Derdin müstehceni

    Sansür, muzır neşriyatla mücadele, bizim milletle de el ele verebilen devlet geleneğimiz.

    Ekranla, internetle ilgili 21. Yüzyıl sicilimiz ise, bu mevzuda müstesna bir yer işgal ediyor.

    Yazılsa kitaplık dolduracak güzide örneklerine girmeden, “müstehcenlik” meselesine değineceğim.

    Digitürk’ün “yetişkin kanalları”nın sanıyorum 2-3 yıl önce kapatılmasının ardından, aslında öyle etiketlenemeyecek Netflix de bir süredir hedefe oturtuldu.

    Zira sansürü toplumun tüm yaşam/zihin alanına yaymak, yedirmek için böyle şeyler lâzım bize.

    “Müstehcen” de bir çeşit çözümdür devlet-i âlî sorunlarımıza…

     

    Netflix’de 24 Nisan’da yayınlanacağı duyurulan “Aşk 101” adlı Türk Malı diziye daha ekrana gelmeden gösterilen tepkiler meselâ.

    Sahte hesaptan bir rivayete göre, o dizideki Osman karakteri eşcinselmiş… miş miş miş de muş muş muş…

    RTÜK Başkanı durur mu… Daha dizi vizyona girmeden tavr-ı makamını koymuş tabi:

    “Kırmızı çizgilerimiz bellidir, gözümüz üzerlerinde…”

    (Kırmızı çizgi deyince, abanozdan bir Flamenko dansçısının tepine tepine savurduğu kırmızı eteğinin kıvrımları geliyor benim aklıma. Oley be!)

    Bu arada Ekşi Sözlük’teki “Aşk 101” dizisiyle ilgili tek cümlelik yorumu aktarmadan geçemem:

    “A101, harca harca bitmez…”

     

    Tam üzerine Netflix’de La Casa De Papel’in 4. sezonu gelmesin mi…

    Onda da bir Osman varmış, hem de işkenceci Osman.

    Bakın şu AB tetikçisi İspanya’ya… Bir taşla iki kuş; hem işkenceci, hem Ottoman.

    Hemen atıldı tabi manşetler:

    “La Casa De Papel Türkleri işkenceci olarak gösterdi.”

    Bizi bozuyor tabi. Zaten dizideki banka soyma yöntemleri de bu mevzudaki milli hasletlerimize uymuyor.

     

    Neyse… Meseleyi +18 bir poşet içine koyarak, müstehcenlikten de öteye taşıyayım.

    “Toplumun öfkeli parmağı bana yönelmişti ve milyonlarca insan, ‘Utan… Utan… Utan…’ diye bağırıyordu. İşte toplum, kendisine uymayanlarla böyle savaşır.”

    Bu replik, iki yıl önce 13 Nisan’da yitirdiğimiz yönetmen Milos Forman’ın “One Flew Over the Cuckoo's Nest (Guguk Kuşu)” (¹) filminden.

    Forman’ın tüm filmlerinde devletin, toplumsal değer yargılarının, siyasal, sanatsal otoritelerin “o öfkeli parmağı” hep havadadır.

    Asidir filmleri. İsyandır, cürmünce.

    Hair, Guguk Kuşu, Amadeus, Ragtime, Goya’nın Hayaletleri, Aydaki Adam…

    Hepsi başkaldıran, siyasal otoriteye, sanatsal, düşünsel tahakküme, egemen anlayışa boyun eğmeyen, savaşa, ırkçılığa, adaletsizliğe, yasaklara karşı çıkan insanların hikâyesidir.

    Filmlerinin kahramanları yense de, yenilse de fark etmez.

    Aslolan, mücadele etmektir.

    Hepsi Guguk Kuşu’ndaki McMurphy’nin “En azından ben denedim, -pes etmedim- hiç değilse bunu yaptım” mesajının bayrak koşucusudur.

    Forman’ın “The People vs. Larry Flynt” filmini ise, sansürün, yasağın, pervasız müdahalelerin hayatın her alanına yansıdığı, “o öfkeli parmağın” her fırsatta kalktığı, “Utan… Utan…” nakaratının her ekranda çınladığı ilk günlerde izlemiştim.

    O yıllarda, zinaydı, kürtajdı, üç-dört çocuktu, yılbaşı kutlamalarıydı, sunucunun dekoltesi, reklam afişindeki modelin bikinisi, kırmızı rujun meşrebiydi…

    Şimdi bir daha izlemeli. Yeridir, zamanıdır.

    “The People vs. Larry Flynt”, durduğunuz yere göre, böyle karşılaşmaların zehiri yahut panzehiri…

     

    Film, Kentucky’de çıplak kızların dans edip, “kucak dansı” yaptığı ilk stripclub’ı açan, ardından pornografik Hustler dergisini çıkarınca başı dertten kurtulmayan Larry Flynt’in gerçek hikâyesini anlatıyor.

    Flynt tavırları, çıkışları, hayatıyla da tahammülfersa, asla hoş olmayan bir karakteri yansıtır.

    Mahkemenin belirlediği 10 bin dolar kefalet bedelini, kulübündeki striptizci kızların duruşmaya çuvallarla getirdiği, 1 dolarlık banknotlarla öder meselâ.

    Ki o kefalet, müşterilerin striptizci kızların bikinisine sıkıştırdığı 1 dolarlara naziredir.

    Mahkemeye “Fuck this court” yazılı tişörtle çıkar, hâkime portakal kabuğu atar, yol-yordam, edep, adap tanımaz.

    Kendisini savunurken de kibirli ve dik başlıdır:

    “Cinayet feci bir şeydir ama fotoğrafını çekenler Pulitzer Ödülü bile kazanabilirler.

    Oysa seks yasal bir şeydir ama fotoğrafını çekerseniz ceza bile alabilirsiniz.”

    Ve sorar, “Hangisi ahlaka, edebe daha aykırıdır; savaş mı, seks mi…”

     

    Sıra gelir avukatının savunmasına:

    “Sizi Larry Flynt’in yaptıklarına onay vermeniz, dergisini sevmeniz için ikna etmeye çalışmıyorum.

    Hustler dergisi benim de hoşuma gitmiyor, ben de sevmiyorum.

    Benim hoşuma giden, hoşlandıklarımıza ve hoşlanmadıklarımıza kendi kendimize karar verebildiğimiz bir ülkede yaşıyor olmak.

    Hustler dergisini istersem okuyabilirim, hatta istersem alıp çöpe atabilirim ya da hiç almam.

    Ben bu hakkı önemsiyorum, siz de önemsemelisiniz.

    Çünkü özgür bir ülkede yaşıyoruz.

    Ama özgürlüğün de bir bedeli var ki, bazen sevmediğimiz şeylere müsamaha ile yaklaşmamız gerekiyor.

    Bazılarımızın müstehcen diye kabul ettiği şeylerin önüne duvar örersek, bir sabah uyandığımızda hiç ummadığımız, beklemediğimiz şeylerle de aramıza duvarlar örüldüğünü görebiliriz.

    Bu inanın özgürlük değildir.”

    Ne kadar net, değil mi?

    Film, mesele “porno” da olsa, sansüre, toplumun, kilisenin değer yargılarına, ifade özgürlüğünün sınırlanmasına karşı bir mücadelenin anahtar söylemlerinde dolaşıyor.

    Bana göre Flint abartılı, mücadelesinde biraz “şımarık”, kibirli bir karakter.

    Lâkin, ifade özgürlüğünün sınırlarını “hoş olmamak” yahut toplumca, cemaatçe, o grupça “hoş karşılanmamak” çizemez.

    Ve elbette pornografinin, kapitalizm, cinsel sömürü, kadın bedeninin objeleştirilmesi, yozlaşma vb. eleştirilecek, tartışılacak bir sürü yönü var.

    Ama pornografi filmde sadece uvertür. Ara sıcak…

    Film, yolu nereden geçersen geçsin, ifade özgürlüğü tartışmasını, “adalet”i önünüze getiriyor.

    İfade özgürlüğünün ölçüsü, sınırı nedir?

    Bu ölçüyü kim, nasıl, neye göre belirler?

    Belirleyince, müdahalesi nerelere varır?

     

    Aslolan, ne düşünüp neyi söyleyeceğime/kime söyleneceğime, kimin yanında duracağıma, ne seyredeceğime, nasıl yaşayacağıma benim karar verebilmem.

    Ve bu kararıma; yani hayatıma, seçtiğim yaşam biçimime, devletin, otoritenin ve eteğindeki cümlesinin saygı göstermesi…

    O da bugünün edepsiz koşullarında hâyâl…

    BİR FİLM/BİR REPLİK

    RAHİBE HAKARET EDERSEN NE OLUR?

     

    Filmde hakimi, gerçek Larry Flint oynuyor. (Forman’ı yitirdik ama 1942 doğumlu Flint yaşıyor)

    Belki yıllar sonra kendini yargıladığını da çağrıştıran bir gönderme.

    Flint’in sayısız duruşmalarından birisi de, bir rahibe hakaret etmesi…

    Avukatının savunmasına bakalım:

    Avukat- En değer verdiğimiz fikirlerden birisi, yasaksız fikir belirtme ve konuşma, ifade özgürlüğüdür.

    Tanınmış bir kişinin, bir rahibin kendisine yönelik sözlerine karşı duygusal gerilimden korunma hakkı, düşüncelerin özgürce ifade edilmesi hakkından önemli midir?

    Hakim- Bir rahibi gülünç göstermenin topluma bir yararı mı var?

    Avukat- Evet var, Hustler Dergisi’nin onun işe yaramaz birisi olduğunu söylemesindeki yarar gibi…

    Dergiye karşı aktif kampanya açan birisine, bunu söylemeye hakkı var.

    Derginin satın alınmamasını, Amerikalıların beyinlerini zehirlediğini, evlilik dışı ilişkiye ahlaksızlık diyen, içmemeniz gerektiğini söyleyen birisine…

    Basın Yasası’na göre Hustler Dergisi’nin onun .oktan birisi olduğunu söylemeye hakkı var.

    Medyaya, yazarlara ağız dolusu söylenen, kürsüsünde işaret parmağı daim inip kalkan, kibri aklının önünde eğri plaka gibi sallanan “otorite”lerin karşısında… İnsanın ağzını, söylemini az bozması, Can Yücel’e vefadır:

    “Üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü

    karşısında önüm açık gezerdim…”

    (¹) Guguk Kuşu filminin orijinal adındaki “Cuckoo” kelimesi, hem argoda deli, hem de bebeklere bizde “Ce ee” yapma nidasının alafrangası. En olmaz zamanda/mekânda muzırca “Ce ee” yapmak, ifade özgürlüğüdür. 

     

     

     

    Önceki İçerikİmamoğlu ve Yavaş’a bağış soruşturması
    Sonraki İçerikAli Babacan: Türkiye şu anda felç olmuş durumda