Said Nursi’nin düşüncesini çeşitli şekillerde tarif etmek mümkün. Biyografiler, klasik İslami geleneğin içinde yeralan ekoller veya politik-sosyal kategoriler içinde onu sırasıyla bir büyük zat, bir ilm-i kelam üstadı veya reformcu bir İslamcı aktivist olarak ele almak mümkündür. Fakat Said Nursi bunların tek tek hepsinden hem fazla bir yerde duruyor hem de tek tek hiç birisine tam uymayan bir profil arzediyor. Said Nursi’yi özgün bir figür olarak ele almak istersek onun düşüncesinin kilit taşları neler olurdu? Bu konuşmamda Said Nursi’nin düşüncesinin önemli iki esası olarak “şefkat” ve “tefekkür” ilkelerini ele almaya çalışacağım. Bunlar aynı zamanda Nursi’nin kendi çizgisini tarif etmek için kullandığı özdüşünümsel kavramlardır. Yani kendi kendisini konumlandırdığı temellerdir. Said Nursi’yi felsefi veya politik açıdan anlamak için bu iki kavram veya prensibin ne anlama geldiğini hatırlamanın faydalı olacağını düşündüm.
Her ne kadar Said Nursi bir İslam alimi bir tefsir yazarı olarak bilinse veya anlatılsa da Risale-i Nur eserleri klasik bir tefsir değildir. Yani klasik bakış açısıyla bir tefsir bile sayılmayabilir. Neden? Çünkü Said Nursi “anlam”ı merkeze aldı. Said Nursi muhataptan bağımsız bir “söz” yerine, muhataptaki yankısını dikkate alan “anlam”ı esas aldı. Risale-i Nur anlamsal bir tefsir anlamında bir manevi tefsirdir.
Bu basitçe bir vurgu farkı değildir. Metnin diktatoryel otoritesine yaslanan bir konuşma biçimini benimsememiştir. Onun yerine muhatabın havsalasını, ihtiyaçlarını ve en önemlisi de rızasını dikkate alan bir anlatım biçimini tercih etmiştir. Said Nursi modern özneyi tanımıştır. Bu yüzden kitaptan insana bir emir yağmuru olarak hakikati anlatmak yerine insandan insana bir deneyim ve anlam paylaşımı olarak sübjektif bir dil kullanmıştır. Anladığı ve anlattığı kendi yolculuğudur. Bu hermenutik yaklaşım Kur’an ve Kainat okumasında her bir muhatabın bir özne olarak hukukunu ve bir insan olarak haysiyetini tanımayı gerektirir.
Bediüzzaman’ın meşhur bir sözü var: “Medenilere galabe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.” Bu mesele Kur’an’ı anlamakta da geçerli. Yani bu icbar sadece sözden anlamayanlar için değil sözden ne anladıkları önemsenmeyenler için de geçerli sayılmalı. Eskiden hakikat senden bağımsız bir emir, bir buyruk idi. Nursi’de insanın kanaati, kanaat getirmesi, özetle imanının tahkiki yani “ona ait” hale gelmesi önem kazanacaktır. İmanda taklidden tahkike geçiş, her bir müminin imanını kendine ait, kendinden neşet eden bir kanaate dönüştürmesi anlamına geliyor. Bir kanaat olarak imanın otonomlaşmasına Said Nursi “tahkiki iman” demiştir.
Batı’da bu değişime Aydınlanma adını verdiler. Aydınlanma’ya Arapça’da tenvir deniliyor. Bizdeki “aydın” kelimesi “münevver”in karşılığı anlamındadır. Münevver, nurlu, aydınlanmış/nurlanmış kişidir. (Bugün Türkiye’de en Nurcu gazete adı Aydınlık Gazetesi’dir. Geçen gün Bediüzzaman ile ilgili manşet bile atmışlar. Yerli Aydınlanmayı takdir edemeyip saldırmışlar. Kafkas ve İstanbul (İngiliz işgal) cephelerinde emperyalizmle mücadele etmiş, Türkiye’nin kurucu babalarından biri olan Gazi Said Nursi’yi emperyalizmle ilişkilendirme kurnazlığına düşmüşler. Derslerini çalışmamışlar, isimlerine layık olmak için biraz daha aydınlanmaları gerekiyor.)
Geleneğin muhafazası endişeleri içinde korkanlar ile modernliğin köksüzleştirici rüzgarları karşısında savrulanların önyargıları arasında Said Nursi maalesef anlaşılmaz kalmıştır. O ne klasik bir molla ne de köksüz bir reformcudur. Said Nursi’nin yaptığı açılım düşüncede ve bilgide bir yerlileşme ve yenileşmedir. Yerli düşünce yerin ve zamanın hakkını veren bir düşünce olduğunda aynı zamanda yeni düşüncedir. Gelenekten kopmayan ancak geleneğe de sığmayan bu yeni tarzı ne gelenekte gömülüp kalanlar ne de gelenekten tamamen kopmayı bir meziyet zannedenler tam olarak anlayabilmiştir. Gerçekten yerlileştiğimizde, yerlileşecek kadar özgüven sahibi bir toplum olduğumuzda Said Nursi’nin katkısı ve önemini daha bir takdir etmeye başlayacağız diye düşünüyorum.
Dolayısıyla ilim ve irfan ehli, Said Nursi’nin ortaya koyduğu eser ve yaklaşımı anlamakta hep zorlanmıştır. Said Nursi’nin anlatım biçim ve içeriği “dağ meyvesi” gibi acıdır. Beklentileri ofsayta düşüren yeniliği ve karizmatik katkısının yolaçtığı hazım zorluğunu kabul etmek zorundayız. Buna kendi özgün Türkçesinin, anlatım dilinin anaakım okuru zorlaması da dahildir.
Elbette Said Nursi’yi bir hakikat yolcusu olarak tasnif etmekteki zorluğun meşru sebepleri de var. Bu sebeplerin başında gelen şey ortaya koyduğu eserin tamamen yeni bir genre, yeni bir tür olmasıdır. Evet, Risale-i Nur tefsirde bir içtihattır.
Said Nursi bir alim yahut hoca, bir şeyh veya mürşid, bir aktivist veya siyasi lider olarak anlaşılsa tam anlaşılmaz. Peki nedir Said Nursi? Bana göre o bir “müşfik mütefekkir”dir. Risale-i Nur ise bir anlamsal okur-yazarlık inkılabıdır. Sadece Kur’an ayetlerinin değil Kainat ayetlerinin de okunduğu varoluşsal bir okuma kampanyası başlatmıştır. Risale-i Nur’un misyonu, imanın alemden kopuk bir “buyruk” değil, bütün bir alemden süzülüp gelen bir “anlam” haline gelmesidir. Bu yüzden Nur talebeleri fıtrat ve kainatı iman nazarıyla okumayı bir kalıcı pratik haline getirmişlerdir. Ve bunda epey başarılılar. Bununla beraber, Risale-i Nur geleneği toplumsal hayatın okunmasında zayıf kalmıştır. Bunun da sebebi Bediüzzaman için mazaret olacak kimi şartların, daha sonraki Nur talebelerince mazeret olmadığı halde daimi muamelesi görmesidir.
Said Nursi bir krizler çağının insanıydı. Bir zaman kendisi de İslam geleneği içinde birbiriyle yer yer çelişen, çatışan çeşitli yollar arasında hangi yolu seçeceği konusunda bir kafa karışıklığı yaşadı. Kelam çizgisin içinde ilimde mi ilerlemeli yoksa tasavvufun derinliğine mi dalmalı? Peki ya hepsinden de yararlanmak isterse ne yapmalı? Bu mevcut yolların yetersizliğini hissettikçe İmam-ı Rabbani’den ilhamla şu kanaate vardı: Ben bu oryantasyonel kaosu aşmak için yolumu tek hale getirmeliyim. Kıblesini tevhid etmek şu demek olur diye düşündü: Odağını dağılmaktan korumak ve esas olana yöneltmek. Ve o zaman bu mevcut hakikate götüren yürünmüş yolları dışlamadan onların ulaştırmak istediği kaynağa doğrudan gitme yolunu seçti. Said Nursi’deki Kur’anizmin böyle özgün bir anlamı ve hikayesi var. Geleneği reddeden modernist Kur’ancıların aksine olarak geleneğe hürmet ve rağbeti muhafaza eder. Geleneğin içindedir ama onda tazelenme lüzumunu da kabul etmiştir. Böylece Kur’an’ı merkeze alan ancak gelenekle de barışık ve bugünün ihtiyacını gözeterek hakikati yeniden keşfeden yeni bir çizgi ortaya koymuştur.
Risale-i Nur hem kelam hem de tasavvuf birikimiyle yer yer örtüşür ama onlarla tanımlanamaz yeni bir çizgidir. Mesela tasavvuftaki şeyh-mürid ilişkisi Said Nursi’de yerini kardeşlik ilişkisine bırakmıştır. Geleneksel otoritenin dikey hiyerarşisi yerini modern zamanların eşitlikçi yatay muhatabiyetine terketmiştir. Herkes ders arkadaşıdır. Hakiki bir üniversitede hoca da öğrencidir, öğrenci de hocadır. Nursi’nin yaptığı bu açılımın bunun gibi yeterince üzerinde durulmamış özgün boyutları var.
Said Nursi metinden hareket etmek yerine, insanı, muhatabı, ihtiyacı merkeze alıp oradan geriye doğru bir tefsir-irşad mimarisi geliştirdi. Modern olup modernist olmaması, metinselliği önemseyip lafızperestliğe düşmemesi, Müslümanların özneleşmesini ve siyasete katılımını önemsediği halde dinin siyasete ve partizanlığa alet edilmesine karşı olması onun neden orijinal bir düşünür olduğunun örneklerinden bazılarıdır. Belki şunu da eklemek lazım: Said Nursi, İslamı anlamada ve anlatmada dinin bürokratik kısmına takılmadı. Tehlike altında olan şeyin fıkıh, hadis yahut tefsir olduğunu düşünmedi. Tehlike altında olan şey onun için iman idi. Akademik ezberlerde kaybolmadı, insana baktı. Said Nursi İslamda (ve hatta insanlıkta) imanı yeniden ihyaya çalıştı. Tıpkı İmam Gazali gibi bir tarihsel kriz ve dönüm noktasında stabilize edici bir sentez sundu. Bir fark ile ki: Onunkisi dini veya İslami ilimlerin “ihya”sı değil, imanî ilimlerin ihyasıydı. Aslında ikisi de zamanın ihtiyacına cevap veren büyük sentezi gerçekleştiren isimlerdir.
Bugün insanlığın muhatap olduğu krizlere bakalim: Bencillik, sömürü, zulüm ve merhametsizlik, katliam ve soykırımlar; zulmü ve sömürüyü örtmek için insanı insan olmaktan çıkaran uyuşturucu ve uyarıcılar, düşüncesizliği mümkün kılan propaganda ve zihin manipülasyoarı, finansal kölelik, gözetim toplumu ve insanlığı tehdit eden ileri otomasyon. Küresel birer afet gibi muhatap olduğumuz bu tehditler karşısında insaniyetimizi nasıl koruyacağız? Duyarsızlaşma ve makinalaşma çağında nasıl insan kalacağız?
Evvela, alemlere rahmet olarak gelen bir peygamberin ümmeti olarak bütün insanların eşitliğine ve haysiyetine inancımızın olması gerekiyor. Biz Müslümanlar buna iman diyoruz. Allah bizim putumuz değil bütün insanların rabbidir. İnsanın haddini bilmesi gerekiyor. İman öyle birşeydir ki tam manasıyla bir insanda kök saldığında o insan ne zulme boyun eğer ne de başkasına zulme tenezzül eder. Bugün insaniyetimizi restore edecek direniş araçlarımız neler olabilir?
Hannah Arendt’in modern çağda “şer”rin mühim bir kaynağı olarak teşhis ettiği bir şey var: “düşüncesizlik”, yani iradesini kullanmayıp zulme alet olma halini ifade eidyor. Buna “muhakemesizlik” veya “içtihatsızlık” da diyebilirsiniz. Zulme karşı teyakkuzu yakalamak, doğaya ve diğer insanlara karşı nemelazımcı sorumsuzluk karşısında eleştirel bir tefekkürü diri tutmak zorundayız. Bugün insanlar sadece dışarıdan ezilmiyor, içeriden de çökertiliyor. Bizi nesneleştirip köleleştiren içsel ve dışsal tahakküm araçlarına karşı bu zamanda neler yapabiliriz?
Evet, çağımızın en önemli sorunu insanlığın iki yakasını bir araya getirememesidir. Bu yakalardan biri “özgürlük” diğeri ise “eşitlik”tir. Özgürlüğü önemseyenler eşitliği ihmal ederken, eşitliği önemseyenler de özgürlüğü kırpmak zorunda hissettiler. Mesela bugüne kadar kapitalizmde yüzeysel bir özgürlük var fakat eşitlik yoktur. Komünizmde ise yüzeysel bir eşitlik vardı fakat özgürlük pek yoktu. “Bencil olmayan bir özgürlük”, “adaleti ve dayanışmayı önemseyen bir hürriyet “nasıl mümkün olabilir? Bugün zulme karşı adalet ve Şefkate ve düşüncesizliğe karşı da tahkik ve Tefekküre ihtiyaç var.
ACZ, FAKR, ŞEFKAT, TEFEKKÜR
Said Nursi tasavvuf çizgisini anlattığı bir bağlamda tasavvufa benzeyen ama tarikat olmayan kendi yöntemini, yolunu, tarikini tarif etmek için dört kavram zikreder: Bunlar Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür’dür. Bunlardan acz ve fakr çoğunlukla birlikte zikredildiği için anlamları da sıklıkla karıştırılır. Acz insanda gücün yokluğudur. Fakr ise insanda ihtiyacın varlığıdır. Elinden gelmemek ile ihtiyacı olmak. Acz’in zıddı Kudret, Fakr’in zıddı ise Gına’dır. Acz ve Fakr insanın sosyalliğinin de temelidir. Yani insanın insana olan ihtiyacı insanın Allah’a olan ihtiyacının bir devamı ve bir türevidir. Nitekim Batı düşünce geleneğinde Allah’ın yerini Toplum almıştır. Bu ahlakta yansımasını bulduğu gibi siyasette de yansıma bulmuştur (Kant ahlakı ve Toplumsal Sözleşme teorileri).
İnsanlararası işbölümü toplumsallıkta aczi aşma çabasıdır. Yine toplumsallıkta zekat veya sosyal yardımlaşma gibi çabalar fakrı aşma çabasıdır. Aczin politik ifadesi devleti doğurduğu gibi Fakrın politik ifadesi Cumhuriyet ve yurttaşlığı doğurmuştur. Acz ve Fakr insanın mahiyetini anlatır. Acz ve Fakr insanın iman etmek (bağlanmak) zorunda olan bir canlı olduğunu anlatır. Allah’la ilişkimizde olduğu gibi Toplum’la ilişkimizde bu Acz ve Fakr birer “sefaatçi”dir. Kapitalizm’in “işbölümü” acz’ini bilmektir. Sosyalizmin “dayanışma”sı ise fakrını bilmektir. Acz ve Fakr insanı yapışkan yapar. Kendinden öteye götürür. Lego parçası devamını arar.
Dikkat edilirse Acz ve Fakr insanın mahiyetini tarif eden ilkelerdir ve Said Nursi’nin imanî antropolojisinde merkezi bir yer tutarlar. Ancak bugün bu kavramlar üzerinde daha fazla durmayacağım. Kısaca şöyle toparlayabiliriz: Acz ve Fakr insanın mahiyetini açıklarken, Şefkat ve Tefekkür ise insanın kainatla ilişkilenme biçimlerini ifade eder. İkisinin de amacı varlıkta “dayanışma” (solidarity) temin etmektir. Bu dayanışmayı tasavvuf mevcudatı teklikte eritmek suretiyle sağlarken (La mevcude illa Hu), Nursi’de bu dayanışma bir tanışma ve ünsiyet ilişkisidir.
Şefkat ve Tefekkür hem aklen hem de kalben mevcutların arasındaki yabancılığı onların sınırlarını eritmeden ortadan kaldırır. Yani Tefekkür aklın varlıkta anlamı ve jesti okuması iken Şefkat kalbin varlıkta akrabalığı sağlamasıdır. İkisi de tevhidi temin ederler ancak varlığa karşı indirgemeci olmamaları itibariyle tasavvuftan ayrılırlar.
Said Nursi, Risale-i Nur metinlerinin Allah’ın Hakîm ve Rahîm isimlerine mazhar olduğunu söylerken esma diliyle Tefekkür ve Şefkati anlatmış oluyor.
Said Nursi’de tefekkur, varoluşsal sorular sormak ve kainatı anlama çabası olarak tarif edilebilir. Allah’in Hakîm ismine bakar. Hikmeti fade eder. Hikmet eski olmakla birlikte gelenegin akli ilimlerden uzaklaşıp tasavvufla kalbîleşmesi dolayısıyla marjinalize olmuştu. Hikmetin önem kazanması nispeten yeni bir vurgu olarak düşünülebilinir. Nursi’de tefekkür felsefe ve kelama benzer ama onlardan farklı, daha zengin, daha ruhu sağaltan bir fikrî angajman biçimidir ve subjektiftir. Tefekkür’ün modernlik ve Aydınlanma ile ilişkisi aciktir. Hikmeti merkeze taşıyan önemli dinamiklerden biri budur. Ancak Aydınlanma, aklı tarihselleştirmediği için otoriter bir soyut akılcılık seviyesinde kalmıştır. Tefekkür aklın varlıkta anlam hasadını toplamasıdır. Said Nursi, inançta düşüncesiz bir taklide karşı sorgulayıcı, düşünen, dış dünyaya angaje bir yaklaşımı savundu. Tefekkür kalbin eşlik ettiği bir aklî muhakemeye işaret eder.
Şefkat basitçe acıma demektir. Acıma acı çekebilenlere olur. Sadece acı çekebilenler şefkatin konusu olur: Canlılar ama özelilkle duyuları olanlar, bilhassa da insan şefkatin muhatabıdır. Şefkat de tefekkür gibi bir tanışma, dayanışma, enis olma, bir olma enstrümanıdır. Allah’ın Rahîm ismi ile bağlantısı bu açıdan önemlidir. Şefkat bahsinde anne arketipi önplana çıkıyor. Anneler şefkatin kahramanlarıdır. Rahîm isminin bir tecellisi olan şefkat’i, annelikte yansımasını bulan feminen bir ilke olarak da düşünebiliriz.
Allah’in Hakîm ismi Tefekkür’un temeli ise, Rahîm ismi de Şefkat’in temelidir. Şefkat rahm ve rahmeti fade eder. Eskidir ama popüler bir ürün olduğunu zannetmiyorum. Tarikat pazarında popüler olan ürün Aşk’tır. Şefkatin bir ilke olarak merkeze alınması, Said Nursi’nin devrimlerinden biridir. Şefkat ilkesini anlamak açısından diğer iki alternatifiyle mukayese etmek faydalı olabilir: Hıristiyanlık’taki “sevgi” ile Tasavvuftaki “aşk”.
Said Nursi’ye göre Şefkat Aşk’tan daha üstün bir yoldur. Zira Şefkat Aşk’tan daha keskin, daha parlak, daha ulvi, daha nezihtir. Yakub’un Yusuf’a olan şefkati Züleyha’nın Yusuf’a olan aşkından üstündür. Çünkü aşk hem kör hem de bencildir, karşılık ister. Şefkat ise karşılıksızdır, safi bir fedakarlığı yansıtır. Bu sebeple tasavvuftaki aşk mesleği Nursi’deki şefkat mesleğine göre yeterince safi ve çıkarsız görülmez. Ayrıca şefkat, aşka göre ubudiyetin edebine daha uygun sayılır, çünkü aklın ve yasanın sınırlarını daha gözetir bir kalbîlik formudur.
Yine aynı sebeplerle Hıristiyanlıktaki teslimiyet ve muhabbet tıpkı tasavvuftaki teslimiyet gibi akla ihtiyaç duymayan bir imanı yeterli görüyor ve teşvik ediyor. Her iki durumda da adanmışlık istiğrak halinden kendisini kurtaramadığı için Şefkat ilkesine yetişemiyor. Çünkü Şefkat, aklın eşlik ettiği bir kalbe işaret eder. Şefkatin gözleri açıktir, akılla uyum içinde evrenselleşmeye elverişlidir. Kendi çocuklarını şefkat ile seven bir anne, başkalarının çocuklarına da şefkatle yaklaşır. Şefkat bulaşıcıdır. Aşk ise tek’çi ve tekelcidir. Herşeyin sevgiliye dahil edilmesi aşkı kör olmaktan çıkarmıyor.
Demek ki şefkat ve tefekkür ilkeleri, Kalp ve Aklı (Rahîm ve Hakîm isimleri üzerinden) yeniden bulusturan yeni bir formülün ilkeleridir. Hem şefkat hem de tefekkür birer dayanışma formudur. İnsanın kainatla dayanışmasının: Kalbin kainatla dayanışmasına şefkat, aklın kainatla dayanışmasına ise tefekkür diyoruz.
Bu dayanışma bir vahdet (birliktelik, bütünlük) doğurmakla birlikte Vahdet-i Vücud’daki aşk mesleğinin eritici, buharlaştırıcı, ayrımsızlaştırıcı yaklaşımından farklıdır. Tasavvuf, Esma’nın ötesine geçip Zat’ta erimek ister iken Said Nursi Esma’nın berisinde kalıp akıl ve duyuları varlıkla angajmanda istihdam etmek ister. (Said Nursi’nin bu aklı iskartaya çıkartmayan, kainatı hazmetmeyi ubudiyetin bir parçası sayan tutumu kimi yorumcularca yanlış anlaşılmış ve bir tür modernist bir bilim hayranlığı olarak yorumlanmıştır.) Said Nursi’de kulluk edebi Esma perdesinin ötesine geçmeye pek müsaade etmez. Tasavvuf Zat’ın tecellisini ararken, Said Nursi Esma’nın tecellisini esas alır. O yüzden birinde varlığın önemi zayi edilip fenaya tabi tutulurken diğerinde varlığın hukuku gözetilir. Yine aşk mesleğindeki hiyerarşi, şatahat, aşkınlık ve taşkınlıklar da Said Nursi’nin çizgisinde yoktur.
Nursi’nin tasavvufa yönelik onu dışlamayan, dostane eleştirisi ayrı ve uzun bir konu olduğu için burada daha fazla girmeyeceğim. Risale-i Nur her ne kadar pek çok konuda irfan geleneği ile örtüşen unsurlar barındırsa da son tahlilde tasavvufun aşk yolundan farklı, özgün bir çizgi olarak anlaşılmalıdır.
(İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın düzenledigi 13. Uluslararasi Bediüzzaman Sempozyumu’nda yaptığım konuşmadır.)
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.