Zor zanaat (2) Mommsen’in vasiyeti

“Ne herhangi bir siyasî mevki veya nüfuz edindim, ne de böyle bir amacım oldu. Ama içten içe, yani içimde taşıdığım en iyi yanımla, daima siyasî bir yaratık oldum ve hep bir vatandaş olmayı özledim. Lâkin bireyin, hattâ en iyi bireyin askere boyun eğdirilmeyi ve siyasî fetişizmleri asla tamamen aşamadığı milletimizde, bu mümkün değil. Ait olduğum halktan bu içsel yabancılaşmadır ki, bana, saygı duymadığım Alman kamuoyu önüne mümkün olduğu kadar çıkmama kararı aldırtmış bulunuyor.”

[14-15 Kasım 2022] Askere [orduya, devlete, iktidara, otoriteye] boyun eğdirilmek. Siyasî fetişizmler. Bireyin bunları aşamaması. Ne kadar cesur tesbitler! Ne kadar net ve açık bir dil! Nereden, hangi çağda hangi ülkeden bahsediyoruz? Ben yazmadım bu satırları. (Zaten hiçbir koşulda bu kadar küskün ve kötümser olamam.) Mommsen yazmış. 1899’da. Ölümünden dört yıl önce. Vasiyetinde yer alıyor.

Askerler ve siviller. Generaller ve tarihçiler. Yukarıda solda, Prusya’nın 1860’lardaki yöneticileri. Prusya’yı Prusya yapanlar. Doğu Prusya odaklı büyük toprak sahibi Junker soyluluğunun üç üniformalı temsilcisinin ortasında, Savaş Bakanı Albrecht von Roon; sağında, Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke; solunda, 23 Eylül 1862’de Rusya büyükelçiliğinden alelacele geri çağrılıp Prusya Başbakanlığı ve Dışişleri Bakanlığına getirilen Otto von Bismarck. Yukarıda sağda, Theodor Mommsen’in ressam Franz von Lehnbach tarafından yapılan bir portresi. Sırf yaşlılık değil sanırım. Kederi ve kırgınlığı üzerinden akıyor. Tarih 1897. Vasiyetinden iki, ölümünden altı yıl önce.

İlk fotoğraftaki muktedirlerin militarist, otoriter modernizasyon programı karşısında yenilgi, Mommsen’in daha baştan sınırlı liberalizmini de ezmiş ve karamsarlığa itmiş.

Bunu ve Türkiye açısından anlamını — modern Almanya’nın tarihi ile modern Türkiye’nin tarihi arasındaki paralelliği ve aynı zamanda, 19. yüzyılın “millî tarih” yapan Alman tarihçileri ile 20. (ve 21.) yüzyılın hâlâ “millî tarih” yapmaya devam eden Türk tarihçileri arasındaki paralelliği — biraz açıklamam gerekir. Genişçe bir akademik parantez pahasına.

Yıllardır, ister Boğaziçi’nde, ister Sabancı’da, ister şimdi İbn Haldun Üniversitesi’nde, historiyografi okutuyorum (yani tarihçiliğin tarihi; benim esas uzmanlık alanım). 19. yüzyılda Avrupa’da, Alman tarihçilik ekolü egemendi. Kendisini yüzde yüz “bilimsel” olarak tanımlıyordu. Tarihe teori, ideoloji, politika karışmasını lâfzen reddediyordu. Güya yüzde yüz nesnel, tarafsız, önyargısız; sadece ve sadece kaynaklara, belgelere dayalı tarihçilik yapıyordu. Oysa aslında, bir, gayet dindardılar. İki, fevkalâde milliyetçiydiler. Üç, fevkalâde Avrupa-merkezciydiler. Ne ki, bunlar zamanın yaygın, Avrupa çapında geçerli inanışlarıydı. Anormal sayılmıyor; tersine, olağan kabul ediliyor, pek bir eleştiri ve itiraz görmüyorlardı. Doğallaştırıldıkları içindir ki, 19. yüzyıl Alman tarihçiliği hem (kaynak eleştirisi yöntemleri çerçevesinde) “bilimsel” hem (ideolojik doğrultusu çerçevesinde) “milliyetçi” (veya devletçi-milliyetçi) diye tarif edilebiliyor-du.

Çok önceden eleştirilmeye, orasından burasından didiklenmeye başlamıştı ama, bu karışık düşünceler, artılar ve eksiler, yer yer çifte standartlılıklar, açık-örtük ikiyüzlülükler yumağına tâyin edici darbeyi indiren, 1961’deki What is History? (Tarih Nedir?) kitabıyla E. H. Carr oldu. Türkiye bu konularda hep geriden gelir. Nitekim Alman 19. yüzyıl tarzı naif pozitivizm bizde devam etti epey bir süre. 1970’ler ve 80’lere kadar yaygın anlayışa göre, çağdaş Türk tarihçileri, ister Orta Asya, ister Selçuklular, ister Osmanlılar (ve özellikle Osmanlılar) konusunda, serâpâ nesnel, bilimsel, tamamen belgesel tarihçilik yapıyordu. Belgelerinde ne varsa, güya onu ve sadece onu yazıyor, sadece onu konuşuyorlardı. Başka hiçbir şey etkilemiyordu yorumlarını. İdeoloji yoktu, geride kalmıştı. Geleneksel Osmanlı toplumunun çıkardığı tarihçiler tabii bilimsel değildi, modernite öncesiydi, ideolojikti, çıkarcıydı, mevki ve unvan düşkünüydü, saltanata ve hanedana bağlıydı. Ama bu dönem kapanmıştı. Fuat Köprülü’yle modern tarihçilik gelmişti, bilimseldi, modern tarihçilerin ideolojisi yoktu, olamazdı, olmamalıydı. Hele Ömer Lütfi Barkan’la, Osmanlı kronikçilerinin (sübjektifliği kabul edilen) anlatımları yerine (mutlak tarafsız zannedilen) arşiv belgelerini çalışmanın yolu açılmışsa, Cumhuriyet döneminde yetişen tarihçiler tamamen özgür ve bağımsız demekti. Diyelim ki genel olarak tarihçiliğin (a) içsel, disipliner icaplarından; (b) dış belirleyicilerinden (disiplini kuşatan ideo-politik etki çerçevelerinden) söz edilebilir. Modern Türkiye’nin Osmanlı tarihçileri açısından ikincisi, (b) dışsalı artık mevcut değildi. Böyle denmiyordu ama bu anlama geliyordu. Tarihçilerimiz artık sırf disiplinlerinin iç icaplarına göre çalışmakta ve üretmekteydi.  

Yurtiçi kadar yurtdışından da, çok daha sofistike nesillerin yetiştiği son kırk elli yıldan sonra bugün inanması biraz zor gelebilir. Ama biraz önce de belirttiğim gibi, 1950’ler, 60’lar ve 70’lerde kabaca böyleydi durum. Carr’la gelen duyarlılıklara henüz uyanmamıştı, bırakalım vülger-popüler örneklerini, en ciddî, en önde gelen, keskin kenar diyebileceğimiz Türk tarihçiler dahi. 1970’lerden itibaren konuşmaya başlayıp giderek yazıya döktüklerimle, benim hasbelkader bir katkım olmuş olabilir, ters yönde bir silkinmeye, çağdaş historiyografik hassasiyetlerin uyanmasına. Önce Köprülü’yle, Fuat Köprülü’nün “belirleyici dışsal”ıyla (constitutive outside’ıyla) başladım buna. Arkasından, o sırada dokunulmaz sayılan (sanılan) Barkan ve İnalcık’a eğildim. Özellikle Barkan’ın, tarihçi olması dahi devlet (Kemalist devlet) tarafından emredilmiş, 1930’ların koyu devletçi ideolojisi çerçevesinde yetiştirilmiş, her anlamıyla tam bir devlet tarihçisi, bir Tek Parti dönemi tarihçisi, devlet fetişisti bir tarihçi olduğuna işaret ettim. 19. yüzyılda Almanya’da Leopold von Ranke ne ise, 20. yüzyılda Türkiye’de Ömer Lütfi Barkan da tam oydu aslında. Osmanlı timar sisteminin “feodal olmadığı” teorisini de belgelerinde bulmuş değildi. Zaten belgelerde yazmaz böyle şeyler. Yoruma bağlıdır. Barkan’ın “gayri feodallik” yorumu da belgelerinde bulduklarına değil, başka bir davulcuya kulak veriyordu. Tahrir defterleri Osmanlı reayasının toprağa bağlı olduğunu gösteriyordu. “Ama” demiyordu; “bu, Ortaçağ serfinin bağlılılığı gibi değildi” demiyordu. Onları hep Barkan, bıktırıcı ve yer yer demagojik bir hukuk mantığıyla, kendisi yorumuna ekledi. Böyle yapması, tarihçiliğin içsel icaplarının değil, Tek Parti devletçiliğinin ideolojik ihtiyaçlarının — benmerkezci benzersizlik arayışının, Atatürkçü “biz bize benzeriz”ciliğinin, kendi kendini partikülarize etmesinin, solidarizm ve korporatizminin, “sınıfsız imtiyazsız bir kitle” efsanesinin gereğiydi.

“Prusya tipi” toplumlar (ve düşünce hayatları) derken, işte bu tür devletçi ideolojik bağımlılıkları kastediyorum. Kapitalist gelişmede geriden gelen toplumlarda zuhur eden “yetişmeci” gündem aşağıdan fışkıramaz, ancak yukarıdan aşağı empoze edilebilirdi. Almanya’dan başlayarak Avrupa’nın doğusuna ve devamında Avrupa’nın dışına, sömürgecilik karşıtı millî mücadelelerle kurulan yeni ulus-devletlere hep aynı çizgi ve çaba hâkim oldu. Bu çerçevede devlet, şu veya bu sivil toplumun, ülkenin, milletin önceden varlığı ve gelişmesi üzerinde yükselmedi. Tersine; bir bakıma devlet ve ordu, toplumu ve milleti yarattı. Devlet, millet karşısında tanrı rolü oynadı.

Yahudi-Hıristiyan Kutsal Kitabının Tekvîn (Genesis, Yaratılış) bölümünde, başlangıçta Tanrının Ruhu şekilsiz toprakların ve karanlık suların üzerinde uçarken, adım adım altındaki o dünyaya ve gök katlarına şekil vermeye başlar. Bu süreçte, insanı da kendi suretinde yaratır.

Bunun gibi, Alman Birliği’nin kurulmasının son aşamasında, 1870 Fransız-Alman savaşında Fransız ordularını Sedan’da bozguna uğratıp İmparator III. Napolyon’u esir alan ve ardından, Paris’in yakınlarına kadar gelip, Versailles Sarayının Aynalı Salon’unda İkinci Alman İmparatorluğu’nu ilân eden Prusya ordusu ve devleti de, öncesi ve sonrasında tanrılaştırıldı Alman tarihçileri tarafından. Bu devlet fetişizminin 20. yüzyıla bıraktığı miras, Almanya açsından pek hayırlı olmadı.

1919’da İstanbul’dan Anadolu’ya geçip 1919-1922 Millî Mücadele’sini yöneten asker-sivil bürokrat zümre de, kazandığı büyük zaferden sonra, elde ettiği muazzam kurtarıcılık prestiji ve insiyatifi sayesinde, kendi suretinde bir millet yaratmaya girişti. Bu gelişmenin de ideolojik boyutu, 1930’ların ikinci yarısından itibaren devletin tanrılaştırılması oldu. Bir kez daha, bazı tarihçiler çok önemli roller üstlendi, Tek Parti’nin doruğunda. “Türk Tarih Tezi” uydurmacasına pek bulaşmadı, benim tarihçi dediklerim. O daha çok siyasî kadroların, apparatçik’lerin işiydi. TTT’nin dışında, yeni devletle ve onun gerisindeki Osmanlı devletiyle, Prusya tarzı bir ilişki kuruldu.

Bu değişim ve kurumlaşmanın, kanonizasyonun Türkiye’nin 20. ve 21. yüzyılına bıraktığı miras da pek hayırlı olmadı. Dönemler değişiyor, aktörler değişiyor, liderler değişiyor; aynı devlet fetişizmi, aynı iktidar fetişizmi, aynı biat ve itaat alışkanlığı, aynı tabular, anı kutsallıklar, aynı dokunulmazlıklar, kültürde ve siyasî kültürde kılık değiştirerek devam ediyor.

Onun içindir ki, tâ 1903’te ölen bir Alman İlkçağ tarihçisinin, Mommsen’in (ve bütün kuşağının) trajedisi, Türkiye için hâlâ geçerli dersler taşıyor.