“Travmay” Durağı

 

Travmanın ne menem bir şey olduğunu, erken gördük de geç idrak ettik biz.

Yemeden-içmeden kesilmeyi aşkın e-hali, aile içi şiddeti otoritenin ev-hali, kavgayı/dövüşü delikanlının er-hali, darbeyi, işkenceyi sıradan faşizmin eh-hali sandık. 

Döndüyse… Muhtemelen öyle döndü koca bir kuşak, toplu travmanın derin kıyısından. 

 

Sığlıklarımız oldu, bilmeden yahut fazla düşünmeden. Sağır da kaldık mesela.

Travmanın ne olduğunu iyice kavramadan, bazı insanlara, durumlara travmayı sanki yakıştırdık.

 Şimdilerde bacak kadar çakalların tehdit cümlesine dönüşen “Akıllı ol”unu, “Aklına mukayyet ol kardeşim” gibilerinden mırıldandık travmatik durumlarda.

“Sarsılacak tabi biraz” diye, içimizi ferahlattık.

Hatta, Ankara Ulus’ta Renk Pavyon’da saçları “küllü sarı, hafif uçuk”, gözleri “bela çiçeği” “Oryantal Sevilay”da sevdik travmayı.

Sincap Sevilay da dedik ona, yerli-yersiz bir sesten, bir nefesten sıçradığında… Ürkekliğini şirinleştirdik.

 

Taş gibi susuyor, bulut gibi kusuyorsa bir arkadaş, “O öyle bu aralar, pek konuşmaz” dedik, geçtik travmay durağından.

Aldanmaya da, kendimizi aldatmaya da müsaitti ruh halimiz.

Aşkın da mecnun, travmatik halini, olağan, neredeyse gerekli gördük. Mâşuk zaten hep melankolya çiçeği.

İşbu nedenle Henry Miller misali, büyük harfle başlayan ve tek insana yönelen “Aşk” kadar, küçük harfle başlayan “aşk hâli”ni de sevdik.

 

Ne kâbuslara, “hayırdır inşallah”lı rüya tâbiri yaptık.

Ne yalnızlıklara kontra kalabalık terapisi… “Yalnızlık güzeldir bazen, kıymetlidir” dedik, “sidikli kontes”i sevdik.

Zira aslından yaşanmayan yalnızlığın özlenen bir şey olabileceğini okumuştuk, yalnızlığı uzaktan anlatan romanlardan.

Uyku problemi desen, erken de, düzgün de uyumazdı ki kimse…

Öfke kontrolü filan da makbul bir şey değildi zaten.

Belki de travmanın cepheden yaşandığı değil, “öteki”lerden az az öğrenildiği bir yerdi “ruh mahalle”miz.

Geç idrak ettik.

 

Ben travmanın en kitaba uygun, kitlesel hâlini, 17 Ağustos depremiyle de gördüm.

Depremi yaşayan bir arkadaşımda önce…

Onun ürkek, mütemadi tedirginliğinde… Sohbetimiz sürerken aniden dipsizleşen, sanki bana, gözlerimin içine bakıp da ardımdaki posteri inceleyen gözbebeklerinde…

Her ortamda esprilere neden olan uykuseverliğinin, nasıl depremden sonra 15 dakika kestirmeye muhtaç bir ruh hâline dönüştüğünü gördüm.

Yaşadığı kâbus mu onu uyutmuyordu, yoksa uyku kâbusları mı aralıyordu, (ikisi de mi) bilemedim.

Dalgınlığını uykusuzluğuna yoramadım, ani donukluğunu korkularına…

Ama vurmuştu onu deprem, gördüm.

Tam şakağından vurmuştu.

Sadece travma algımı değil, “deprem” sözcüğünün zihnimdeki çağrışımlarını da değiştirdi o depremi içerde(n) yaşayanların durumu.

 

Depremler senin neren?

 

Hilmi Yavuz bir ‘sevda şiiri’nde “Depremler senin neren?” diye sorar.

Şairin rüzgârıyla, o vurguyla deprem imgesi, muhayyilemin iç denizinde gezen yelkenli gibi beni başka hâllere taşımıştı. Küçükken…

“Deprem” imgesini sever aşk şiirleri zaten.

Kiminde dudaklarda yaşatır depremi; kiminde yağmurda ıslanmış tende, hasreti tuşa getirmiş bedende.

Yahut “çıktı mı deprem sanırdın 'kara kız' kantosuna /titreşir kadehler camlar kırılır alkışlardan /muammer bey'in gözdesi karantina'lı despina…”

Yüreğinde deprem yaşar bir başka şair, eli telefona uzandığında…

İmgelerle boğuşur bir diğeri; Attila İlhan’ın dizelerindeki gibi, “hayâllerin gürültüsü /sinsi bir deprem gibi camların titremesinden”.

Ama bir gün imgeyi bedenleştiren hayâller, gerçeğin görüntüsünün altında, enkazında kalır.

Ve şiir bir imgesini yitirir, “hayat”tan özür diler gibi.

 

Elazığ’da da şiir bir imgesini yitirdi. Aşkın artık oralarda depreme benze(til)mesi zor. 

Tende, bedenen yaşanan sarsıntı deprem sözcüğüyle girmeyecek şiire. Eğer şiiri yazılacak aşklara onarabilmişse kendini/mekânını oralarda sarsılan gönüller. 

İmge gibi uçsuz bucaksız bir hayâli, bir düşü daralttı bu ülkede, yaşanan ve koyu kaygılarda yaşayan kuvvetle muhtemel depremler.

Sevda dilinde özlenen o sarsıntıyı ifade eden bu sözcük, yaşanan gerçekle daraldı, duvarların arasına, altına sıkıştı.

Bir travmanın adı, göçüğü oldu.

 

Deprem artık doğal afet değil

 

Deprem doğal afet filan da değil artık bu coğrafyada.  

Doğa olayını afet kılanın ne olduğunu, nasılını, kim olduğunu öğreniyoruz her gün.

Gerekli dönüşümleri yıllardır göz göre göre gerçekleştirmeyen, gereken tedbirleri küstahça almayan bir doğası var bu ülke yönetiminin.

Ama o öylesine “insan” doğası, bildiğimiz tabiat değil.

 

Şair de artık oralarda içindeki şiire söz biçerken ya da kuytusundaki sözleri şiirleştirirken, deprem sözcüğünü imge kılamıyor.

İmgeyi güzelleyen ‘hayâl’, ‘düş’, deprem sözcüğünde, gerçeğin ‘görüntüsü’ ile karardı. Deprem uzunca bir süre aşk şiirine katılacak baskın baharatlardan, tadı damakta kalan yaban tatlardan birisi olmayacak travmanın coğrafyasında.

Depremin bellekteki, yürekteki, korkulardaki, psikolojik dokudaki kalıcı ritmi, bir imge olarak şiire ritm vermesini engelleyecek uzun süre.

Çünkü imgenin ‘yaşatmayı’ amaçladığı ‘hayâl’, artık depremin yaşanmış (yaşanan) ‘görüntüleri’nin enkazında hâlâ…

 

Şiirde deprem sadece, Cemal Süreya’nın dizelerinde Varto’ya yollanan ‘süttozu’, bir başka şiirde Erzincan’a katarlanan battaniye…

O battaniye de iki sevdalının ‘deprem’ine örtü, ısı olamıyor belki oralarda.

Battaniyenin deprem sırasında ölüme örtülen ya da yaşamı sarmalayan kullanımı, dalıyor sevdalı bedenleri de.

Ve depremin üstesinden gelecek bir aşkı kolay tasarlayamıyor, depremi yaşayan gönüller.

 

Biz uzaktaydık. Ankara uzaktadır…

Ama bizim de değişti deprem imgemiz; bir mahcubiyet, bir tür vicdan borcu, bir dil yarası…

Düzeltse bir sevda şiiri için yazdığı o imgenin ‘görüntüsü’nü ve yeniden sorsa şair:

“Depremler senin neren?”

Elazığ’da travma hâlâ taze: Sahi nerem(iz)?

Travmayla ilişkimiz/algımız da belki böyle seyretti, yıllarca:

“Sahi, aslında neremiz?”

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

“Orada kimse var mı? Sesimi duyan var mı?”

 

 

Önceki İçerikİdlib düğümü (*)
Sonraki İçerikİnsan hatalarını nasıl önleyeceğiz?