ihaiha
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Aşırı siyaset

Aşırı siyaset

Bayram sohbetlerinde siyaset her zaman konuşulur ve güzel bir hoşluk da yaratır ama bu kez yenilen tatlılardan sonra değil henüz içilmeyen kahvelerden önce olunca durup düşünmek gerekiyor. Toplum aşırı bir siyasete maruz kalmışlıktan dolayı tam da siyasetten uzaklaşıyor.

Her tarafta siyaset konuşuluyor ama bu defa memleket meselelerine olan yoğun ilgiden ya da demokrasilerin özünü oluşturan söz söyleme kültüründen değil, geleceğin hiç olmadığı kadar belirsizleşmesinden ve siyasetten bıkmış, yılmış, yorulmuş kızgın kitlelerin öfkeli eylemsizliklerinden. Bayram sohbetlerinde siyaset her zaman konuşulur ve güzel bir hoşluk da yaratır ama bu kez yenilen tatlılardan sonra değil henüz içilmeyen kahvelerden önce olunca durup düşünmek gerekiyor. Toplum aşırı bir siyasete maruz kalmışlıktan dolayı tam da siyasetten uzaklaşıyor.

Demokrasilerde konuşmak ve söz söylemek son derece önemlidir. Demokrasi, sözün ve düşüncenin en değerli olduğu rejimdir. İnsanlar ve toplumlar konuşarak anlaşır, düşüncelerini kamusal alana katar, müzakere ve istişarelerle geliştirerek ülkenin ortak iyiliğine dair tartışmalarla bir şey yaparlar. Bu bir alt etme savaşı değil en doğruyu bulmak için verilen bir mücadelenin sözlü kültüre dönüşmüş halidir. Ancak bir şartla: sözle eylem arasında güçlü ve yakın bir ilişki varsa bu böyledir. Diğer bir ifadeyle, demokrasiler sözün ve söz söylemenin hiçbir rejimde olmadığı kadar değer gördüğü yerlerdir ama aynı zamanda sözle eylem arasındaki ilişkinin de en yoğun halidir. Demokrasi, dediğini yapma veya yapılması için eyleme geçme rejimidr. Tıpkı her kuruş paranın hazinede karşılığının bulunması gibi her sarfedilen sözün eylemsel bir karşılık varsa demokrasi hayat bulur.  Değilse gerçek siyaset ehli olabildiğince sahne arkasına çekilir ve meydan, “partici esnafı”na kalır. Söz eylemden kopunca söylenen hiçbir şey amaçsız ve oldukça yorucu bir “kahve muhabbeti”nden öteye geçemez. Rejimin içi boşalır, insanlar yönetme hakkını ve gücünü kendinde göremez hale gelir. Çok konuşan, kızan, bağıran ama hiçbir şey yapamayan, eyleme geçemeyen, hareket edemeyen, olan biteni yalnızca izleyen ve lanetleyen insanlardan oluşan öfkeli ama bu öfkesi nedeniyle her şeye boş vermiş bir toplum ortaya çıkar.

Aslına bakılırsa iyi işleyen demokrasilerde siyaset yapmak gerçek bir sanattır. Rilke’nin “Genç Bir Şaire Maktuplar”da (Can Yayınları, Çev: Anıl Alacaoğlu) sanat ve sanatçı için söylediği şu cümleler siyasetçi için de geçerlidir: “Bir sanat eseri ancak zorunluluktan doğmuşsa iyidir. Niteliğini belirleyen de böyle bir kaynağı olup olmamasıdır: Başka bir şey değil…Kendi içinize dönün, yaşam pınarınızın derinliklerine inin, yaratmak zorunda olup olmadığınızın cevabını bu kaynakta bulacaksınız.” (s.11, Can yay.). Gerçekten de ideal şekliyle siyaset zorunluluklardan doğan bir sanattır. Toplumsal meselelere dair özel bir duyuş ve düşünüş gerektirir. Söylenen her söz ve sergilenen her düşünce, içinde eylemin potansiyel yaratıcı enerjisini taşıyan hakiki birer yaratımdır. Değilse sözün içi boşalarak her söylenen anlamsızlaşır. Etraf, bütün isteği milletvekili olmakla sınırlı ikinci sınıf akademisyenlerle hırslı gazetecilerin ekranlarda daha çok bağırıp çağırarak bir şeyleri en iyi savunan olduğunu ispatlamaya çalıştığı demagoglarla dolar. Aşırı siyaset, eylemsiz bir demokrasi yaratır.  

Demokrasinin iyi işlediği ülkelerde siyaset, bir varlık yokluk savaşı ya da her şeyin yegâne kurtarıcısı olarak görülmez. İktidar değişmedikçe hiçbir şey değişmez ya da tam aksine, bir seçimle her şey değişir diye düşünmek, bunu ummak ve beklemek gerçekte siyasetin değil, bir tür siyasetsizlik olan aşırı siyasetin yansımasıdır. Aşırı siyaset, kuvvetler ayrılığını, hukuku ve sivil toplumu siyasetin parçası haline getirerek yok eder. Partileri, gerçek anlamda siyasetin üretildiği değil tüketildiği yerlere dönüştürür. Tam da bu nedenle, bu gibi yerlerde bir seçimle her şey değişmediği gibi neredeyse hiçbir şey değişmez. Bizde dini cemaatlerin çok olmasının önemli bir nedeni de siyasetin hakiki bir değişim yaratacağına inanmamadır. Demokratik ilkelere uymayan siyaset gerçekten de hakiki bir içsel ve ruhsal, zihinsel değişime asla yol açmaz. Dışsal değişimlerle ilerler. Sözden ibaret kalır. Çok konuşulan ama eyleme bir türlü geçilemeyen, güçlü iktidarların altında ezilen zayıf insanların serzenişleri dışında irade sergileyemedikleri bir rejim halini alır.   

Bu tür toplumlarda hep parlak bir gelecek hayaliyle bir gün her şeyin değişmesini bekleyen insanlar sürekli olarak geçmişe duyulan özlemle yaşarlar. Geçmişin ve geleceğin anlamları aşırılaşmıştır. Onun için demokrasiler hem sürekli yenilenme demek olan değişimle var olan hem de her türden aşırılığı reddeden ve böylelikle siyasete aşırı anlam yüklenmesini önleyen rejimlerdir. Bir yerde siyasete çok fazla anlam yükleniyorsa gerçekte hayat anlamını yitirmektedir. En büyük kurtarıcı olarak siyaset görülüyorsa insanlar kendi siyasal varlıklarını yok ediyorlar demektir. O nedenle, demokrasiler aynı zamanda geçmişe ve geleceğe en az özlem duyulan rejimlerdir. İnsanlar buralarda en kötü haliyle bile kendi zamanlarını yaşamaktan memnundurlar; çünkü en belirleyici olabildikleri yegâne zaman, içinde bulundukları zamandır. İçinde bulunulan zaman, “sanatçı olarak siyasetçi”nin zorunlu zamanıdır.     

Vesayet altındaki siyaset nasıl ki siyasal alandan toplumun derinlerine doğru geri çekilirse siyasetin aşırılaşarak her alanı doldurması da halkın siyasetten kendini geri çekmesine ve soğumasına neden olur. Siyasetin kendisi bizatihi ana gündeme dönüştüğünde varlık nedeni unutulur. Siyaset için siyaset herkesi politize ederek düşmanlaştırır. İnsanlar ekranları açmaya korkar hale gelir, tepkilerini sokağa çıkarak ya da eyleme geçerek değil tam tersine bilinçli bir şekilde sokağa çıkmayarak ve siyasi eylemsizlik sergileyerek gösterme yolunu seçerler. Kimsenin kılı kıpırdamıyormuş gibi görünen bir ülkede ya totaliter bir rejim tepkileri de belirliyordur ya da aşırı siyaset nedeniyle insanlar siyasetin etkisinden büsbütün bağımsızlaşmak için bu yolu seçmişlerdir. Aşırı siyaset zaman içerisinde aşırı tepkisiz bir toplum yaratır. Herkes her şeyi içine atmaya ve bir gün yaşanacak büyük patlamayı beklemeye başlar.     

Aşırı siyaset, siyasetin, yönetim aracı olmaktan çıkarak bizatihi kendi kendine çalışan bir amaç haline gelmesi ve dolayısıyla bitmeyen iktidar savaşları karşısında siyasal bireyin aktif bir biçimde kayıtsızlaşması demektir. Kayıtsızlık burada tepkisizlik ya da eylemsizlik değil öfke, sevgisizlik ve iradi bir uzaklaşma çabasının en nötr şekilde dışavurumudur. İçten içe biriken enerji kendini siyaset değil siyasetsizlik olarak tüketir. O saatten sonra televizyon kanallarında durmaksızın konuşan uzmanlar siyasi birer analist olarak değil bir tür şov dünyası insanı olarak izlenir. Merak konusu, ne dedikleri değil, kimin kime nasıl laf yetiştirdiği, alt ettiği ya da alay ettiğidir. Bir süre sonra daha da magazinleşerek işin, “kim kiminle nerede ne yapmışa” dönmesi kaçınılmazdır. Oluşan duygu ise herhangi bir eğlence programında oluşandan farksızdır; bir süreliğine ilgi ve merak giderici hoşça vakit geçirilmiştir, o kadar. Hiçbir şey çözülemediği gibi başlangıçta daha belirgin olan sorunun ne olduğu da bulanıklaşarak unutulmuş, zaten var olan kayıtsızlık sıkıntı verici bir boş vermişliğe dönmüştür.            

Aşırı siyaset, gerçekte toplumun kendi yönetim koşullarını oluşturması demek olan siyasetin aşırılaşarak savrulması ve toplumla olan bağlarını koparması, sonrasında kendine dönerek toplumu siyasi bir denetim altına almasıdır. Bu yaşandığında, siyaset topluma göre olmaktan, toplumsal iradenin ve rızanın belirlediği amaca doğru ilerlemekten çıkarak insanların nasıl düşünmesi ve hangi konuda nasıl hareket etmeleri gerektiğini dikte eden aracısız bir iktidara dönüşür. Toplum siyaseti belirleyici olmaktan çıkarak siyaset toplumu belirler, kimin hangi kampa ait olması gerektiğini söyler, mesela; kimlerin vatan haini olduklarını belirler, kimin hangi partiye oy vermesi gerektiğine, hangi partinin ne tür politikalar üretmesinin doğru olacağına karar vermeye başlar. Giderek aşırılan bir özgüvenle hangi yazarın daha iyi olduğunu, sanatın ne demek olduğunu ya da kimin hangi dili konuşması gerektiğini bile belirlemek ister. Bıraksanız, insanların nasıl hüzünlenip nasıl sevineceklerini, güzel bir mehtaba karşı nasıl bir duygu oluşması gerektiğini bile belirlemek ister. Sevinçlere, acılara ve her türden insani duygulara sızarak politik olmayan hiçbir alan bırakmamaya çalışır.     

Aşırılaşma her zaman için olması gerekenin doğurduğu boşluğun başka bir güçle dolması sonucu oluşur. Örneğin, aşırı derecede kahve tüketiyorsanız aslında uyanamadığınız için değil uyuyamadığınız için aşırılaşmışsınızdır. Tıpkı bunun gibi, siyasetin aşırılaşması insanların ülke meselelerine daha fazla ilgi göstermelerinin değil bilinçli ilgisizliklerinin ve sözle eylem arasındaki açıklığın yarattığı iradesizleşmenin sonucudur. Her an her konunun siyasete çıkması kitlelerin siyasal gücünden yer.     

Siyaset uçlara kaydığında aşırılaşır ve kültürün, sanatın, düşünce hayatının ve bir kelimeyle bütün toplumsallığın siyasete delege edilerek pasif bir konumla bireysellikten vazgeçilmesine neden olur. İnsan burada “tek-boyutlu” hale gelmiştir. Seçmenler siyaseti belirleyen olmaktan çıkmış, siyaset tarafından belirlenen kimseler haline gelerek kimi neden desteklemeleri gerektiğinin yanıtını da yine siyaset kurumundan bekler olmuşlardır. Ayak oyunları, siyasi kurnazlıklar, seçim hileleri, delege mühendislikleri gibi çabalar karşısında yorulmuş, tıpkı aşırı televizyon izleyen insanların bir süre sonra gördüklerini duyamaz hale gelmeleri gibi hissizleşmiştir.

Faşist ve totaliter rejimlerde siyasi alan devlet gücüyle tam bir kontrol altına alınır. Düşünsel alan bütünüyle belirlenir. Buralarda insanlar gerçek seçimler yapmak yerine seçiyormuş gibi görünürler. İradelerini tam olarak hissedemez hale gelmişlerdir. Düşünmek yerine düşünüyormuş gibi ya da yaşamak yerine yaşıyormuş gibi yaparlar çünkü bütün bunları gerçek anlamda yapabilmek için gerekli olan düşünce ve özgürlük alanı ortadan kaldırılmıştır.

Düşünce özgürlüğü zannedildiği gibi isteyenin istediğini düşünüp söylemesi basitliğinde “herhangi” bir hak değil yaşamın gerçek bir anlam bulabilmesi için olması gereken zorunlu bir temel gerekliliktir. Diğer bütün hakların üzerine bina edildiği kök nedendir. Bunun olmadığı yerde her şey olsa da anlam yoktur, yok olmuştur.  Bu tür yerlerde kimin ne düşünmesi ve nasıl yaşaması gerektiği dışarıdan belirlenmekte, içsel yaşam diye bir şey kalmadığı, anlam yok olduğu için her şey başka bir şey için yapılabilir hale gelmekte ya da birilerince sürekli olarak hatırlatılması gerekmektedir. İnsan, anlamsızlaşmıştır.  

Buralarda insanlar dışarıdan birileri göstermedikçe nereye gitmeleri gerektiğini bilemez, birileri iyi demedikçe iyiyi bulamaz, birileri kahraman ilan etmedikçe kimin yüceltilmesi gerektiğine karar veremezler. İnsanlar çocuksulaşır ve buna bağlı olarak büyümek için delice bir arzu duyarlar. Her türlü büyüklük sembolüne yakıcı bir bağlılık gösterir, büyük adam, büyük araba, büyük ev, büyük kariyer gibi saplantılı ihtiyaçlarla içten içe tutuşurlar. İçi boş büyük laflar etme, büyük projeler üretme, büyük hedefler gösterme çılgınlığı yaşanır. İnsan küçüldükçe büyüklük ihtiyacı artar.

Her türden faaliyet ancak bir başka amaç için yani insanın kendisi dışındaki bir nedenle yapıldığında anlam kazanabilmekte, değilse ortaya çıkan büyük anlam boşluğu bir tür siyasetsizlik olarak toplumu her dönemin kendi resmi ideolojisinin dar sınırlarına hapsetmektedir. Ola ki bir biçimde kafasını çıkaranlar üzerinde sürekli asılı duran bir Demokles’in kılıcı her an her yerdedir ve en kötüsü siyaset bizatihi bu kılıca dönüşmüş, ancak statükoyla birlikte var olabilir hale gelmiştir. Kimse kendisi için yaşayamamakta ve kendi adına düşünememektedir artık. Kara kaplı kitaplar, büyük üstatlar, aksi düşünülemez karineler, parti politikaları, lider sultaları, akla getirilmesi bile günah sayılan dogmalar esas belirleyici kaynak haline gelmiştir.

Siyaset sanat olarak yapıldığında daha nitelikli bir toplum ve demokrasi için hayati derecede önemlidir. Ne var ki bugünlerde çokça maruz kaldığımız siyaset daha çok her ideolojiden partici esnafının toplumdan kopuk çıkar kavgasının yansımalarıyla doludur. Ve belli ki artarak devam edecek aşırı siyaset her türden aşırı tepkiler demektir ama işin kötüsü siyaset toplumdan koptukça bu tepkilerin nereye evrileceği de o ölçüde belirsizleşmekte ve bir kez daha toplumu siyasetten bu kez hiç olmadığı kadar soğutmaktadır. Aşırı siyaset, gerçek bir sanat eserinde olması gereken zorunluluk ilkesinin tam tersi, yani hiçbir nedeni olmayanların siyasetidir.  

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın