Tevfik İleri’yi tertemiz bir memleket çocuğu olarak bilmişimdir hep. Bir Karadeniz çocuğu olmanın verdiği o zapt edilmesi zor, coşkun enerjisini memleket yolunda harcamak için fedakarlıklarla dolu bir hayatı göze alabilmiş biridir. İdealizmin sadık öğrencilerindendir. Yeni nesillere idealizmin ne olduğunu anlatmak için tanıtılması gerekenlerdendir. Halk onu sevmiş, söylediklerinin manasını her zaman tam olarak anlayamamış olsa bile, Taha Akyol’un, kitabın başındaki “Tevfik ileri’yi okumak” başlıklı takdiminde kendisi için söylediği gibi, ona karşı “içinde sebepsiz bir sıcaklık hissetmiştir”. Halk çocuğu olmanın gerçek ölçüsü belki tam da burada gizlidir: halkın tam olarak anlayamadığı sebepsizce bir bağlanışla kendinden olduğunu sezmesi ve sıcak duygularla kimseye bir şey göstermek ya da hesap vermek zorunda hissetmeyerek içten içe benimsemesi…
Şimdi onun, kızı Cahide İleri Aksoy tarafından hazırlanan Yassıada günlüklerini okuyorum (Ötüken yay.), bir tür çok gecikmiş bir vazifeyi yerine getiriyormuşum duygusuyla. İnsan okurken, iki cümlede bir ağlamaklı bir hüzne kapılmadan edemiyor. Kitap, bu ülkenin halini, bazı şeylerin hiç değişmeden sürekli kendini tekrar eden biteviyeliğini, bir kere daha çaresizce düşünmek zorunda bırakıyor. Hukuk eliyle bir halkın onuruna ve haysiyetine yapılan saldırıların nasıl bazı kişiler üzerinden hoyratça yürütülebildiğini gördükçe düşman hukukunun temellerinin bu ülkede çok iyi atılmış olduğu anlaşılıyor.
Yassıada’nın failleri adına utanç duyuyorum ama bunu biraz da bu toplumun parçası olma sorumluluğuyla yapıyor gibiyim. Toplumun parçası olmak, yalnızca etkilenen ya da zulme uğrayan tarafta olmanın psikolojik rahatlığını duyamamak, kendini hep biraz da fail olarak hissedebilmek demektir zira. Hepimizin her şeyde küçük de olsa bir hissesi ve payı olduğunu bilmektir. Yaşanan hiçbir şey, orada bir yerde, bizden uzakta gerçekleşmemektedir. Kaybeden hangi taraf olursa olsun insanın aynı toplumun parçası olarak kendisinin de mutlaka kaybettiğini hissedebilmektir. Yassıada’da Tevfik İleri ve arkadaşlarının maruz kaldıkları aşağılanma karşısında bunu yapanlar adına büyük bir utanç duyarken güya yapmayanlar adına -mesela dönemin anlı şanlı hukukçu akademisyenleri, demokrat parti milletvekilleri, eski tüfek siyasetçiler adına- da üzülüyorum, hukuk diliyle “isnat kabiliyeti”nden mahrum oldukları için. Neyse ki Başsavcı Egesel’i ve Mahkeme Reis’i Başol’u lanetle anarak kendi yükümü az da olsa hafifletiyorum.
Okudukça, darbelerin esas sebebinin her türlü güce ve iktidara sahip olsalar da yeterince sevilmediklerini bilen insanların, halkın başkalarına olan sevgisine duydukları büyük bir haset ve öfke olduğu görülüyor ve bütün bu aşağılama, küçük düşürme ve karalama çabalarının gerçekte bu insanlara yönelik değil onların halkla aralarındaki güçlü duygusal bağın zorbalıkla yok edilmesine dönük olduğu anlaşılıyor. O nedenle, verilecek hiçbir ceza tek başına bunu sağlayamayacağı için mahkeme sürecinin kendisi cezanın yerini alarak, yaratılan belirsizlik içerisinde önce hakikat yeniden yazılıyor ve sonra buna göre bir yargılama yapılıyor. Diğer bir deyişle, sonucu baştan belli mahkemeler belki de karar vermesi en zor olanlar olduklarından, karar alabilmek için öncesinde böylesi bir sürece ihtiyaç duyuyorlar.
Tevfik İleri’nin her şeye rağmen dirayetini ve vakarını kaybetmediği de çok açık. Ölümden korkmadığı belli. Yaptığı savunmalar, oldukça güçlü ve zor şartlar altında sık sık hukuk tarihine geçmesi gereken cümleler kurabiliyor. Güçlü bir mantıkla ve iyi temellendirilmiş bir hakikatle şöyle diyor örneğin: “Karar vermek onların ellerindedir ama şeref ve haysiyetlerimiz asla. Yalnız onları müdafaa edeceğiz.” (s.208). Ediyor da gerçekten. Yalnız onları müdafaa ediyor! Şartlar ne olursa olsun, haysiyetin ve şerefin müdafaa edilebilir olduğunu sonraki nesiller için ibretlik derslerle gösteriyor.
“Yalnız onları müdafaa edeceğiz.” Büyük bir söz bu! Zira, bunlar dışında hiçbir şeyin müdafaa edilebilir olmadığı, her türlü onurun, ahlakın ve hakikatin zorba bir saldırı altında bulunduğu durumlarda bütün bunları savunmaya kalkmak karşıdakilere “gerçek” bir hakimlik payesi atfetmek demek olabilir. Sonucu baştan belli bütün utanç mahkemelerinde, kendini savunmak zorunda olan masum insanlar için bir yol gösterici söz bu aynı zamanda. İddialara cevap vermekle uğraşılmaması gerektiğini, esas savunulması gerekenin ne olduğunu söylüyor. Hatta, böyle durumlarda iddiaları çürütmeye çalıştıkça istenilen bir sonun gerekçesini oluşturduğunu bilmeli insan. İleri, bunu biliyor. Sonuçta idam çıkabileceğini de!
Ama bütün bunlar, her şartta halkına sarsılmaz bir inançla bağlı bu insanı yeis’e düşürmeye yetmiyor. Fatin Rüştü ve Lütfi Kırdar’la birlikte Yassıada’ya götürüldükleri sırada uçakla önce Yeşilköy’e geliyorlar. Bu esnada bir muhafız subayı dalga geçmek için “Nereye gidiyorsunuz, biliyor musunuz?” diyor. “Hayır” diyor Tevfik İleri ve bunun üzerine subay: “Paris” diyerek dalga geçince, İleri sonra şunları yazıyor günlüğüne: “Herhalde beni Fatin Rüştü zannetti. Paris’te benim ne işim var. Ben Vekil olarak bir gün dışarıya gitmedim. Hatta son günlerde yol makinaları sergisi dolayısıyla Fransa Nafia Nazırı’nın ve sergi komiserinin Fransa’ya vaki davetini de reddettim. Ve bana gitmem için ısrar edenlere de yarı şaka: ‘Ben Hakkari’ye gideceğim’ demiştim.” (s.63).
Yarı şaka kısmı şaka olmayabilir. Tevfik İleri gerçekten de Hakkari’ye gitmeyi Paris’e yeğleyebildiği için insanlar bunu anlayamaz diye işin içine şaka unsuru katma ihtiyacı hissediyor. Ciddiyetsiz insanlar karşısında şakaya başvurmak biraz da çaresizlikten kaynaklanıyor. Bu “büyük” mahkemenin ciddiyetini anlamak için de şu cümleler yeterli: “Kadir’in geldiği gece o alttaki, ben üstteki ranzada gece yattık. Kadir’i görünce pek de şaşırmadım..Madem ki benim kayınbiraderimdi, o da 52 gündür burada. Ya Bahadır Dülger’in yeğeni…Bahadır’ı aramışlar. O çıkmış: ‘Yok’ demiş. ‘Sen gel’ demişler. Geliş o geliş. Kim getirdi tabii bilen yok. Niçin getirildi o da meçhul.” (s.95).
Eşine ve ailesine fazlasıyla düşkün biri olarak İleri’nin en çok korktuğu şey, Yassıada’da sağlık sorunları nedeniyle ölmek. Çünkü, böyle bir durum yaşanırsa ailesini son bir kez görme şansına sahip olamayabilir. O nedenle, idamı tercih ediyor! Şu satırlar çok dokunaklı: “Nabzım 120’yi geçiyordu. Burada ölüm aklıma geldi. Her şeyi bir kere daha unuttum. Aklımda çocuklarıma kavuşmayı düşünmekten başka hiçbir şey yoktu. Mahkemenin bir an evvel olmasını, hatta idam verecek olsalar dahi bir an evvel olmasını istedim. Burada pis bir hastalıkla ölürseniz yavrularınızı göremezsiniz, idam edilirseniz son bir defa onları görmek, onlara bir el sallamak mümkündür.” (s.121).
“Ama Demokrat parti de…” diye başlayan gerekçe hazırlayıcılar için de şu cümleler son derece ihtar edici olsa gerek: “Bugün birtakım hatalar, kusurlar isnad edilebilir. Ama 1950’de, daha anadan yeni doğmuş bir çocuk gibi lekesiz, tertemiz doğduğu zamanda dahi bu iddialar hemen hemen yapıldı. 1951 Ara Seçimi’nde memleketi batırdığımız iddia edildi.” (s.133). Şurası açık ki Demokrat Parti ne yaparsa yapsın darbe yapılacaktı, çünkü darbenin gerçek nedeni, Demokrat Parti’nin ne yaptığı değil kim olduğuydu.
Her şeye rağmen içinden gelen o sebepsiz neşesini bastıramayan, evinden ve çocuklarından gelen mektupların kesintiye uğramaması halinde mutluluğunu başka hiçbir şeyin elinden alamadığı bir İleri var karşımızda: “Şimdi günümün hemen hepsini yatağımda battaniyeyi üstüme çekerek, pijamamın altını giyerek, kitap okumakla ve güzel manzarayı seyretmekle geçiriyorum…Bizim adada yattığım yerin manzarasına diyecek yok.” (s.154). Böyle birini mahkûm etmek elbette zordur! Espriler yapan, durmaksızın kitaplar okuyan ve İngilizce çalışan, mahkeme dışındaki Yassıada’yı, denizi ve yeşiliyle yaşayan biri elbette sinir bozucudur. O nedenle, mahkeme heyetinin sinirlerini en çok bozanlardan biridir Tevfik İleri. Sık sık “şımarıklık yapmakla” suçlanmaktadır bu yüzden.
Geçmişin, karanlıkta kalan demesek bile daha iyi aydınlatılması gereken kısımlarına dair daha pek çok şey öğreniyoruz İleri’nin günlüklerinden. Örneğin, Demokrat Parti milletvekillerinin büyük çoğunluğunun yargılamalar esnasında çok kötü bir sınav verdiğini ve bir zamanlar Menderes’in elini öpmek için yarışanların bir anda nasıl da Menderes karşıtı olabildiklerini (tanıdık memleket hikâyeleri yani!) Uzun süren Yassıada mahkemeleri nedeniyle maddi darlığa düşen ailelere kahramanca yardımda bulunan, Yassıada’ya okumaları için kitaplar gönderen isimsiz kahramanlar olduğunu ve Etem Menderes’in Savunma Bakanı olarak darbeye giden yoldaki aymazlıklarını, gafletlerini, kahramanlıktan en uzak şahsiyet olarak adadaki varlığını. Anlı şanlı hukuk profesörleri Sulhi Dönmezer’in (hocaların hocasının yani!) Bahri Savcı’nın yaşanan bütün hukuksuzluklara hukuk kılıfı uydururken içine düştükleri zilleti öğreniyoruz.
Bir ara Mahkeme ezanın yeniden Arapça okutulmasını mesele yaptığında Tevfik ileri, bu yanlışsa neden örfi idarenin yönetimi ele aldıktan sonra geçen bir yıla rağmen bu konuda tersine bir adım atmadığını cesurca soruyor (Ama şunu biliyoruz ki kukla mahkemeler genellikle ya cevabı bilinen ya da cevabı bilinemeyecek olan sorular sorarlar. Asla gerçek sorular soramazlar).
Ve lanet sansür…gelen bütün mektuplar okunur ve anlamsız bir sansürle en mahrem ya da en olağan sözlerden suç unsuru bulunur. Mesela bir yerde, oğlu Cahit’in şu sözleri karşısında sansür kurulu nereyi kessek diye düşününce bir şey bulamamış olmalı ki “Daha terbiyeli olmalı” notu düşülmüş: “Kaç gündür sana mektup yazacağım. Radyoda sesini duyayım da öyle yazayım, diye bekliyorum…Halbuki adamlar vermemeye yemin etmişler. Sebep de radyoda hoşlarına gitmeyecek şekilde konuşuyorsun. Burada sana kurban olanları bir görseydin. Eski sert tarzınla konuşman bizi mest etti…İçi rahat, yüreği açık olan adamın çekinecek nesi olabilir? Araya giren aylar, tarzımızı ve üslubumuzu değiştirmemeli.” (s.193-94). Not: “Daha terbiyeli olmalı.”
Yani, “bu ne gurur böyle” diyor sansür kurulu, “bu bizim yapmak istediğimizin tam tersi.”
Aynı şekilde, kızı Cahide’nin mektupları da sansürden nasibini alıyor. Fakat bu kez çok daha ibretlik bir biçimde. Oysa Cahide Hanım, şöyle yazıyor sadece: “Sevgili tatlı babacığım, İstanbul’dan gelenler oldu. Ayrıca Sabiha Abla da mektup yazmış. Seninle iftihar ediyoruz.” Ve bu satırlar üzerine kırmızı kalemle şu not düşülüyor: “Bir daha böyle kelam edilirse mektuplarınız yırtılacaktır.” (s.193). Galiba darbecilerin hiçbir zaman bilemedikleri ve öğrenemeyecekleri şey, sevginin zorbalıkla yok edilemeyeceği gerçeğidir. Şimdilerde, oturduğum yerin yakınındaki görkemli Tevfik İleri adına yaptırılan okulun önünden her geçişimde bunu daha yakından hissediyorum.
Ve son söz olarak, bütün darbecilere, cuntacılara -ve de örfi idarecilere!- , her dönem farklı kılıklarda karşımıza çıkan ne kadar sansürcü varsa yüksek bir sesle demek gerekiyor ki: onlarla iftihar ediyoruz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.