Stefan Zweig’ın, ağırlıklı olarak I. Dünya Savaşı ve sonrası dönemdeki notlarını içeren Günlükler’i (Can Yayınları, çev: İlknur Özdemir) açıkçası biraz kafamı karıştırdı. Gerçi, günlükleri okunduğunda her yazar biraz hayal kırıklığıdır ama benim yaşadığım, hayal kırıklığından öte bir kafa karışıklığı içeriyor. Savaş karşıtı bilinmesinin ötesinde bunun dünya edebiyatındaki en iyi bazı metinlerini yazmış, savaş altındayken barış için çok uğraşmış bir yazarın aslında bunu, kazanan tarafta yer almadığı için yapmış olabileceği gibi bir zehaba kapıldım. Avrupalı ülkeler ancak kendi kendileriyle savaştıklarında savaş karşıtı olabilirken diğer uzak ülkeler söz konusu olduğunda aynı acıyı hissedemiyor mu yoksa dedim kendi kendime. Stefan Zweig savaş karşıtı olmayabilir mi diye sormak zorunda hissettim kendimi. Ya da bizim onu savaş karşıtı bilmemizin nedeni II.Dünya Savaşı ve Nazilerin saldırılarına karşı olan tutumuydu belki de ve I.Dünya Savaşı’ndaki Zweig daha farklıydı, kimbilir! Yoksa o yalnızca II.Dünya Savaşı karşıtı mıydı?
Eğer böyleyse bu, onun büyüklüğünü ortadan kaldırır mı diye sordum sonra ve hayır, diye cevapladım. Hayır, kaldırmaz ama savaşın ne olduğunu, derinlerde yatan insan doğasını çok daha iyi anlamamızı sağlayabilir diye düşündüm. Savaş, insanı aşan bir dehşet kaynağı olarak çok geçmeden ona sahip çıkanlar kadar karşı çıkanları da dehşete düşürür ve çok geçmeden içgüdüsel bir galip gelme duygusu üretir. O nedenle, savaş karşıtlığı yalnızca bu sizin savaşınızsa ahlaki geçerliliği olan bir kavramdır. Dolayısıyla Zweig’ın savaş karşıtlığı belki de bir tür kendini savunmanın ahlaki üstünlüğünün doğal sonucudur ama hâlâ sorunlu değil midir?
Önce şunu söyleyerek başlayayım. Daha çok eskilerde yapılan anlamsız bir anket vardır hani, bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey ya da üç kitap ne olurdu, gibi sorular içeren. (Neyse ki modası geçti çünkü kimse kendisini tek başına bir adada hayal edemiyor artık belli ki, kimsenin hayalinde bile tek başına kalamadığı bir çağ bu. Onun yerini “Bu pazar seçim olsa kime oy verirsiniz?” almış olabilir!). Benim için Zweig, o üç kitabın ilk ya da ikinci yazarı olabilir. Çünkü o, yalnızlığın, tek başına kalmışlığın ve düşüşün en görkemli yazarıdır ve insan yaşamının bütün bunlar olmadan her zaman için noksan kalacağını, bir adada tek başına kalan birinin ruhsal durumundaki düşüşlerin ne büyük zaferlere yol açacağını en iyi anlatabilecek yazardır. Yanınızda bir Zweig kitabı varsa asla düşmezsiniz. Bir adaya düşsem, daha iyi bir teselli kaynağı düşünemiyorum açıkçası! Zweig, başlı başına çok büyük bir adadır.
Zweig’ı büyük yapan pek çok şey sayılabilir. Örneğin, eserlerinde fazladan ve gereksiz sayılabilecek tek bir cümleye dahi yer vermemesi bunların başında gelir. Kurmacalarında ya da yarı-kurmaca denebilecek biyografilerinde yer verdiği tasvirleri, betimlemeleri en ufak bir ağırlık hissettirmez. Her gelen cümleyi yeni bir merakla beklersiniz. Duygularınız en yoğun halini alarak sizi kor halinde düşünmeye zorlar. Zweig sanki duyguyla düşüncenin en iyi birleşimini kendi ruhunda yapmış ve her şeyi önce kendi içinde olabilecek en derin haliyle yaşamış, ateşinde eritmiş, test etmiş ve ancak ondan sonra herkese açmış gibidir. Bu nedenle, kime konuştuğu pek belli değildir. Kendine mi yoksa okura mı konuşmakta olduğu ayrıştırılamaz biçimde iç içedir. Bunun gibi sayısız özelliği vardır ve bütün bunlar onu elbette ki çok büyük bir yazar kılar.
Avrupa kültürüne olan inancı, trajik yaşamı ve sarsıcı ölümü gibi ona dair bildiklerimiz bir okur olarak hissettiğimiz yakınlıkları ve üzerimizde kalan, etkisi hiç geçmeyen sanatsal duyguları tarifsiz bir hüzün ve acıyla doldurur. Ve bir de savaş karşıtı olmasıyla biliriz onu. Dünün Dünyası adeta savaş karşıtlığına dair yazılmış en etkili birkaç kitaptan biridir çünkü savaşı anlatmaz, onun içsel yıkımını anlatır. Bu büyük yazar için savaş, insan ruhunun en karardığı, karanlığa gömüldüğü vahşet dönemleridir. Bir kültürel soykırım ve geçmişin -dünün- dünyasının yerle bir edilerek geçmişi olmayan bir dünyaya duyulan insanlık-dışı özlemin ürünüdür.
Zweig, genellikle gereksiz ve çok özel ayrıntılardan geriye birkaç küçük düşünce kırıntısı kalan günlük türünün en iyi örneklerinden biri olan Günlükler’inde, savaşın, duygusuz insanların yalnızca karşı tarafın kaybedeceğine olan o ruhsuz inançla ilişkili olduğunu söylüyor. Duyamayan, hissedemeyen, naylon maskeli adamların hayata duydukları öfkeyle gerçekleştirdikleri çılgın bir alt etme mücadelesi gibi görüyor. Sonra aynı kişiler, savaş gibi en korkunç felaketler karşısında bile aynı duygusuzlukla hareket edebiliyorlar. Orada uzakta ölen ya da sakat kalan birilerine dair en ufak bir acı duymaksızın gündelik hayatın sıradanlıkları içinde her gün yok olarak kendilerini var edebiliyorlar. Savaştan en çok etkilenenler onun başlamasına en az neden olanlar olur. O nedenle maskeli, ruhsuz insanlardan tiksinti duyuyor Zweig, “Böyle duygusuz kalan biri, insan sayılabilir mi” diye soruyor ve ekliyor: “Gerçekten de böyle birinin başına hiç kötü bir şey gelemez, ama ’başına bir şey gelmeyen’ biri nasıl bir insan olabilir ki, bir ceset sayılır o, Dostoyevski’nin o ürkünç maskelerinden biri gibi olur.” (s.54).
Ardından pek çok yerde savaşın akıl-dışılığını ve buna karşı başta entelektüellerin ve yazarların karşı koyması gerektiğini ve kendisinin neler yaptığını anlatıyor. Cepheden gelen haberlerin kendisinde ve yaşadığı şehirdeki etkilerini yazıyor. Bir zamanlar özgürce gidilen kırların havalarında şimdi esen ürpertici rüzgarları betimliyor. Ne kadar ondan uzakta ve o yokmuş gibi davranılsa da savaşın ölümcül nefesinin hep yanı başında olduğunu hissettiriyor. Savaşı yüceltenlere karşı alay silahıyla karşılık vermekten başka çare bulamıyor. “Karpatlar’da savaş bitmiyor. Genç Karrag’ın şehit olduğunu az önce öğrendim; annesi onu savaş alanında görmeye gitmişti. Neugebauer hakkında da bir söylenti var. Bunun yanında savaş alanındaki herkes ve ayrıca da bir düzine insan, savaşın ne kadar güzel, kutsal ve harika bir şey olduğunu söyleyip duruyor. Ama ben bunlarla alay ediyorum.” (s.167). Buralar bildiğimiz Zweig elbette ki. Cephe gerisindeki küçük insanların büyük trajedilerini derinden gören, hayatın ışıltısı karşısındaki çaresizliği iliklerine kadar hisseden ve yitip gidenin ruhsal boşluğunun acısını en çok duyabilen Zweig. Küçük şeylerde büyük olayların gelişini sezebilen Zweig ve de: “Biliyorum, görünüşte önemsiz olan şeylere başkaldırmak budalaca ama insan bu küçük şeylerde büyük olayları daha iyi hissediyor, tıpkı avcının, çiftçinin ya da balıkçının kuşların alçaktan ve kesin uçuşuna bakıp fırtınanın yaklaştığını sezmeleri gibi.” (s.399).
Ne var ki şu satırlar, savaşı kazanmak isteyen, karşı taraftakilerin acılarına yeterince ortak olamayan bir Zweig’ın daha olduğunu söylüyor bana. Örneğin bir yerde şöyle diyor: “Kayzer’in doğum gününde Belgrad’ın düştüğü haberi geldi. Beklenmedik bir anda gelen bu haber bu yüzden iki kat sevindirdi bizi, telgrafın metni de kusursuzdu.” (s.135). Ya da bir başka yerde şöyle: “Brest-Litowsk düştü, Rusların son kalesi boşaltıldı. Her yerde ilerleniyor, İtalya’nın Türkiye’ye savaş ilan etmesi, suya atılan bir yumruk gibiydi, Balkanlar’da önemli hiçbir kıpırtı, hiçbir hareket yok, buna rağmen burada kimse sevinmiyor.” (s.233).
Şu çok açık ki Zweig hücrelerine kadar Avrupa-merkezli düşünen bir yazar. Acı derken Avrupa’nın acısını, zafer derken Avrupa’nın zaferini kastediyor. Neredeyse, güneş yalnızca Avrupa’da doğup Avrupa’da batıyor onun için. İnsan ruhu, yalnızca Avrupalıların ruhu belli ki. Kendisiyle ve kültürüyle dopdolu bir yazar! Ancak Avrupa acı çekerse hissediyor o da acı duyduğunu. Savaş karşıtlığını kendine göre bir yerden oluşturuyor. Her savaş aynı ölçüde savaş gibi gelmiyor ona.
Bütün bunlar Zweig’ı savaş karşıtı olmaktan çıkarmıyor belki fakat savaşın kimin savaşı olduğuna göre değişen anlam ve öneminin büyük yazarların da kafasını fazlasıyla karıştırabileceğini görmemizi sağlıyor.
Ve bir de tabi ki Avrupalı ülkelerin her zaman yalnızca kendi savaşlarına karşı olduklarını görmemizi…
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.