair kısacık açıklaması, şelaleden sadece Moriarty’nin düştüğü, Holmes’un çok tehlikeli başka düşmanları da olduğu için kendini ölmüş gibi gösterdiği… Bu formül de sonradan polisiye klişeleri arasına yerleşiyor.  

Gelecek pazar bu özelliğiyle, polisiye illüzyonuyla “aldatma kraliçesi” olarak anılan Agatha Christie’ye, oradan da polisiye-dedektif-ajan bireşimi kahramanlara, mesela Mike Hammerlara değinmeye çalışacağım.

“OPERADAKİ HAYALET” 2015’DE YAKALANDI

Polisiye ya da dedektif romanının tarihinde Fransız gazeteci, polisiye yazarı Gaston Leroux ismi pek anılmayan yazarlardan. Oysa o “Sarı Odanın Esrarı” kitabıyla dedektif romanının tarihine klişe bulmacalardan en esaslısını ekleyen yazar. Onunla birlikte polisiye romanda “kilitli oda cinayeti”, yani içeri girilmesi sonra da çıkılması imkânsız görünen bir odada işlenen cinayet klişesi yerleşiyor.

Leroux Edgar Allan Poe’ya ve Conan Doyle’a olan hayranlığını gizlemiyor, hatta bunu 1907’de yazdığı  o romanıyla ortaya koyuyor. Romanının bir önemi de polisiye ambiyansında Doyle’un Londrası’nın yanına Paris’i de eklemesi… Romanın içinden şatolar, kadınların “Paris zarafeti”, revüler, gösterişli “Paris bastonları”, trenler usulca geçiyor, dedektifi detayların, hafızanın önemine dikkat çekerken “Paris’te her şey öyle çabuk unutulup gider ki…” diyor.

O da “zekâ ve mantık oyunları” üstadı. Hukuk tahsili, muhabirken bizzat izlediği (izlemek ve gazeteye yazmak zorunda bırakıldığı) idamlar, gençliğinde yazdığı ve onu geçindiren Alexandre Dumas ile Victor Hugo’dan epey “ilham alan” romanları cephanesini zenginleştiriyor.

Onun pipolu amatör dedektifi, genç gazeteci Rouletabille.  O da olağanüstü zeki, sezgisi kuvvetli, hatta Sherlock Holmes’i bile sollayarak yanıltıcı olabileceğine inandığı kanıtlara güvenmeyip sadece kendi analitik zekâsına, “süper beyni”ne güvenen bir profil.Ki dedektifin önem verdiği delillerin çok aldatıcı olabileceği meselesi de daha sonra polisiye klişeler, zekâ oyunları arasına yerleşen bereketli bir imkân.

Polisiye meraklıları Leroux’un 1907’de yayınlanan bu romanını, hemen ardından “Siyahlı Kadının Parfümü”nü atlamasa da, asıl ünü dört yıl sonra yayınlanan “Operada Cinayet (Phantom of the Opera)”dan geliyor tabii. Sinemaya, tiyatroya, müzikallere defalarca uyarlanan o eseri de bir yönüyle gotik polisiye…

Viyana Operası’nda hayalet operasyonu

“Operadaki Hayalet” 100 yıl sonra bile başta BBC olmak üzere Şubat 2015’de medyanın da ilgi odağı. “Operadaki Hayalet yakalandı” başlıklarıyla yansıtılan vaka, Viyana Devlet Operası’nda ısrarla, defalarca pahalı koltuklara, localara gizlice oturan bir seyircinin sonunda yakalanması: “Strauss balesinin çarşamba gecesi galasında bir müfettişin dikkatini, en pahalı koltuklarda oturan bir adam çekti. 63 yaşındaki adam, 10 euroya en ucuz biletleri alıp, gösteri başlamadan 140 euroluk pahalı koltuklara geçme alışkanlığıyla biliniyordu. Polis onu kelepçelemeden önce tiyatro boyunca kovaladı. Adı açıklanmayan ve bir türlü yakalanmadığı için medyada “operadaki hayalet” olarak tanınan adam, opera binasının koridorlarındaki kovalamacanın ardından Mahler Odası’nda tutuklanıp, kelepçelendi. Opera görevlileri defalarca onu fark edip yakalamayınca polise haber verilmişti. Adam saatlerce gözaltında kaldıktan sonra çıkarıldığı mahkemede opera binasındaki gelecekteki tüm performanslardan men edildi.”

(¹) Ernest Mandell, “Hoş Cinayet: Polisiye romanın toplumsal bir tarihi”, 1985.