Japonya, turnuva boyunca rakiplerine karşı eski çağlardan miras kalan bir savaşçı ahlakıyla yaklaştı. Samuray geleneğinin temelinde bulunan cesaret, sorumluluk ve onur duygusu, sahadaki her tercihine yansıdı. Rakibini bekleyen değil, karşılayan bir takım oldular. Savunmayı kendi ceza sahasının önüne yığarak güvenli alan aramadılar. Israrla yüksek blokta kaldılar; risk aldılar, alan bıraktılar ama oyun kimliklerinden vazgeçmediler.
Bu tercih tesadüfi değildi. Teknik direktör Hajime Moriyasu, alçak bloğun sağlayacağı kısa vadeli avantajları kuşkusuz biliyordu. Buna rağmen daha büyük bir hedefin peşindeydi. Japon futbolunun dünya futbol kültürünün kalıcı ve saygın aktörlerinden biri haline gelmesini istiyordu. Kimliksiz sonuçlar yerine karakter sahibi bir oyun inşa etmeyi seçti.
Sahadaki uygulama da bu düşüncenin karşılığıydı. Oyuncular her bölgede sayısal üstünlük üretmeye çalıştı. Topun yönünü ve temposunu büyük bir ustalıkla belirlediler. Pas organizasyonlarında zaman zaman İspanya’yı hatırlatan kombinasyonlar kurdular. Rakip savunmanın arkasına koşuları doğru zamanladılar. Kanatları hem genişlik hem derinlik üretmek için etkili kullandılar.
Top rakibe geçtiğinde disiplinleri daha da belirginleşti. Brezilya gibi teknik kapasitesi çok yüksek bir takıma karşı bile alan savunması ilkelerinden kopmadılar. İkili ve üçlü sıkıştırmalarla top kazandılar. Top kaybedildiği anda ilk presi topu kaybeden oyuncu başlattı. Turnuvada hiçbir ekip, Japonya’nın kolektif baskı temposunu ve motorik disiplinini aynı süreklilikte sürdüremedi. Futbolun kaderi her zaman emeğin karşılığını vermiyor. Biraz daha adil davranmış olsaydı, Japonya bugün hâlâ turnuvanın içinde olabilirdi.
Benzer bir ruh, Senegal’in oyununda da kendisini gösterdi. Özellikle Belçika karşısındaki mücadele, skorun ötesinde okunmayı hak eden bir karşılaşmaydı. O maç, iki milli takım arasındaki doksan dakikadan ibaret değildi. Aynı zamanda sömürgecilik sonrası dönemin psikolojik ve kültürel gerilimlerini de çağrıştıran sembolik bir mücadeleye dönüştü.
Postkolonyal düşünce bize, eski sömürgelerin bağımsızlıklarını kazandıktan sonra siyasal egemenlik kadar kültürel özne olma mücadelesi de verdiklerini anlatır. Futbol, bu görünürlük savaşının en güçlü sahnelerinden biridir. Senegal’in Belçika karşısındaki oyun iştahı da bu açıdan anlamlıydı. Sürekli öne çıkmaları, baskıyı hiç bırakmamaları ve oyunun inisiyatifini ele alma arzuları, bana anti-kolonyal mücadelede ulusun iradesini temsil eden öncü güçleri hatırlattı. Çünkü sömürgecilik sonrası toplumların en temel reflekslerinden biri, edilgen konumdan çıkarak tarihin öznesi olma isteğidir. Senegal de sahada tam olarak bunu yapmaya çalıştı. Bekleyen değil, yöneten; tepki veren değil, belirleyen taraf olmak istedi.
Elbette futbol, siyasal tarihin birebir karşılığı değildir. Ancak sporun taşıdığı sembolik anlamlar, toplumların kolektif hafızasından bütünüyle bağımsız düşünülemez. Senegal’in yüksek tempolu oyunu, fiziksel üstünlüğü ve cesur pres anlayışı bu nedenle bana sıradan bir taktik tercihten daha fazlasını anlattı. Sanki sahada, kendi kaderini kendi elleriyle yazmak isteyen bir toplumsal irade görünür hale gelmişti.
Belçika karşısında ikinci topları kazandılar, orta sahada büyük üstünlük kurdular, geçiş hücumlarında etkili oldular ve rakibi uzun süre kendi oyunundan uzaklaştırmayı başardılar. Savunma bloklarını bozmadılar. Hızlı kanat organizasyonlarıyla sürekli tehdit ürettiler. Fakat futbol bazen hak edilen ödülü vermiyor. O mağlubiyet, başarısızlığın değil, eksik kalmış bir destanın duygusunu taşıyordu.
Senegal’in vedası, Afrika futbolunun ulaştığı yeni seviyeyi de gösterdi. Artık Afrika takımları fiziksel güçleriyle anılan ekipler olmaktan çıktı. Teknik kaliteyi, taktik disiplini ve zihinsel dayanıklılığı aynı potada eriten yeni bir futbol dili kuruyorlar. Senegal bunun en güçlü örneklerinden biri olarak turnuvaya damgasını vurdu.
Portekiz-Hırvatistan karşılaşması ise turnuvanın başka bir hüzünlü hikâyesiydi. Hırvatistan, yaş ortalaması yüksek kadrosuna rağmen son ana kadar oyunun içinde kalmayı başardı. Onların mücadelesi, son savaşına çıkan tecrübeli askerlerin vakarını taşıyordu.
Yüksek blok tercihinden vazgeçmediler. Orta sahayı kalabalık tuttular. Top kaybının ardından kolektif baskıyla oyunu yeniden kontrol etmeye çalıştılar. Bloklar arasındaki mesafeyi büyük ölçüde koruyarak Portekiz’in bireysel yeteneklerini sınırlamaya uğraştılar. Hücum geçişlerinde kanatları doğru kullandılar ve zaman zaman önemli fırsatlar da ürettiler.
Portekiz’in bireysel yıldızları karşısında Hırvatistan’ı ayakta tutan şey organizasyondu. Her oyuncu takımın ortak aklına sadık kaldı. Sonuç istedikleri gibi olmadı ama sahadan başı önde ayrılmadılar. Bu, mağlubiyetin bile onurlu yaşanabileceğini gösteren ender performanslardan biriydi.
Japonya, Senegal ve Hırvatistan aynı turnuvada bize ortak bir gerçeği yeniden hatırlattılar. Futbol, skor tabelasından ibaret değildir. Kimlik, karakter ve oyun cesareti de en az sonuç kadar kalıcıdır.
Bu üç takım kupayı kazanamadı. Fakat dünya futboluna, risk almaktan korkmayan yüksek blok anlayışını, kolektif pres disiplinini, rakibe duyulan saygıyı ve oyuna sadakati miras bıraktılar. Belki şampiyon olamadılar; ama futbol kültürünün gelişmesine yaptıkları katkı, birçok kupadan daha uzun ömürlü olacaktır.
Gelecek Dünya Kupalarında daha fazla takım bu cesareti gösterebilirse, kazanan sadece bir ülke değil, futbolun kendisi olacaktır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.