ÇEVİRİ | Türkiye de küresel trende uyuyor: “Özgür” ve adaletsiz seçimler

Fareed Zakaria yazdı: Bir ülkedeki seçimler ‘illiberal’ koşullarda yapıldığı halde, sonrasında uluslararası gözlemciler ve kuruluşlar oyların usulüne uygun olarak kullanıldığını, doğru sayıldığını bildirerek seçimlerin gerçekten adil rekabet şartlarında gerçekleştiğini onayladıklarında, dünyaya kötülük etmiş oluyorlar. Hindistan, Macaristan, Meksika’da da benzerleri olan bu uygulamalar illiberal (liberal olmayan) demokrasilerin en son buluşudur. Karşımızdaki bu fenomeni tanımlamak için yeni bir kelime dağarcığına ihtiyacımız var. Bahsettiğimiz seçimler özgür seçimler mi? Teknik olarak evet fakat aynı zamanda son derece haksız ve adaletsizler de.

Türkiye’deki muhalefetin olası zaferinin dünya çapındaki illiberal (liberal olmayan) demokrasi eğilimlerinden bir kopuşu başlatabileceğini düşünen birçok kişi,  ülkedeki son genel seçimler ile ilgili oldukça umutluydu. Fakat belki de hepimiz yanlış yönlendirildik, özgür seçimlerin cazibesine kapıldık ve nihayetinde halkın iradesine güvenmiş olduk. Esasında, geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’de yaşananlar, illiberal (liberal olmayan)  demokrasilerin yükselişindeki en son ve en rahatsız edici eğilimi gösteriyor.

Şu anki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yeniden seçilmeyi henüz başaramadıysa da, seçim sonuçları Erdoğan için bir nevi zafer sayılır. Erdoğan esas rakibinin önünde çıktığı gibi, anketlerin öngördüğünden çok daha iyi bir performans gösterdi.

Bu ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 28 Mayıs’ta yapılması planlanan ikinci tur seçimlerini kazanma olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin ekonomik bir felaketin içine sürüklenen aşırı yüksek enflasyona sahip bir ülke olduğunu aklımızda tutarsak, bu durum oldukça şaşırtıcı. Ayrıca seçimler, hükümetin berbat bir performans sergilediği deprem deneyiminden yalnızca birkaç ay sonra gerçekleşti.

Yine de bu seçimin perde arkasını düşünelim. Erdoğan, karizması ve belagat yeteneği olmayan soluk bir bürokrat olan muhalefet adayı Kemal Kılıçdaroğlu’na karşıydı. Ancak muhalefetin çok az seçeneği vardı. Cumhurbaşkanı bir galibiyet serisi yakalayan karizmatik bir siyasetçi olan Ekrem İmamoğlu’nu çoktan saf dışı bırakmıştı.

Kılıçdaroğlu ile aynı partiden olan İmamoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı belki de en güçlü potansiyel rakipti. 2019 yılında İmamoğlu, çok önemli bir konum olan İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini kolayca kazandı. Bu önemli konum, aynı zamanda, Erdoğan’ın iktidara doğru yürümüş olduğu yolda önemli bir adımdı.

Ancak Erdoğan’ın partisi temelsiz gerekçelerle İmamoğluna karşı seçimlerde hile yaptığı iddiasında bulundu, sonrasında Yüksek Seçim Kurulu yeniden seçim emri verdi. İmamoğlu ise ikinci seçimi çok daha büyük bir farkla kazandı. İmamoğlu daha sonra olayla ilgili olarak kamu görevlilerine hakaret etmekle suçlandı, akabinde iktidar partisi yandaşlarıyla dolu olduğu yaygın şekilde iddia edilen yargı mercileri tarafından yargılandı. Nitekim geçen Aralık ayında bir mahkeme İmamoğlu’nu siyasetten men etti ve yaklaşık üç yıl hapis cezasına çarptırıldı. Karar şu anda temyiz aşamasında. Tüm bunlara ek olarak İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığına aday olması da engellenmiş bulunuyor.

Türkiye’nin siyasi hareket alanı büyük ölçüde Erdoğan’ın lehine gelişiyor. Devlet, destekçilerine bol bol para harcıyor ve ülkedeki medya körü körüne hükümet yanlısı bir tavır takınıyor. Türkiye’nin büyük medya unsurlarının çoğu, Erdoğan’ın destekçisi olan iş adamları tarafından satın alındı. (Cumhurbaşkanına mesafesini koruyan en büyük iş grupları kendilerini gizemli bir şekilde büyük vergi dolandırıcılığı suçlamalarıyla karşı karşıya buldular ve nihayetinde medya varlıklarını Erdoğan ile daha uyumlu bir aktöre sattılar.)

Ülkenin ana yayın haber kaynağı olan devlet televizyonu TRT, durmaksızın Erdoğan ve partisinin ilkelerini göklere çıkartıyor ve hükümetin başarılarının propagandasını yapıyor. Nisan ayı içinde devlet televizyonu TRT Erdoğan’ı 32 saat gösterirken, rakibini 32 dakika zaman ayırmıştı. Dünyadaki demokratik devletler düşünüldüğünde en çok gazeteciyi hapse atan ülkelerden biri Türkiye. Türk hükümeti, sadece bir yılda (2020) “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçuyla 30.000’den fazla dava açtı.

Erdoğan hükümeti, görünüşte bağımsız olan mahkemeler ve seçimleri kontrol eden YSK gibi organları sistematik olarak devraldı. (28 Mayıstaki ikinci tur seçimleri birbirine yakın seyreder ve muhalefet adayı Kılıçtaroğlu önde çıkarsa, Erdoğan’ın buna itiraz edeceğinden ve seçim yetkililerinin de tıpkı İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde olduğu gibi, Erdoğan’dan yana karar vereceğinden emin olabilirsiniz.) Sivil toplum kuruluşları hükümet tarafından açılan ve faaliyet gösterme kapasitelerini sınırlayan, çok ciddi soruşturma ve incelemelerle karşı karşıyadır. Ayrıca Hükümet, kendisine sosyal medya üzerinde sıkı kontrol sağlayan yasalar çıkardı ve seçimin yapılacağı hafta boyunca Twitter’dan yaklaşık bir düzine muhalefet figürünün hesaplarını engellemesini talep etti. 6 Şubat depreminden sonra hükümet, felaketi kötü idare ettiği için sosyal medyada yoğun eleştirilere maruz kalınca Twitter’ı bir süreliğine bloke etmişti.

Bu türden uygulamalar illiberal (liberal olmayan) demokrasilerin en son buluşudur. Seçilmiş cumhurbaşkanları ve başbakanlar, rakiplerine karşı sürdürülebilir yapısal avantajlar sağlayan yasaları geçirmek için çoğunluklarını kullanırlar. Aynı zamanda siyasi rejimlerini destekleyenlere fayda sağlamak için devlet fonlarını harcarlar. Bağımsız medya gruplarına vergi davaları açar, gazetecileri ve STK’ları soruşturur ve bağımsız kurumları ve mahkemeleri iktidar partisinin uyumlu kolları haline getirirler. Sonrasındaysa “serbest ve özgür” seçimlerin düzenlendiğini iddia ederler.

Dünyadaki demokrasilerin vatandaşlarının birçoğuna Erdoğan’ın taktikleri iç karartıcı biçimde tanıdık gelecektir. Örneğin bir zamanlar ateşli, bağımsız bir medyaya ev sahipliği yapan Hindistan’a bir bakın. Bugün Hindistan, Sınır Tanımayan Gazeteciler (STK) tarafından yayınlanan dünya basın özgürlüğü endeksinde 161. sıraya geriledi. Hükümetin ve hükümet yanlısı işletmelerin ülkenin neredeyse tüm medyasını kontrol ettiği, yargıyı denetleyen organın fiilen iktidar partisinin bir kolu haline geldiği, Avrupa Birliği’nin öfkesine mazhar olan Macaristan’a da bakın. (Örneğin yargıyı denetleyen organın başındaki kişi, Başbakan Viktor Orban’ın en büyük çocuğunun vaftiz babasıydı.) Veya Başkan Andres Manuel Lopez Obrador’un ülkenin bağımsız seçim otoritesini sindirmeye çalıştığı Meksika örneğine bakın.

Şu unutulmamalı: Bir ülkedeki seçimler bahsettiğimiz koşullarda yapıldığı halde, sonrasında uluslararası gözlemciler ve kuruluşlar oyların usulüne uygun olarak kullanıldığını, doğru sayıldığını bildirerek seçimlerin gerçekten adil rekabet şartlarında gerçekleştiğini onayladıklarında, dünyaya kötülük etmiş oluyorlar. Karşımızdaki bu fenomeni tanımlamak için yeni bir kelime dağarcığına ihtiyacımız var. Bahsettiğimiz seçimler özgür seçimler mi? Teknik olarak evet – fakat aynı zamanda son derece haksız ve adaletsizler de.

Çeviri: Hasan Ayer

Kaynak: https://www.washingtonpost.com/opinions/2023/05/19/erdogan-turkey-autocrats-manipulation-elections/