‘Söz’ü boğmak isteyen her türden radikallik için münbit bir toprak: Mersin

Mersin’de Polisevi’ne yapılan saldırı herkesin aklına 7 Haziran – 1 Kasım 2015 arasını getirdi. Bense, seçim öncesinde yaratılmak istendiği artık iyice belli olan korku ve tedirginlik atmosferinin 2015 tarzından ziyade 2005 tarzında kotarılma ihtimalinin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün belediye ve sığınmacılar başlıkları nedeniyle, Mersin o günlerden çok daha hassas ve ‘münbit…’ O halde: 2005’te Mersin’de ne olmuştu ve sonrası nasıl gelmişti?

PKK, Mersin’de polisevine yapılan saldırıyı sahiplendi ve isim vermeden saldırıyı kınayan Selahattin Demirtaş’a haddini bildirdi: “Kürt halkını ve değerlerini korumak için kendini feda edenlerin, hangi gerekçeyle olursa olsun düşman diliyle kınanması ancak sindirilmişlikle ifade edilebilir.”

Açıklamaya göre saldırı, “Demokratik siyaset alanını daraltmak ve işlevsiz hale getirmek amacında olanların bu hesabını boşa çıkarmak” amacıyla gerçekleştirilmiş ve amacına da ulaşmış.

İşte size “hayır, yanlış bu, şu şu şu nedenlerle yanlış” diye cevap yetiştirmeye çalışmanın yalnızca faydasız değil saçma da olacağı tuhaf bir açıklama… “Dünya düzdür”cülere “hayır, yanlış bu, şu şu şu nedenlerle yanlış” diye cevap yetiştirmeye çalışmak gibi…

Kendimi kendi irademle o konuma yerleştirmemek için bu tuhaf argümanlar dizisine cevap yetiştirmeye çalışmayacağım. Benim derdim başka. Benim derdim, bundan 17 yıl önce Mersin’de başlayıp dalga dalga bütün yurda yayılan bir provokasyonlar dizisini hatırlatmak, Mersin’in ‘söz’ü boğmak isteyen her türlü radikallik için hassas, münbit bir toprak teşkil ettiğini göstermek…

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “saldırganlar neden Mersin’i seçti” sorusuna cevap verirken “Çünkü Mersin’i iyi biliyorlardı” cevabını verdi. Sabah gazetesi buna kendi katkısını de ekleyerek “bu sözler üzerine gözler Mersin Büyükşehir Belediyesi’ni terör yuvasına çeviren CHP’li belediyeye çevrildi” diye bir ‘haber’ yazdı.

Bu ‘haber’, Mersin’in bugününün, ülkeyi bir yerden alıp başka bir yere taşımak isteyen her soydan eğilim için benim anlatacağım olayların yaşandığı dönemden çok daha hassas ve münbit koşullar sağladığını gösteriyor.

Tabii ‘Suriyeliler’ hassasiyetinin de ilave bir ‘pozitif’ koşul sağladığını unutmayalım.

Mersin’in bugününe dair söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi artık bu hassas ilin 17 yıl öncesine, yani 2005 Mersin’ine gidebiliriz.  

2002-2005 arasında olanlar ve sonra birdenbire Mersin…

3 Kasım 2002 seçimlerinden birkaç gün önceydi (tam olarak 31 Ekim 2002). Zafer Mutlu’nun liderliğinde Sabah gazetesinden ayrılanların çıkardığı ve hayata gözlerini açalı henüz birkaç ay olmuş Vatan gazetesi dört gün sonraki seçimlerin “tatsız” bir biçimde sonuçlanması durumunda beş yıl sonra ortaya çıkacak bir “tehlike”ye işaret ediyor, 2007’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçiminde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) parlamentodaki gücünü kullanarak kendi istediği birini Çankaya’ya çıkartabileceğini hatırlatıyordu.

“Dikkat! Yeni cumhurbaşkanını yeni meclis seçecek” başlıklı bu ilginç “uyarı haber” gazetenin o günkü manşetinin (“Çankaya’nın önemi arttı”) hemen altında fakat onunla bağlantılı olarak düzenlenmişti. Şimdi diyebilirsiniz ki, bunun neresi haber, yeni cumhurbaşkanını tabii ki yeni meclis seçecek (o zamanlar cumhurbaşkanlarını Meclis seçiyordu).

İlk anda gerçekten de tuhaf görünüyordu başlık, ama dedik ya bu bir uyarı-haberdi… Bakın devamında neler vardı: “Cumhurbaşkanı Sezer’in görev süresi 16 Mayıs 2007’de bitiyor. Anayasa’ya göre Sezer’in ikinci kez seçilme şansı yok. Kasım’da oluşacak yeni meclis, bir erken seçime gidilmezse, 2007 Kasım’ına kadar görev yapacak… Bu durumda Mayıs 2007’de göreve gelecek Cumhurbaşkanı’nı da bu meclis seçecek. Cumhurbaşkanında milletvekili olma şartı aranmadığı için, yasakları kalkarsa Tayyip Erdoğan’ın da cumhurbaşkanı seçilme şansı var.” (Hatırlatma: Erdoğan o dönemde siyasi yasaklıydı ve milletvekili değildi.)

Daha seçimi bile kazanmamış bir partinin beş yıl sonrasına dair muhayyel ve meşru bir adımını “tehlike” alarmıyla karşılamak hiç şüphesiz çok ilginç bir gazetecilikti… Tabii bir yandan da “öngörülü” bir haber-yorum olduğu söylenebilirdi. Çünkü böylece Türkiye’de 2007’de gerçekten kıyametin kopacağını ve bazı “irade”lerin hareketlerini 2007’ye endeksli olarak düzenleyeceklerini beş yıl öncesinden “öngörmüş” oluyordu.

2002-2007 arasında gerçekten de kıyamet koptu.

Bazı “irade”lerin genel stratejisi belliydi: 2007’ye kadar bu iktidarın takiyeleri ortaya çıkarılmalı, gerçek yüzü teşhir edilmeliydi… O kadar ki, 2007 seçimleri geldiğinde -eğer o tarihe kadar iktidarda kalabilmişse- AK Parti bir AK Partiliyi “Atatürk’ün makamına” çıkarmaya cesaret edemesin…

Ne var ki korkulan oldu, “kötü senaryo” gerçekleşti ve 2003-2004 darbe girişimlerine rağmen AK Parti yerinden edilemedi… Tam tersine, 2003-2004 girişimlerinin başarısızlığa uğramasının, AK Parti’nin yerini sağlamlaştırmasına hizmet ettiği bile söylenebilir.

2005’ten itibaren ise ülkede ilginç bir şey olmaya başladı… Sanki, 2003-2004 darbe girişimcilerinin günlüklerinde anlattığı, arzu ettiği şey olmaya başlamış, ülke, içlerinden kesif provokasyon kokusu yayılan birtakım eylemlere, gösterilere sahne olmaya başlamıştı.

Bayrak yürüyüşleri

Bu dönemin başlangıç tarihi olarak, 21 Mart 2005’teki Nevruz gösterilerinden bir gün sonra Mersin’de gerçekleştirilen “bayrak yürüyüşü”nü almak yanlış olmayacaktır… Nevruz gösterilerinde, çocukların gerçekleştirdiği bir “bayrak yakma” girişimi önce Mersin’de (22 Mart 2005), ardından yurt çapında büyük bir “milliyetçi öfke”ye ve “bayrak mitingleri”ne yol açmıştı. Mersin olaylarından iki hafta kadar sonra Trabzon’da ortaya çıkan (6 Nisan 2005) linç girişimi ve onu izleyen benzer olaylar da ülkede birdenbire beliriveren porovokatif gösteriler kuşağının ikinci halkasını oluşturuyordu.

Radikal gazetesi 11 Nisan 2005 tarihli sayısında, süreci şöyle özetledi:

“Olaylar, 21 Mart’ta Mersin’deki Nevruz kutlaması sırasında birkaç çocuğun Türk bayrağını yere attığına ilişkin haberle başladı. ‘Bayrak hassasiyeti’ bahanesiyle yapılan ilk eylemin adresi 22 Mart’ta Mersin’deydi. Ülkü Ocakları üyesi bir grup, Tevfik Sırrı Gür Lisesi’ne saldırdı, yolda uzun saçlı bir genci tartakladı.

“Gerginlik, 22 Mart’ta yapılan Genelkurmay açıklamasıyla ‘resmiyet’ kazandı. Açıklamada, ‘sözde vatandaşlar’ ifadesi kullanılırken, RTÜK de TV’lerin, ekranlarına Türk bayrağı koymasını istedi. Kamu-Sen Ankara’da bayrak dağıtırken, Üsküdar’da MHP’liler, DEHAP ilçe binasını bastı. DEHAP, ‘Türk bayrağı bizim de bayrağımızdır’ dedi. Bayrağı ‘yaktıkları ve yere attıkları’ ileri sürülen, dördü 15 yaşından ve biri de 18 yaşından küçük altı çocuk tutuklanırken, 24 ve 25 Mart’ta tüm kentlerde bayrak eylemleri başladı.

“Olaylar, Konya’nın Çumra ilçesinde doruğa çıktı. MHP’liler, İç Çumra beldesinde Kürtlerin oturduğu yere, ‘Kürtler defolun’ sloganıyla yürüdü, ev ve işyerlerini taşladı. Ertesi gün evleri taşlananlardan üçü dövüldü. 28 Mart’ta Isparta’dan bir ‘milli hassasiyet’ haberi daha geldi. Sütçüler Kaymakamı Mustafa Altınpınar, ilçedeki tüm Orhan Pamuk kitaplarının toplatılmasını ve imha edilmesini istedi. Ancak ilçede Pamuk’un kitabı bulunamadı.”

Her şey Mersin’le başlamıştı ama…  

Her şey Mersin’le başlamıştı ama 6 Nisan’da Trabzon’da ortaya çıkan linç girişimi, kaynatılmaya çalışılan kazanın altındaki ateşe atılan yeni odunlardı ve “marjinal faydası” (tedirginlik yaratma katsayısı) Mersin’den daha büyüktü.

O günlere biraz daha yakından bakalım…

7 Nisan 2005 tarihli Hürriyet gazetesinin manşetine yerleşen “’Öfke’ sokağa taştı” manşeti Mersin mitinginin Trabzon’daki yankılarına dairdi: 

“Mersin’de bayrağa yönelik saldırı, sokaklardaki tansiyonu yükseltti. Dün Trabzon’da tutuklu yakınları adına izinsiz bildiri dağıtan grup polise direnince, 2 bin kişinin saldırısına uğradı.”

Olayların ortaya çıkış ve gelişme biçimi, şayet polis de eski refleksleriyle hareket etseydi, “devletinin” yanında “devlet düşmanları”na hadlerini bildirmek üzere hareket eden kalabalığın, kıstırdığı dört kişiyi linç edeceğini gösteriyordu.

Neden böyle olacağını ve Trabzon’daki olayın gerçek karakterini daha iyi anlayabilmek için, Hürriyet‘in haberinin içinde biraz daha ilerleyelim:

“Kalabalık, ‘Türkiye, Türkiye’, ‘Burası Trabzon, burdan çıkış yok’, ‘Burası Mersin değil’ ve ‘Bayrağı yakanı biz de yakarız’ sloganları atarak, bildiri dağıtan 4 kişinin kendilerine verilmesini istedi. Takviye polis ekipleriyle birlikte olay yerine gelen Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek, bir binanın penceresine çıkarak megafonla kalabalığı sakinleştirmeye çalıştı. İstiklal Marşı ile Gençlik Marşı’nı söyleyen öfkeli kalabalık, ‘Onları bize verin’ sloganları atarak polisin 4 kişiyi sakladığı iş hanının çıkışını tuttu. Bunun üzerine olay yerine gelen Çevik Kuvvet ve Özel Harekât ekipleri, 4 kişiyi arka kapıdan çıkararak zırhlı araçla bölgeden uzaklaştırdı.”

Saldırıya uğrayanlar, cezaevlerindeki siyasi tutukluların durumunu protesto etmek amacıyla hazırladıkları bildirileri dağıtmak isteyen Tutuklu Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) üyeleriydi… Olayları canlı bağlantılarla izleyen yerel televizyonlar, manipülatif ve gerçek dışı yayınlarıyla kalabalığı kışkırtıcı bir rol oynadılar. Bu yayınlara göre bildiri dağıtan grup PKK bayrağı açmış, Türk bayrağını ise yakmıştı.

Yerel televizyonlardan birinin altı özellikle çizilmeli… Eski adı Kadırga olan Kasırga televizyonu bu türden provokatif yayınlarıyla ünlüydü çevrede. Sahibi, daha önce Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) “millîci” olduğu gerekçesiyle övülen “İslamcı” bir tarikatın da lideri olan Haydar Baş’tı. Kasırga televizyonu, TAYAD’lılar henüz bildiri dağıtmaya başlamadan önce alt yazıyla üç kez çarşıda bildiri dağıtıldığına dair alt yazı geçmişti.

“Türk bayrağını yaktılar” provokasyonu Mersin’de tutmuştu; belki bu nedenle Trabzon’da da devreye alınmıştı. Yine, Trabzon’da gösteri yapan TAYAD üyelerinin PKK bayrağı açtıkları yalanı da burada not edilmeli… Çünkü daha sonra TAYAD’lıların gerçekleştirdikleri bazı gösterilerde de “PKK bayrağı” iddiası ortaya atılacak ve halk linçe çağrılacaktı. Belli ki, TAYAD’lıların solculuğu  üzerinden (yani “komünizm tehlikesi” üzerinden) “fonksiyonel” bir öfkenin üretilemeyeceği, el altından bu işleri planlayanların hesaba kattıkları bir bilgiydi… “Kızıl bayrak” artık iş görmüyordu ama “PKK bayrağı” öyle değildi!

Olaylara AK Parti’nin en tepesinden iki farklı yorum geldi.

Başbakan Erdoğan, bildiri dağıtanları suçlayıp “halkın milli hassasiyetleri”nin zorlanmaması gerektiğini savunurken, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Bülent Arınç, tam tersine bildiri dağıtanların “demokratik hak”larını savunuyor, saldırganların eylemlerinin hükümete ve onun Avrupa Birliği (AB) hedeflerine yönelik olabileceğini savunuyordu… Arınç’a göre, Trabzon olaylarının ardından, “toplumda panik yaratacak başka olaylar da olabilir”di.

İktidarın tepesinden gelen iki zıt görüş, kendi kelimeleriyle şöyleydi.

Erdoğan: “Özgürlükler ve demokrasi kimsenin kötüye kullanamayacağı kadar yüce ve evrensel değerlerdir. Trabzon’da olan olaylarda, tabii ki halkımızın hassasiyeti çok ama çok önemli. Halkımızın bu hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak herkes kendi tavrını belirlemelidir ve halkımızın bu milli hassasiyetlerine dokunulduğu zaman, şüphesiz ki bunun tepkisi farklı olacaktır.”

Arınç: “Trabzon’da linç etmeye varan olaylar yaşandı. İşin çığırından çıkma eğilimi ve siyasi sorumluluğu var. Olayları kullanarak, AB’ye üyelik süreci ve hükümete karşı başka siyasi amaçlar güdenler olabilir. Bu süreci baltalayacak başka olaylar da olabilir. Milliyetçiliği şovenizme kaydırmak isteyenler hükümeti, Meclis’i yıpratmak, AB sürecini engellemek, Meclis’te parçalı siyaseti amaçlıyor olabilirler. Dört kişi bildiri dağıtmak istiyor, izin verilmiyor, olay çıkıyor. Bu nasıl özgürlük? Arkadan başka şeyler de yaptırıyorlar. Toplumda panik yaratacak başka olaylar olabilir. Bunlardan ders çıkarmak gerekir.”  

Başbakan Erdoğan’ın tavrı, bir gün ihtiyaç duyabileceği kaygısıyla toplumdaki “milli hassasiyet sahibi” kesimlerle ilişkileri her zaman “dostane” bir seviyede tutma çabasını yansıtması açısından önemli ve ilginçti. (Bugüne bakınca en uygun kelime “nitekim” gibi görünüyor).

Erdoğan ertesi gün de Trabzon’daki olayların “planlı olduğunun söylenemeyeceğini” ifade ederek katıldı tartışmaya… Belli ki birilerinin “odayı ısıtmaya” koyulduğunu, ısınan odada bunalan “milli hassasiyet sahibi” başka birilerinin de “ceketlerini çıkarmaya” başladığını, bu işlerde “plan”ın böyle kurulduğunu ve böyle işlediğini henüz anlayamamıştı o günlerde…

Başbakan Erdoğan’ın ideolojik dünyasının her zaman bir bölümünü işgal eden “milliyetçiliği”, 2005’te Arınç’ın gördüğünü onun görmesini engellemişti…

Hikâyenin sonu…

Mersin’de bakalım bundan sonra ne olacak? Oradan başka yerlere neler yayılacak? Ve bakalım hangi siyasetçiler gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alacak?