SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / İstenmeyen yazar

İstenmeyen yazar

Hans Fallada, bütün telkinlere ve tehditlere rağmen gitmeyen, gidemeyenlerdendi. Küçük adamların “küçük muktedirciklere” dönüştüğü, suçlu olmak için suç işlemenin şart olmadığı bir polis devletinde, kendi varlığını olduğu gibi koruyarak yazmaya devam etti. Çok geçmeden o da intikamdan nasibini aldı: Artık bir “istenmeyen yazar”dı.
2

Nazilerin başa geldikleri 1933-45 arası dönem insanlık için asla tüketilemeyecek derslerle doludur. Hukuk, demokrasi, özgürlükler ve bütün bunların toplumdaki gerçek karşılıklarının neye tekabül ettiğine dair acı hikâyelerle dolu derslerdir bunlar. Bu derslerden biri de esas gücünü ezilen kitlelerin biriktirdikleri hınçtan alan iktidarların, bu kişileri nasıl insanlıktan çıkardıklarıdır; ücra köylerde kendi halinde alın teriyle çalışan, hayatında tek bir canlıya zarar vermemiş, basit hayatlar yaşayan çiftçilerden gözü dönmüş zorbalar ve azılı casuslar yaratan bir düzenin var olan geçim sıkıntısını, yoksulluğu, gerçek eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri ortadan kaldırmadan önce nasıl insanı yok ettiğidir. İnsan yok edildiğinde geriye insanlık adına savunulacak herhangi bir ideal ya da dava kalmaz ve bu yaşandığında varılacak son menzil, bir zorbalar diyarıdır.

Bu zorbalık karşısında Yahudilerin neler yaşadığı bilinen bir konudur. Daha az bilinen ve en az onlar kadar ibret verici derslerle dolu olansa Yahudilerle hayatın doğal akışı içinde ilişkiler kurmuş olan Almanlara ne olduğudur. Bunlar içerisinde kültür hayatını etkileyen kişilerden öncelikle bu insanlarla (o zaman için hâlâ insan kabul edilirler!) ilişkilerini kesmeleri, evrensel ve hümanist fikirlerini gözden geçirmeleri ve yazdıklarını Alman vatanının kutsalları açısından yeniden ele almaları istenir. Pek çok Alman yazar bu durum karşısında çareyi, çeşitli ülkelere kaçmakta bulur. Thomas Mann, bunlardan biridir, örneğin. İsviçre’ye gitmiştir çünkü bir yazar için Nazilerin altında yaşamak kapalı bir yerdeki sınırlı havayla idare edilebileceğini düşünmek gibidir. Bir yazar ya da kültür hayatında yeri olan birinin, özgürlükten ve sanatından başka sığınacağı bir liman, omuz vereceği bir iktidar yoktur.

Ancak gitmek, ülkesine gönülden, sanatsal bir tutkuyla bağlı, halkını kardeş bilen, her gün kırlarındaki güneşi içine doldurup ırmak kenarlarında ruhunu yıkanan insanlar için her zaman mümkün olamayabilir. Hele ki sanatınız buraya ait olmaktan doğup burada yaşamaktan besleniyor ve bu insanların arasında yaşadığınız için canlı bir varlık gibi nefes alıp veriyorsa…Hans Fallada, bütün telkinlere ve tehditlere rağmen gitmeyen, gidemeyenlerdendir. Ölecekse, kendi topraklarında ölmelidir. Gitmekle kalmak onun için iki ölümden birini tercih etmek gibidir ve o, kalmayı seçerek sadece kendisi için ölmeyi reddetmiştir. Gitmeyen ama ortadaki apaçık kötülüklerin sürekli iyi tarafını görmek için elinden geleni yapan, kendisine yabancı düşünceleri benimsemeye çalışan yazarlar da yok değildir -hatta, daha ağırlıklı olan bu gruptur- ama Fallada için bu garip insanlar çoktan ölmüş oldukları için gitmeleri ya da kalmaları birdir.  

Hans Fallada’nın Nazilerin radarında olma nedeni 1932’de yazdığı Küçük Adam, Ne Oldu Sana? kitabıyla başlayan etkisi ve yıldızının sürekli parlıyor olmasıdır (o tarihlerde Nazi yıldızı dışında parlayan her yıldız birer tehdit kaynağıdır!). Naziler açısından bu ne demek istediği tam olarak anlaşılmayan kitap aslında kendilerinin iktidara gelirkenki çıkardıkları ürkütücü ayak seslerinin küçük hayatlar arasındaki hissedilme biçimini anlatır. İnsanlar boğucu bir yoksulluğun, geçim sıkıntısının, enflasyonun altında ezilmekte ve küçük hayatlarını sürdürmeleri için çok büyük mücadeleler vermeleri gerekmektedir. Böyle bir durumda herhangi bir gerçek çözüm de görememektedirler çünkü ekonomik sistem gerçek anlamda halkın iradesine bağlı değildir. Kim gelirse gelsin değişmeyecek bir gizli iktidar karşısındaki halk içten içe isyan halindedir. Hitler, bu isyanın küçük önderidir ve kaybedenlerin bir daha asla kaybetmeyecekleri bir düzen vadetmektedir. Ne var ki insani sorunları güce ve şiddete dayalı olarak çözebileceğini zanneden her zorba gibi işin sonunda bundan en büyük zararı yine aynı insanlara verecektir. Bir meseleyi çözmekle bütün iktidar gücünü kullanarak geriye çözülecek bir mesele bırakmamak aynı şey değildir ve otoriter iktidarlar, bu ikisini hep karıştırmışlardır (Bu biraz, okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim zihniyetine yakındır!)

Fallada, gitmez gitmesine ama başına gelmedik de kalmaz. Siyasetten uzak durmaktadır ama dili ve düşünüş biçimi Naziler için fazla incelikli ve ironiktir. Sıkıcı değildir. Yeterince “ciddi” değildir. Göndermeleri kolay anlaşılmasa da “kötü bir şeyler söylediği” bir şekilde kendini hep hissettirmektedir. Kaldı ki zaten oldukça şüpheli bir biçimde “tek gerçek parti” olan Hitler’in partisine katılmamış, üye olmamıştır; üstelik, insanların akın akın katıldıkları bir zamanda! Böyle olunca hukuk karşısında da korunaksızdır ve dolayısıyla oldukça basit mali sorunlardan dolayı bir vatan haini gibi ihbar edilir. Hapis yatar. Tuhaf bir şekilde geri çıkar, tekrar girer, ne olduğunu kendi de anlamaz (hukuk bir kez yitirildiğinde lehinize olan durumların nasıl öyle olduğu suçsuz yere zarar görmenizden hep daha şaşırtıcıdır!), dönemin sert rüzgarları önünde epeyce savrulur. İşte bu savrulmaları, hapishanede tuttuğu günlüklerle kayıt altına alır ve baskı dönemini bir Alman’ın gözünden oldukça gerçekçi bir şekilde görmemizi sağlayan kalıcı bir belge oluşturur.

Türkçe’de geçtiğimiz yıl basılan Hapishane Günlükleri: Ülkemde Bir Başıma (Paris Yyaınları, çev: Ceren Han), bu dönemim kitabıdır. Kendi halkı arasında yalnız kalmaktan daha büyük bir yalnızlık olmadığının resmidir.  İnsanların birbirine gülümsemekten bile korkar hale geldikleri ve giderek mizah duygusunu bütünüyle kaybettikleri, karanlık bir dönemin belgesi, ya da: “Bay Hitler ve yandaşları kadar mizah anlayışından yoksun kimseler olamaz, en son uşağına kadar. Onlar için her şey ölümcül derecede ciddiydi ve sonunda her şey tam olarak öyle oldu zaten.” (s.32).

Bu dönemde herkese unvanlar dağıtılmakta, nişanlar verilmekte, hiyerarşide daha önemli olmak için çocukça yarışan insanlar yine ölümcül bir ciddiyetle sürekli taltif edilmektedir (totaliter rejimlerde buna destek veren insanlar kendilerini yalnızca cezalandırıcı tarafta görebildiklerinden, ödül her zaman için cezadan daha güçlü bir motivasyon unsurudur.) Buna çok büyük bir isyanla karşı çıkan Fallada yüreğinden gelen şu cümleleri yazar günlüğüne: “…Almanya’nın 1933’ten beri meraklısı olduğu o aptal üniformalar arasındaki farkı öğrenmek için hiçbir zihinsel çaba sarf etmemiştim. Herhangi bir rütbe ya da nişan almadan ölmek istiyordum; eğer hayatta kalırsam beni Berlin’deki Brandenburg Kapısı’nın yanına koyup, ‘Bu, hiçbir madalya veya nişan almamış, hiçbir rütbe, unvan veya ödül kazanmamış, hiçbir partiye üye olmamış tek Almandır’ yazılı bir pankartla teşhir edebilirler.” (s.32).

Fallada yaşadıklarından hareketle polis devletinin de şu basit ama eksiksiz tanımı yapar: “Ocak 1933’ten itibaren Almanya, hukukun üstünlüğüne tabi bir ülke olmaktan çıkmıştı; artık neyin yasal neyin yasadışı olduğuna siyasilerin karar verdiği, kelimenin tam anlamıyla bir polis devletiydi.” (s.42). Polis devleti, yasaların sessiz ve duygusuz bir kesinlikten çıkıp kanlı canlı şekilde bir insan olarak karşımıza çıkması, insanlaşmasıdır. Artık onun da duyguları vardır! Meseleler karşısında kızabilir, bağırabilir, en kötüsü keyfine göre davranabilir. Ve bütün bunları siyasi iktidarın gözüne girmek ya da hoşuna gitmek için yapar ancak bu esnada yitirilen hukuk, “adalet duygusunu sistematik olarak yok ederek” siyasetin meşruluğunu içten içe yok ederek geriye kaba bir zor gücünü bırakır. Fallada ve birçok insan bunu yakından yaşar, üstelik kendi ülkesinde, kendi yasalarına karşı ve kendi polisleri eliyle; polis devletinde suç ve suçlu ilişkisi koparak araya siyaset arayüzü girer. Başka deyişle, artık suçlu olmak için suç işlemek şart değildir ya da suçsuz olmak için suç işlememiş olmak…İlliyet bağı bütünüyle kopmuş, yerine siyasi bağlar konmuştur!

Bu durum karşısında kitleler nasıl olur da hiçbir kaygı duymaz, demeyin. Bunlar Fallada’nın tabiriyle “küçük adamlar”dı, “iyilik ve kötülüğe eşit oranda yakın insanlardı” ve her zaman için daha küçük kaygıları olmuştu. O nedenle, bırakın kaygı duymayı yaşananlardan içten içe bir memnuniyet duydukları bile söylenebilir. Evet, bütün bunlar yaşanmıştı; “Ama artık Führer iktidara gelmişti ve onunla birlikte bu iflas etmiş küçük adamlardan on binlercesi kendi fırsatını yaratıyordu. Bir gecede, istediklerini yaşatma istediklerini öldürme gücüne sahip olmuşlardı. İnsanların hayatlarıyla oynayabiliyorlardı. Geçmişte, kendilerine kötü davrandıklarını düşündüğü insanlardan intikam almaya kararlıydılar.” (s.56). Küçük adamlar, “küçük muktedircikler”e dönüşmüştü. Liyakatsiz insanlar için yükselme ihtimali doğmuştu. Bu dönemin küçük memurunu bir okul müdürü olan Stork’tan hareketle şöyle anlatır Fallada: “Hırslıydı, kıskançlıkla yanıp tutuşuyordu. Tek derdi nasıl yükseleceği, üstlerine nasıl yaranacağıydı; kariyer basamaklarını tırmanırken hangi yöntemleri kullanacağı umurunda değildi.” (s.169).  

Çok geçmeden, Fallada da intikamdan nasibini alacaktır. O artık bir “istenmeyen yazar”dır. Ülkeyi terk etmesi bu kez bütün bir ülkece istenmektedir (ya da sadece Nazilerce ama onla her zaman bütün adına kararlar almışlardır!) Çünkü, oldukça sıradan ve vasat bir kısım yazarlar sırf rejime destek veriyorlar diye göklere çıkarılabiliyorlardı: “Emirle sıkıcı bir yazar bozuntusunu Apollon gibi süsleyip bir edebi tanrıya dönüştürebiliyorlar”dı (s.88). Fallada gibileri ise her fırsatta önemsizleştirici ve değersizleştirici adımlar atılıyor, buna rağmen yıldızı sönmemekte direniyorsa, kolaylıkla “kaydırılıyor”du. En tehlikeli grup ne ilk başta ülkeyi terk edenler ne de kalıp kendini terbiye edenler değil kendi varlığını olduğu gibi koruyarak yazmaya devam edenlerdir. Naziler, aşağılık kompleksiyle yüklü kibirli adamlardı ve “Kibirli adamlar, ister Alman İmparatorluğu’nda ister Güneş Krallığı’nda yaşasınlar, hepsi aynıdır: muhalefete, hele ki inatçı muhalefete, asla tahammül edemezler.” (s.142).

Fallada, istenmeyen bir yazar ilan edilmiştir. Ama şunu unutmuşlardır ki iyi bir yazar en zor şartlarda dahi istese de istenilen şeyler yazamayan kişidir ve bu yüzden ona bu hayattaki yegâne unvanını belki de böylelikle takdim etmişlerdir: istenmeyen yazar.

Şimdi bunları yazınca, Berlin’deki ünlü Brandenburg Kapısı’nın yanında Fallada’nın istenmeyen yazar heykelinin hayali siluetini görür gibi oluyor ve yüzündeki müstehzi gülümsemeyle küçük insanları izlemeye devam ettiğini hissediyorum.   

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın