Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Erol Güngör’ü anarken onunla anılma ihtiyacı

Erol Güngör’ü anarken onunla anılma ihtiyacı

Ölümünün üzerinden 44 yıl geçmiş olan Erol Güngör için düşünceleri bozacak hissi yakınlıklardan, kolay anmalardan ve ideolojik sahiplenmelerden uzak değerlendirmeler yapabilme zamanı gelmiş olsa gerektir.

24 Nisan, Erol Güngör’ün ölüm yıldönümüydü. Allah rahmet eylesin. Öğrencileri, takipçileri ve sevenleri tarafından çeşitli etkinliklerle ve güzel yazılmış mesajlarla anıldı ancak bu yıl her zamankinden daha güçlü bir sahiplenme vardı. Hem devlet düzeyinde hem de sivil ve akademik çevrelerde ilgiyle karışık bir sahiplenme ve bir kez de onun üzerinden -bu kez, büyük bir gönül rahatlığıyla!- durduğu yeri belli etme çabası her zamankine kıyasla daha belirgindi.

Erol Güngör’ü anarken, onun gerçekten yapmak istediklerini kendi fikirlerinden hareketle anlatmak yerine bir biçimde onunla birlikte anılmak da belli ki fazlasıyla rahatlatıcı ve ayırdediciydi; anlaşılan Erol Güngör’le anılmak yalnızca karşı cenahtakilere değil kendi çevrelerine karşı da farklılığını ortaya koymayı, altına imza atılamayacak işlerin tersten bir söylenişini içeriyordu. Geçmişin büyük isimlerini anmakta her zaman böylesi bir şimdi söylenemeyen ve yapılamayanların yarattığı tahassürün gizli ağıdı vardır. Belki de anma, anılma arzusudur, kim bilir! Bu nedenle, onun fikirleri ışığında bugünün gerçek anlamda konuşulmadığı her Erol Güngör anması, gerçekte ne kadar gayretli olursa olsun güzel sözlerin söylendiği birer buluşmadan ve onu bugüne getirmek maliyetli olacağı için onun yerine bizi geçmişe götüren tarihi bir canlandırma ve içinde kendimize de türlü roller vermekten ibarettir.

Meselelerinin kök nedenlerine inmeyi ahlak edinmiş, etrafında olan biten hiçbir şeye kayıtsız kalamamış, ne pahasına olursa olsun sözünü sakınmamış, haksızlıklar karşısında susmamış birini gerçek anlamda anmaktansa onunla anılmak daha kolay olduğu için böyle biraz da. Ya da her şeyden çok hür düşünceye inanmış, düşünceyi hiçbir koşulda siyasete feda etmemek gerektiğine iman etmiş, eleştirel düşüncenin en güzel örneklerinden bazılarını vermiş bir üstat karşısında af dilemek gerektiği için onun adıyla yan yana gelmek vicdani bir rahatlama yaratıyor da denebilir.          

Biraz da bu nedenle, bu yılki genellikle fazlaca yüceltilerek ve erişilmez bir yere konularak -elbette, hak etmediği için değil ama hak ettiğini gereğinden fazla abartarak belirtme arzusu ve ihtiyacıyla!- fazla anlam yüklenmiş mesajlar, bu çevrelerdeki büyük adam ihtiyacının yakıcı bir biçimde devam ettiğini ve onun lafta değil gerçek anlamıyla erişilmez olduğunu gösteriyor. Belli ki Erol Güngör gibi isimler artık yok ve çıkamıyor, tam da bu nedenle, her geçen yıl daha büyük bir ihtiyaçla anılması ve çıkabildiğinin -onunla birlikte anılmak suretiyle!- gazete ilanlarıyla yüksek sesle duyurulması ve bizzat gösterilmesi gerekiyor.

Oysa Erol Güngör’ün en büyük derdi ve davası, ülke meselelerinin üstesinden gelecek bilgide ve birikimde, dünyayı bilen -asla içe kapanık bir ideolojiyle hareket etmeyen!- gerçek anlamda bilimsel düşünebilen ama en önemlisi bunu kendini bilerek, gösterişsiz ve sessizce yapabilen insanların yetişmesiydi. Hatta o kadar ki, üniversitelerin memleket meseleleriyle ilgilenen değil memleket meseleleriyle ilgilenecek insanlarla ilgilenen yerler olduğunu söylemişti. İdeolojiyi ise, içe kapanık düşünce olarak adlandırmıştı.

Erol Güngör’ün en büyük uğraşı, halkın sağduyusunun ve kültürel yaşantısının ruhundan uzak yetersiz siyasetçilerden ve yabancılaşmış aydınlardan bu ülkeyi ve bu halkı kurtarmaktı. Onda hep bir kurtarma enerjisi saklıdır bu yüzden. Siyasetçilerin yüzeyselliğini ve yetersizliğini yazdığı bir yerde bu durumun otokrasiye neden olabileceğinden bahseder. Başka bir deyişle, otokrasi esasında bir siyasetçi yetersizliği ve gerçek aydın eksikliği sorundur.

Onu anmak için en fazla müracaat edilen eserleri sanıyorum, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İslamın Bugünkü Meseleleri ve Tarihte Türkler gibi kitapları oldu. Her nedense, Sosyal Meseleler ve Aydınlar (Ötüken Yay.) kitabından daha az bahsedildi. Bu nedenle ben kendi anmamı bu kitaptaki “Büyük Eserler ve Biz” başlıklı yazıdan hareketle büyük insanlar karşısındaki tavrımıza ve halimize işaret ederek yapmak istedim.

Bu yazıda Güngör, büyük eserler ve büyük yazarlar karşısındaki halimizi ve tavrımızı anlatmakta, Darwin gibi Einstein ya da Makyavel gibi, Freud gibi isimlerin büyük eserleri karşısında yeterli çabayı göstermeksizin fikirlerini bildiğimizi düşünmemizi ve aslında ne demek istediklerinden çok kendi amaçlarımıza ve bakış açılarımıza göre uydurup kullanışlı hale getirmemizi yazar. Bu tam olarak Erol Güngör’ü yansıtır çünkü o karşı çıkmadan, kötülemeden ya da farklı bir görüş oluşturmadan önce muhakkak işin gerçeğini derinlemesine bir biçimde ve bilimsel bir düşünüşle ortaya çıkarmak ister. “Makyavelli’nin Hükümdar adlı bir kitabı olduğunu, burada kurnazca ve insafsızca bir devlet politikasının tavsiye edildiğini hepimiz biliriz; Einstein’ın ‘İzafiyet Teorisini’ işitmeyen kalmamıştır; Darwin’in ‘Türlerin Doğuşu’ adlı kitabında canlıların tekamülü ve insanın menşei hakkında ürkütücü iddiaların bulunduğunu biliriz; Freud’un rüyaları cinsi arzularla yorumladığını, insanları cinsi tatmin peşinde koşan yarı-şuurlu yaratıklar diye gördüğünü öğrenmişizdir.” (s.190). Bu metin aynı zamanda Robert B. Downs’tan Dünyayı Değiştiren Kitaplar (Ötüken yay.) adıyla yaptığı çevirisine yazdığı önsözdür.

Bu büyük isimlerin büyüklüğünü anlama ve kitaplarını hakkıyla okuma eksikliğinin bizim entelektüellerimizin genel bir sorununu gösterdiğini belirtir. Bu sorun, edindikleri konumlara kolay gelmiş ve yarım yamalak bilgilerle durumu idare edebilir olmalarının yanında hemen her sosyal meselede olduğu gibi böyle bir ihtiyacı ve çabayı hissetmeksizin tutum almalarıdır. Şöyle der: “Ortalama aydın tipine giren herkes bunları okuyup anlayabilir veya aydın sayılabilmeleri için bunları okumuş olmaları beklenir. Bizim memleketimiz bu açıdan çok talihsiz görünüyor.” (s.190).

Sonrasında, aynı minvalde Malthus’dan, Kopernik’ten, Balzac’tan, Dostoyevski’den, Dickens’tan dem vurarak devam eder. Onu farklı kılan budur işte, gerçeği gerçek olduğu için kabul etmesi ve onu eğip bükerek başka amaçlar için vulgarize etme ihtiyacı duymayacak kadar kendi birikimine güvenmesidir. “Türkiye’nin talihsizliği henüz kitle cemiyetinin teknolojik seviyesine erişmeden avami kültürün yaygınlaşmasıdır. Yüksek seviyede kültür sahibi bir azınlık aydın grubunu hiç yaratamadan vulgarizasyonlar veya kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla yetinmeye çalışan Türkiye adeta bir çıkmaz içinde görünmektedir. Türkiye modern bir kültür yaratmak zorundadır, ama bunun için öncülük yapacak kalitede bir aydın zümresine sahip değildir. Kitlelere gelince, onların kültür yarattığı hiç görülmüş değildir.” (s.192).

Bu anmalarda gerçekleri tam olarak bütün çıplaklığıyla konuşmaksızın durumu idare etme ve ideolojik sahiplenme tavırlarına bakınca bu çıkmazın artarak devam ettiğini düşünmemek zor. Güngör’ün görmek istediği aydın tipi bu da olmasa gerek! (Bu dertten kurtulmak için belki de bir resmi yazıyla -aksi halde tesir etmeyecektir!- bundan böyle büyük isim anmalarını yasaklayıp yalnızca o kimselere ait eserlerin anmasına mı izin verilmeli acaba. Ya da büyük isimlerin ideolojik konumlarından bağımsız olarak hepsinin birlikte bir “panteon anması” şeklinde anılması zorunlu kılınabilir!)

 Nihayet yazının sonundaki şu cümlelerle özellikle aydın zannedilenlerdeki bazı kolaycı yanlışları düzeltebileceğini ummaktadır: “Öyle ümit ediyoruz ki bu kitabı okuyanların pek çoğu artık Makyavelli’yi siyasi iktidar için her türlü ahlaksızlığı mübah sayan bir kudret delisi, Darwin’i insanların maymunluğunu ispata çalışan bir kaçık, Freud’u aklını cinsiyetle bozmuş bir deli doktoru diye görmekten kurtulacaktır. Einstein artık ‘her şey izafidir’ şeklinde ilkel ve manasız bir ifade çevresine sokulmayacak, Newton’un elma ağacı altında otururken yerçekimini keşfettiği şeklindeki yanlış ve ilkel bilgi geride kalacak, Kopernik ve Harvey’in ilim tarihindeki gerçek yerleri anlaşılacak, hatta uğruna nice vatan çocuğunun anarşist kurşunlarıyla öldürüldüğü Marksist doktrinin neden ibaret olduğunu da öğrenecektir.” (s.194).

Sosyal Meseleler ve Aydınlar’da, anma konusunu fazlaca önemseyenler için de bir yazı var. Hoca, çok şey borçlu olduğu Mümtaz Turhan’ın ölümünden sonra 14 yıl boyunca hakkında hiçbir şey yazmamasını, “Eğer onu kaybettiğimiz zaman hakkında birşeyler yazmaya kalksaydım, içimdeki ızdırabı dile getirmeye kalkacak ve böylece en azından onun hatırasına saygısızlık etmiş olacaktım. Ondan öğrenebildiğim ölçüde nefsime hâkim olmaya çalıştım, aramızdaki hissi yakınlığın düşüncemi bozmayacak kadar gerilerde kalacağı bir zamanı bekledim.” (s.213) diye açıklar.

Ölümünün üzerinden 44 yıl geçmiş olan Erol Güngör için de düşünceleri bozacak hissi yakınlıklardan, kolay anmalardan ve ideolojik sahiplenmelerden uzak değerlendirmeler yapabilme zamanı gelmiş olsa gerektir.  

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın