Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Nurettin Topçu’yu İslamcı zannedenler için küçük bir not

Nurettin Topçu’yu İslamcı zannedenler için küçük bir not

Topçu, hayatı boyunca gerçek isyankarları ve gerçek Müslümanları aradı, bunun rüyasını gördü ve hiç İslamcı olmadı.

Yakın zamanda Nurettin Topçu’nun annesine, dostlarına, hocalarına ve öğrencilerine çeşitli zamanlarda yazdığı mektuplar, “Ben Sevdiklerime Zor Yazabiliyorum” adıyla basıldı (Dergah yay.).  

Başlıktaki bu söz aslında onun çok sevdiği ve kendini yakın hissettiği arkadaşı Kemal Fikret Arık’a yazdığı bir mektupta geçiyor. Remzi Oğuz Arık’ın yeğeni, Ankara Üniversitesi hocalarından olan Fikret Arık Topçu için çok özel bir isim, belli ki. Ona içini olduğu gibi dökerken, yalnızca yazmakta değil kişisel duygularını belli etmekte de hep zorluk yaşayan Topçu’yu bu mektuplarda hiç olmadığı kadar samimi halleriyle ve hayal kırıklıklarından, ümitsizliklerinden ya da hayat karşısındaki çaresizliklerinden bahsederken buluyoruz. Bu bakımdan, “Ben sevdiklerime zor yazıyorum.” cümlesi esasında Topçu’nun kendini yazmakta ya da kendinden bahsetmekte fazlasıyla zorluk çekmesinden kaynaklanıyor bana göre ve mektup, bir edebiyat türü olarak bunu adeta zorunlu kılıyor. Nitekim, zor yazmasının gerekçesini, “İfadedeki aczi göstermiş olmaktan çekiniyorum belki.” (s.35) diyerek açıklıyor. 

Gerçekten de mektup, Topçu’yu aciz kılıyor. Onca emek ve çabayla inşa ettiği benliğinden, koca bir hayat tecrübesinden sıyrılıp en geriye dönerek bıraktığı ne varsa yeniden ona bürünüyor sanki. İçsel ızdırapları, huzursuz bir baskıyla depreşiyor. Yazılarında, elbette ki yaşadığı zamanın olaylarından, manzaralarından ve insanlarından fazlasıyla etkilenerek yazsa da muhakkak bir üst kata çıkarak saf düşüncenin gücüyle kişisel olanın üstüne yükselmeyi başarmış büyük bir kalem için kendini ve gündelik olanı yazmanın ne denli zorlayıcı ve iç karartıcı olduğunu da anlıyoruz buradan. Makalelerindeki isyankâr ve serapa ümit dolu bu büyük inanç adamının adeta “küçüldüğünü” hissediyoruz. Hiç olmadığı kadar karamsar, hiç olmadığı kadar bedbin ve insanın sefaleti karşısında hiç olmadığı kadar çaresiz kalışları karşısında şaşırıyoruz. Fakat bir teselli olarak yine mektubun doğasından kaynaklı olarak başka yerlerde görmediğimiz pek çok insani ayrıntıya ve en içten düşüncelere de rastlıyoruz. Evhamlı, içi hep huzursuz, yalnız Topçu’yu tanıyoruz! Sürgün edilişlerinde hiçbir sarsıntıya uğramayan, “aynı çamurda pek uzun zaman yaşanmıyor” diyerek vakarla ayrılan Topçu’yu ve de…

Bu ayrıntılardan biri de Topçu’nun İslamcıların ruh hallerine, dünyayı ve dini algılama biçimlerine dair yazdıklarıdır. Onu okuyanlar bilir ki bu meseleyi eserlerinde, pek çok başka yerde de ele alır fakat bu defa daha perdesiz ve daha içtenlikle yazıldığı için ayrı bir önem taşıyor. (Aynı yerde milliyetçilerle ilgili görüşleri de var ve bunlar da çok önemli fakat bu ayrı bir bahis. Yoksa örneğin, Ziya Gökalp milliyetçiliği ile ilgili söyledikleri ezber bozan türdendir.)  

Nurettin Topçu’yu İslamcı yapmak isteyenler çok oldu ve ara ara da olmaya devam ediyor. (Konu sıkıntısı çeken İslamcı dergiler için cazip bir başlık!) Oysa, daha önce de başka vesilelerle belirttiğim gibi onun buna sürekli direnen, “kendini koruyan” bir yanı vardır. Hatta denebilir ki o, bugünkü anladığımız manasıyla İslamcılığa -ve de İslamcılara! – en uzak düşünürlerden biridir. Aslına bakılırsa, ben, bütün büyük isimlerin bu gibi partizanca ideolojik kullanımlara karşı kendilerini koruyan görüşlere sahip olduklarını ve bu nedenle “kullanışlı” kılınamadıklarını savunuyorum. Değilse yeterince büyük değillerdir, diyorum. Bu nedenle, bir yerinden tutup kendi amacınıza çok uygun düştüğünü düşünerek mahallenize üye yapmaya kalktığınız anda başkaca pek çok düşüncesinin tam aksi yönde görüşler içerdiği ortaya çıkıveriyor. Başka bir ifadeyle, zamanın ruhuna uygun şekilde kullanışlı olan birinin düşüncelerinin büyüklüğünden söz edilemeyeceğini düşünüyorum.

Büyüklük her zaman için zamanı aşmayı, belirli bir zamansızlığı barındırıyor içinde. Büyük isimler bulup onlara bağlanarak iradi bir kuvvet bulma ümidi ve ihtiyacını anlıyorum elbette fakat aksiliğe bakın ki gerçek büyükler buna hiç de elverişli bir özellikte çıkmıyorlar karşımıza. Onlardan güç alabilmek için onları hiçbir pratik fayda için kullanmaya çalışmamak gerekiyor. Büyük isimlere bağlanmak için insanın kendisinden çok emin olmaması, fazla güvenli ve fazla tarafgir bir yerden yaklaşmaması da gerekiyor. Hele ki dar bir ideolojinin kör mücadelesine dayanak olsun diye yaklaşıldığında bütün büyüklükler bu bayağı kabalık karşısında kendini sessizce geri çekiyor. Siz onu kendinize mal etmeye çalıştığınızda bir anda karşı safa geçiyor. Bir tarafından tutup yakaladığınızda başka yerlerden kayıveriyor.  

Topçu, ümmetçi anlayışa karşı çıkar çünkü ona göre topraksız bir Müslümanlık, içi kof bir kitabi inanıştır. Yaşanmamıştır. İnsansız bir insanlık davasına tutunmuştur. Duyguların yakıcı etkisiyle oradan oraya çırpınıp durmamıştır. Hayatın dertlerinden, basit insanların ağır sefaletlerinden doğmayan her inanç yarım kalmıştır. Her türden düşünce gerçekte toprakta yetişir; orada ekilir ve biçilir, güneşin altında hasat edilir, ancak zorlu bir mücadeleyle elde edilir. Mektuplarda büyük bir özlemle andığı Gandhi’yi Hindistan’dan ya da Nietzsche’yi İsviçre’nin dağlarından ayırdığınızda, geriye kuru bir iskelet kalıyor. Gerçek düşünce her koşulda insanın kendinden ve temas halindeki insanların tecrübelerinden doğar. Toprağın derinliklerine işlemiş bir tarihsel tecrübenin, acıların ve talihsizliklerin içinden çıkar. Ümmetçi Müslümanlıksa, gerçek bir dini yaşantının ferahlatıcı dinginliğini ve coşkulu gücünü yaşayamamanın alt öfkesiyle, ötekini alt etmeye dönen, isyansız bir şekil dinidir. Kök salamayan bir boşlukta oradan oraya süzülmektedir. Daha çok okuyarak ya da daha çok bilerek, Kur’an’ı daha iyi okuyarak daha Müslüman olunacağı yanılsaması üreticidir. Benliğinden kaçma arayışıdır. Ötekine benzememekten çıkarılan bir boş gururun ve insanın sefaletini sırtlanacak gücü bulamamadan kaynaklanan bir cılız idealin dışavurumudur. Dini heyecan duyan insanlardan alınacak alkışların yanıltıcı enerjisidir.

Buralardan, en kurtarıcı dini duygu olan isyan doğmuyor. Haksızlıklar karşısında her şeyini ortaya koyan bir mücadele azmi oluşmuyor. Kurtarıcı bir eylem ortaya çıkmıyor. Bu din, hakiki manada merhamet ya da adalet üretmiyor. Güçlü bir amacı varmış gibi görünen ama ona gidecek cesareti ve ruh gücünü bir türlü bulamadığı için kendi gibi olmayana üstünlük kurma mücadelesine dönen bir ideal, kendini en kutsanmış olana yönelerek avutuyor. Yanı başındaki çocuklar onca yokluk ve yoksunlukla mücadele etmekten doğru dürüst okul yüzü göremezken, yarı aç yarı tok bir acımasız hayat karşısında perişan yaşarken gidip Afrika’da okul açmaya benziyor (Bu bir duyamama, hissedememe sorunudur; vizyon ya da bakış sorunu değil). Adliyelerde her gün sayısız küçük hayat adaletsiz bir çarkın pençesinde un ufak olurken aleme nizam vermeye ya da…  

Şöyle diyor Topçu, öğrencisi Orhan Okay’a yazdığı bir mektupta: “Âlemşümul merhamet duygusunda din ile milliyetin nasıl kucaklaştığını da yakından tanıyorsun. Görüyorsun ki alemde hakikat birdir. Dinsiz milliyetçi bir hoyrat, milletten uzaklaşan dinci bir sahtekardır. Turancılar gibi bizim İslamcıların da sefaleti bundandır. Hiçbirisi Allah’ı bilmiyor. Millet çocuklarının sefaletine bütün ruhunun merhametiyle uzanmayan insanda iman olur mu? Merhamet bizdeki ilahi cevherdir. Namazın rekatlarıyla haccın tavafı hareketlerinde barınmayan o ilahi sır, asırların yetimi olan bu milyonlarca sahipsiz çocukların bükülmüş boyunlarında ve örselenmiş kalplerinde barınıyor. Onu okumasını bilmeyen Kur’an’ı ezberden okumuş neye yarar?” (s.63).

Orhan Okay’a yazdığı mektuplar denebilir ki kitabın en önemli kısımlarını oluşturuyor. Topçu’da dinmeyen bir sızı gibi hep var olan Anadolu-İstanbul çatışmasının derin izlerini barındırıyor. O sıralarda Okay, Artvin’de görevli ve her mektupta Artvin’in güzelliklerinden, eşsiz doğasından, dağlarından, bulutlarından, cana yakın insanlarından bahsettikçe Topçu yoğun bir Anadolu romantizmine kapılıyor. Öğrencisi Okay’a, “O gökleri içine sindir, o dağların hepsini benliğine doldur, ah seninle olabilsem!” diyor. Anadolu insanını ve toprağını gerçek anlamda tanımadan, onlarla birlikte yanmadan, pişmeden Müslüman olunamayacağını söylüyor, bir bakıma. “Anadolu’yu adım adım dolaşarak tanımanın lüzumunu herhalde anlıyorsun. İstanbul’da barınan iğrenç iksirin mahiyetini azar azar anlayacaksın.” (s.55).

Topçu için milliyeti oluşturan iki şey vardır: tarih ve toprak. Açık ki İslamcıları -en azından kendi dönemdekileri- milletten, milliyetten, onu oluşturan tarihten ve topraktan uzakta kalmış görüyor. Sahipsiz bir halkın bu kez din adına sahipsiz bırakılmasından duyduğu derin acıyı hissettiriyor. Bu kişiler için, insanlarla ancak dışarıdan bakıldığında kendine benziyorsa, kendi yaşam tarzına uyuyorsa bağ kurulabiliyor değilse hiçbir bağ ya da sorumluluk hissedilemiyor (asıl partizanlık tam da budur belki de!). Bu yüzden ümmet kavramı esasında kendi halkında bulunamayanları ifade ediyor. Bizde olanı değil olmayanı sembolize ettiği için hep bir kendinden kaçma ve yabancılaşma barındırıyor. Geriye ise bahsettiği gibi rekatlardan, tavaflardan, tespih sayılarından ibaret bir şekil dininin masumiyeti kaybetmiş iskeleti kalıyor. Sonrasında din zannedilen mücadele, sonuçsuz bir biz-siz kavgası oluyor, elbette. Tıpkı yukarıdaki aynı mektupta büyük bir tahassürle yazdığı şu satırlarda dediği gibi: “Bir akşam sohbetinde oturuyoruz: İçkilerin hepsinin de katresinin haram olduğu iddialarıyla bütün asabiyetlerini kullanıyorlar ve idealleri sünnet namazları terk etmenin de caiz olmadığı davasına sımsıkı sarılıyor. Hep birden leş kesiliyoruz. Lakin bunun da farkında olmuyorlar. Mesele aşikâr: Duyuran Allah’tan başkası olamaz. Biz boşuna yoruluyoruz. Ne olurdu bu çocuklar, İsa küçük, bizimki büyük düşünceleriyle çıldıracaklarına Dimitri Karamazof’un rüyasını görselerdi. O zaman uyanırlardı. Ama bu herkese nasip değil ki.” (s.63). Kısacası Topçu, Dimitri Karamozof’un rüyasını görmedikçe, İslamcı olunabilse de onun aradığı anlamda Müslüman olunamayacağını derin bir acıyla söylüyor.        

Hayır hayır, meseleyi doğru koyalım: Topçu, hayatı boyunca gerçek isyankarları ve gerçek Müslümanları aradı, bunun rüyasını gördü ve hiç İslamcı olmadı.       

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın