Yaşasaydı 21 yaşında olacaktı

AKP yaşasaydı, 21. yaşını idrak etmiş olacaktı. Bu yirmi bir yılın bilançosu hakkında sayfalarca yazıldı, saatlerce konuşuldu. Hâlbuki üzerinde yazmaya, konuşmaya değecek herhangi bir parti yok ortada. Sorulması gereken soru, bence çok başka. Memlekette CHP diye bir parti var. Bu partiye muhalefet eden hareketler hızlı bir yükseliş sergiliyor. Kısa süre içinde tefessüh edip çözülüyorlar. CHP orada durup duruyor. Neden?

AKP’nin kurucuları arasında olan bir arkadaşım, partinin kuruluşunun hemen akabinde heyecanla “partiyi kurduk, ne görüyorsun” diye sordu. Heyecanını paylaşmadığımı görünce, “ama tam da senin istediğin gibi” dedi, “herkes en çok iki dönem görev yapabilecek, yani lider değişecek.”

Benim istediğim o değildi. Neydi? Bu soruyu cevaplayabilmem için, özelde merkez sağın, genelde Türkiye siyasetinin çözülmesi hakkındaki iddiamı paylaşmam gerekiyor. Şöyle diye geliyordum: Eğer Tansu Çiller’i değiştirebilseydi, DYP çökmeyebilirdi. Mesut Yılmaz’ı değiştirebilseydi, ANAP çökmeyebilirdi. Çiller vidasını DYP dübelinden çıkaramayan millet, dübeli duvardan söküp atmak zorunda kaldı -eğer dübeli duvardan sökemese, duvarı yıkmak zorunda kalacaktı.

Sözünü ettiğim hal, Türkiye siyasetine 80 sonrasında asker aklıyla giydirilmiş olan deli gömleğinin merkez sağda tezahür etmiş özel haliydi. Esasen bütün partiler benzer durumdaydı. Bir biçimde genel başkanlık koltuğuna oturanı -eğer kendi rızasıyla gitmezse- koltuktan kaldırmak neredeyse imkânsızdı. Pratikte de özel bir iki hal dışında hiç gerçekleşmedi.

AKP kurucusu arkadaşımın benim söyleye geldiklerimden çıkardığı, anlaşılan o ki, “koltuğa oturan belirli bir süre sonra değişmeli” olmuş. Hâlbuki benim kastım o değildi. Genel başkanın değişip değişmemesi o kadar mühim değildi, “her an değiştirilebilir olması”, örgütün/kurumun genel başkanı değiştirebilecek kadar güçlü olması ise çok mühimdi.

Ben bir bakıma çok bahtsız bir insanım. “Şöyle bir oyun planı uygulanırsa bizim takım bütün maçları kazanır, ebediyen şampiyon olur” gibi hayallerin peşinden gitmek için lazım olan neyse, benim hisseme ondan hiç düşmemiş. Veya “şu teknik direktörü getirip ona inanmak”la, veya “şu futbolculardan şöyle bir kadro kurmak”la işlerin ebediyen garantiye alınıvereceği bir dünya tasavvurum da olmadı. Esasen herhangi bir zafer hayalim olmadı denebilir. Hayatta kalmaktan fazlasını hayal etmek… Bana göre fazla. Dolayısıyla şu ideoloji, bu lider, şöyle bir kadro filan… Fani şeyler hepsi.

İdeolojilerin, kahramanların, fedakâr ve cefakâr kadroların çiçeklendirmediği fevkalade çorak hayal dünyamda, hayatta kalmayı tayin eden belki de biricik faktör örgütlenme tarzıdır. Örgütlenme derken de eski tüfeklerin pek meraklı olduğu türden hiyerarşik düzen, disiplin, hassas görev dağılımı gibi şeylerden söz etmiyorum. İşte tam da, bir kurumun tepesindeki insanın değiştirilebilir olup olmamasından söz ediyorum. Partiler bir biçimde tepelerine çıkmış insanları değiştirebilecek şekilde örgütlenmiş olabilirler, değiştiremeyecek şekilde örgütlenmiş olabilirler.

İkinci türden örgütlenmişlerse, ideoloji, tepeye çıkmış insanın mahareti, kadroların kapasitesi filan, fark yapmaz. O parti tez zamanda ölür. Ölürken de kendisine yapılmış muazzam toplumsal yatırımı kendisiyle birlikte toprağa götürür. Mesele tepedekinin değişmesi değil, değiştirilebilir olması. Çiller değiştirilebileceği bir organizasyonun tepesine gelmiş olsaydı, ya işler o hale gelmeden değiştirilmiş olacaktı veya değiştirebilir olduğunu gördüğü için “başka bir Çiller” olacaktı. Ağzı çorba kokanları partiden temizlemek filan gibi manasızlıklar aklına bile gelmeyen biri olacaktı.

Tekraren özetleyeyim. Elbette Çiller ve Yılmaz gibileri fena halde hor görüyorum. Ve fakat mesele onlar değildi. Eğer örgütlenme tarzı farklı olsaydı, onlar bile oldukları kadar ham ve budala olmazlardı. Örgütlenme tarzı, başka birçok şeyin yanı sıra, kurumsal öğrenmeyi sağlayan -veya sağlayamayan- şey yani. Kurum öğrenebildiği, mütemadiyen öğrenmeyi sürdürebildiği sürece, tepedeki şahıs sonsuza kadar partinin başında kalabilir. Onun orada kalması çok da dert değil yani, kalmasının garanti edilmiş olması dert -her türlü garanti gibi.

AKP kurucusu arkadaşımın anladığından çok farklı bir şeyden söz ediyordum. Bütün bunları dilim döndüğünce anlattıktan sonra, “zaten,” dedim, “parti tüzüğünün ilk değişecek maddesi de, genel başkanın iki dönemden fazla görev yapamayacağı hükmü olur.”

Öyle oldu.

AKP Erdoğan’ı değiştiremedi. Erdoğan AKP’yi ortadan kaldırdı. Şimdi AKP’nin kuruluşunun yirmi birinci yılı vesilesiyle uzun uzun analizler yapılıp duruyor ama herkes farkında ki ortada bir parti yok. Uzun süredir yok. Var olan şey, Erdoğan’ın şahsi şirketi. Esasen orta ölçekli bir aile şirketinin sahipleri bile, şirketlerine, Erdoğan’ın AKP’ye hâkim olduğu kadar hâkim değildir.

Erdoğan’a ve AKP’ye bir tek oy vermedim. Kuruluş safhasında içinde -kimisine saygı duyduğum, kimisini sevdiğim- çok sayıda tanıdığım vardı, yine de partiyi sempatik bulmadım. Son derece basit bir sebebi var. Harekete geçirdiği -ve son derece saygıdeğer bulduğum- sosyal enerjiyi anladıklarından şüpheliydim, yönetemeyeceklerinden emindim. “Siz sisteme yeterince katılmadınız, haydi şimdi hep birlikte bu düzeni değiştirelim” değildi dertleri, “bizi seçin, sizin için doğru olanı yapalım” idi. Tecrübeyle sabit ki, bizim için, herkes için doğru olanın ne olduğunu bildiğini vehmeden her özne çuvallar. Çuvalladığında da… Neler olacağı tecrübeyle sabit.

AKP yaşasaydı, 21. yaşını idrak etmiş olacaktı. Bu yirmi bir yılın bilançosu hakkında sayfalarca yazıldı, saatlerce konuşuldu. Hâlbuki üzerinde yazmaya, konuşmaya değecek herhangi bir parti yok ortada. Sorulması gereken soru, bence çok başka. Memlekette CHP diye bir parti var. Bu partiye muhalefet eden hareketler hızlı bir yükseliş sergiliyor. Kısa süre içinde tefessüh edip çözülüyorlar. CHP orada durup duruyor. Neden?

CHP, memleketin 1920lerin dünyasına senkronize olmasını sağlamak gibi bir projeyle yola çıkmış, bu amaçla -bugünden bakıldığında- fevkalade hoyrat, merhametsiz, biçimsiz işler yapmış, toplumu nesneleştirmiş bir proje. 1970lerde lafta da kalsa kendisini dünyanın yeni şartlarına adapte etmeye çalışmış. Ne idüğü belli yani.

CHP’nin “karşısına” yığılanlar, “bize CHP’nin ayna simetriğini verin, bu projeyi beğenmedik, üzerimizde başka bir proje tatbik edin” diyor değiller. “CHP gibi olmayın, bizi nesneleştirmeyin” diyorlar. Toplum, CHP’nin oyununun seyircisi olmaktan bıkmış da başka bir salonda başka bir oyun seyretmek istiyor değil yani, seyirci olmaya itirazı var. Ama işte görüyorsunuz DP’sinden AP’sine, ANAP’ından AKP’sine hepsi, tez zamanda, 40ların CHP’sini aratacak bir ucubeye dönüşüyor.

Siyasetin örgütlenme biçimini değiştirince bu kaderden kurtulabilir miyiz, bilmem. Ama değiştirmeden kurtulamayacağımıza bahse girerim.