Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / *(6) Birbirinden Habersiz İki “Düşman Kardeş”: Yunanistan ve Türkiye

*(6) Birbirinden Habersiz İki “Düşman Kardeş”: Yunanistan ve Türkiye

... Şimdi gelelim Türkiye’ye. Burada durum çok farklı, çünkü zafer söz konusu. Dolayısıyla 1919-1922, imparatorluktan ulus-devlete geçişin büyük anlatısına çok kolay ve pürüzsüz entegre oluyor. Hattâ belki fazla kolay ve pürüzsüz demek lâzım, çünkü yüz küsur yıl sonra bugün dönüp geriye baktığımızda, her şey olması gerektiği gibi olmuş, zaten başka türlü de olamazmış gibi gözüküyor. Gerçek sıkıntılar, çelişkiler, zorluklar, tehlikeler siliniyor. Başarısızlık ihtimali yok. Bu kaçınılmazlık öyküsü içinde, terimler, sözcükler, kavramlar da spesifikliklerini yitiriyor. Vatan, millet, devlet, padişah, halife, istiklâl, kurtuluş, müdafaa, selâmet… rastgele kullanılmış sanılabilecek bir kelime yığınına dönüşüyor. 

What’s in a name? That which we call a rose
By any other name would smell as sweet…
(Adın ne değeri var ki? Gül, ne dersek diyelim
Hep aynı derecede güzel kokardı…)
— Shakespeare, Romeo ve Juliet, 
Perde II Sahne II

Romalı tarihçilerin, ilk Hıristiyan tarihçilerin, Ortaçağ ve nihayet 19. yüzyıl tarihçilerinin işi kolaydı bir bakıma. Çok-perspektiflilik (multi-perspectivity) diye bir meseleleri yoktu. Tek özneli bir anlatım hâkimdi. Merkezinde, açık veya örtük, çok güçlü bir “biz” yer alıyordu. Genel olarak mağluplar, çağına göre kâh köleler kâh köylüler, pagan veya putperest denilenler[1], imparatorlukların tâbi halkları, vahşiler, barbarlar, heterodoks veya heretik (sayılan) mezhepler[2], bu “biz”in tarihine ancak hedef, düşman, nesne veya “öteki” olarak giriyor; kimse onların sesini duymuyor, ne yaşadıklarını sormuyordu. 

1848 sonrasında milliyetçilik bu egosantrizmi (benmerkezciliği) doruğuna çıkardı. Bismarckçı, Prusya odaklı Alman milliyetçiliği, devleti kendi başına bir bilince ve niyete sahip metafizik bir varlık olarak mistisizme boğdu.[3] Hegel’in, kendini açımlayarak tarihi yaratan “Mutlak Ruh”u devlet oldu. Bu raison d’état (hikmet-i devlet) yaklaşımı içinde, tarihi yapan biricik özne olarak ulus-devletin her yaptığı, doğru ve olması gereken sayıldı. Yukarıdan aşağı modernleşmenin hemen her alanında “Prusya yolu”nu izleyen Türkiye[4], tarihçiliğinde de, devletin ve ordunun milleti yaratan Tanrı rolü oynadığı fikrini çok kolay benimsedi.[5] Atatürk’ün 1931’de Türk Tarih Kurumu (TTK) kurulurken söylediği “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” sözü, giriş salonuna yazıldığı TTK’nın yönetici ilkesi kabul edildi. 

“İstanbul’un fethi” mi,
“Konstantinopolis’in düşüşü” mü

Yanlıştı tabii; çünkü bir, sayısız vektörün kesişmesiyle oluşan tarihin (bu kadar “Büyük Adamlar teorisi”nden kalma bir anlayışla) tek “yapan”ından söz edilemez; ve iki, tarihin “yazanı” olarak da tarihçinin “yapan”a (veya “yapanlar”a), yani ister tekil ister çoğul, kuruculara, yönetenlere, rejime ve elitine sadık kalması istenemez, beklenemez. 19. yüzyıldan bu yana köprülerin altından çok sular aktı; dünya tarihçiliğinde muazzam değişimler yaşandı. Çağdaş tarihçi, her şeyden önce, “yapana sadakat” ve benzeri bütün dış belirlenimlere karşı bilimsel özgürlüğü ve özerkliğini koruyabildiği ölçüde tarihçi olur. Gene çağdaş tarihçi, tek özneci “biz”den vazgeçip, tarihi irili ufaklı sayısız aktörün kâh çelişen, kâh buluşan ve örtüşen çabalarıyla vücut bulan bir süreç olarak kavrayabildiği ve anlatabildiği ölçüde tarihçi olur. Bu da, Charles Maier’in ifadesiyle, “Tarihçinin, bütün rakip bakış açılarının ön varsayımlarını titiz bir analizden geçirebilmesini, hattâ pek sesi çıkmayan veya hiç temsil edilmeyen tarafların dahi nelerin peşinde koştuğunu [kaybedecek veya kazanacak neleri olduğunu] görebilmesini gerektirir.”[6]

Suskun tarafları konuşturabilmek, tarihin (ezik) failleri için de, historiyografinin (pek hoşlanılmayan, ya da biraz günahı alınmışa benzeyen) failleri için de geçerli.[7] Peki, bu çok-özneli anlayış, eski kesinliklerden uzaklaştığı ölçüde, gerçeğin post-modernist rastgeleleştirilmesine açılabilir; yorumların çoğulluğu hakikatın çoğulluğuna dönüşebilir; “herkesin hakikati kendine” gibi bir sübjektivizme veya bilinemezciliğe açılabilir mi? Olmayabilir. Bir örnek vereyim. 1453’te bir şey oldu, bir olay yaşandı; kesin biliyoruz bunu. Her ne kadar, tarihte varlığı kimilerince toptan inkâr edilen bazı olaylar varsa da (Yahudi soykırımı ve toplama kampları gibi), 1453 onlardan değil. Fakat tam ne oldu, nasıl tarif edeceğiz, ne diyeceğiz adına? Türkiye’de, Türkçede ve Osmanlı tarihçiliğinde İstanbul’un fethi diye anılıyor; 1953’teki 500. yıldönümünden beri de her 29 Mayıs’ta törenlerle kutlanıyor. Ne “İstanbul” sözcüğünün, ne “fetih” kavramının alternatifi olabileceği aklımıza dahi gelmiyor. Peki, Ege’nin öte kıyısında ne diyorlar, düşünüyor muyuz hiç? Biliyor muyuz, en azından? Sadece Yunanistan değil, dünya çapında Bizans tarihçiliği için de bunun cevabı, Konstantinopolis’in düşüşü. İkisini yanyana koyalım; ne görüyoruz? Biri galip, muzaffer ve gururlu, diğeri mağlup, kahırlı ve kederli iki kavram. Tam bir “bizimkiler” veya “bizim takım” sorunu. İki milliyetçilik, iki ulus-devlet ve iki millî tarih anlatısı, uzak geçmişin iki imparatorluğu üzerinden, hayalî vekâlet savaşlarını sürdürüyor. Türk milliyetçiliği kendini Osmanlıların “köhne Bizans”a karşı zaferiyle özdeşleştiriyor; Yunan milliyetçiliği “barbarların” gelip büyük bir uygarlığı yıkmasının yasını tutuyor. Yunanlı olmayan Bizans tarihçileri de aynı hüznü yaşıyor ve yazıyor.[8] Dünya çapında bakarsak, Bizans ve Bizans tarihçiliği ile Osmanlılar ve Osmanlı tarihçiliği arasındaki bu ayırım, Batı-Doğu karşıtlığının çağrışımlarını da yükleniyor. 20. yüzyıl başlarında dünya tarihçiliğinde Bizans “taraftarlığı”nın Osmanlı “taraftarlığı”na ağır basmasını, dengesizliğin bugün de yer yer sürüyor olmasını beraberinde getiriyor.[9]

Henüz yazılmamış bir dünya tarihinden,
1919-1922 hakkında hayalî bir sayfa

Bu, bir eleştirel historiyografi egzersizi. Bir yönüyle, gerçek tarihî olayın tekilliğini ortadan kaldırmıyor. Sonuçta, makro planda birkaç değil bir 1453 var. Dünya tarihinde büyük bir sarsıntı. Bir kent kuşatılıyor, savunuluyor, zaptediliyor. Bir imparatorluk sona eriyor; bir diğer imparatorluk Rumeli ve Anadolu kanatlarını birleştirip, kendine jeostratejik açıdan çok önemli bir başkent ediniyor. Akdeniz’de yeni bir iktidar konfigürasyonu, yeni iktisadî ve kültürel etkileşim örüntüleri meydana geliyor. Kimine göre, Ortaçağdan Yeniçağa geçişi işaretliyor (en azından, 1492 ve 1517 ile birlikte anılıyor). Diğer yönüyle, bu cihanşümul 1453’ün içinde, her iki taraftan sayısız failin kendi irili ufaklı 1453’leri var. “Fetih” ve “düşüş” iki uç. Aradaki yelpazede, sonsuz çeşitlilikte insanlık halleri uaznıyor. Günümüzde tarihçilik böyle farkındalıklarla zenginleşiyor.

Benzer durumlar, 1919-1922 için de geçerli. Olay tek aslında. Makro-planda, Anadolu toprağında cereyan eden üç küsur yıllık bir savaş. Bir bakıma, Birinci Dünya Savaşı’nın uzantısı, artçı depremi. Olabildiğince nötr biçimde betimlemeye çalışayım. Tutun ki bir Yunan “millî tarih” ders kitabı veya bir Türk “millî tarih” ders kitabı değil, daha meta yaklaşımlı bir dünya tarihi yazıyoruz. Onun içinde, olsa olsa bir sayfa. Ne diyeceğiz? Hamaseti, belâgati çıkartın. Yunan ve Türk milliyetçilikleri, simgeler ve zihinsel dolayımlarla değil, bu sefer doğrudan karşı karşıya geliyor. Biri, doksan yıl önce Osmanlıdan bağımsızlığını kazanıp kendi ulus-devletini kurmuş. Küçük bir Yunanistan doğmuş. Millî özlemleri orada durmuyor; bir Büyük Yunanistan arıyor. Kâh etno-lingüistik, kâh tarihî (daha doğrusu sözde-tarihî, pseudo-historical) gerekçelerle, Anadolu’nun batı ve kuzeydoğu kesimleri üzerinde de hak iddia ediyor. Bunun için, Osmanlının 1918 yenilgisi ve çöküşünü fırsat bilip genişlemek istiyor. İzmir’e bir ordu çıkarıp Ege bölgesini işgal ediyor. Ankara’ya yürüyüp direnişi kırmaya çalışıyor.

Diğeri, tam da 1918’deki çöküşün altında kalmama derdinde. Anadolu üzerinde iki ayrı hak iddiası çarpışıyor. Savunmadaki Türk tarafı, artık gerek Yunan ordusuna, gerek diğer nüfus grupları ve taleplerine karşı (içerde ve dışarda) daha fazla toprak kaybetmeyip, imparatorluğun enkazından yeni bir ulus-devletin teritoryalitesini çıkarmak amacında. Sosyolojik açıdan bakarsak; önderlik, Tanzimat reformlarıyla, devlet eliyle, eğitim yoluyla vücut bulan yeni bir askerî-bürokratik sınıftan; kitle tabanı, Anadolu’nun Müslüman Türk halkından geliyor. Siyasî açıdan bakarsak; radikal-modernist Türk milliyetçilerini, ılımlıları ve muhafazakârları birleştiren bir koalisyon, geniş bir birleşik cephe kuruluyor. Uluslararası konjonktür de giderek lehlerine gelişiyor. Kazanıyorlar. Yabancı işgalini püskürtme başarısının sağladığı büyük güç ve prestij temelinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyorlar.

Yunanistan’da ve Yunan tarihçiliğinde 1919-1922

Uzatılabilir, çok daha ayrıntılandırılabilir kuşkusuz. Ama Türkiye ve Yunanistan dışındaki okurlar, öğrenciler, tarih öğretmenleri ve genel kamuoyu için, aşağı yukarı bu sâkin ve minimalist ölçülerde anlatılabilir bir olay söz konusu. Tabii, 1453 örneğinde de gördüğümüz gibi, kendi içinde sayısız 1919-1922’yi barındırıyor. Politikacının işi, eylemde ve söylemde bloklar kurmak. Tarihçinin işi, bu blokları delip, parçalayıp içlerine bakmak. Nâzım’ın Kuvâyı Milliye’sini alalım, Yunan tarafından benzerlerini, karşılıklarını katalım, her iki toplumun bütün diğer roman ve hikâyeleriyle birleştirelim, hepsini ona, yirmiye, elliye katlayalım; belki ancak böyle bir fikir edinebiliriz, o yılların girift ve karanlık zenginliği hakkında. Ama bu didikleme, bireyselleştirme, kabukları kırıp içlerindeki insanî çekirdeğe ulaşma çabası hiç kolay değil, çünkü hepsinin üzerine gene dönüp dolaşıp iki zıt milliyetçi söylem biniyor. Her iki resmî ideoloji örtüyor, dibe itiyor kişisel hayat ve anıları. Fakat ilginçtir; Türkler de, Yunanlılar da sırf kendi büyük anlatıları içinde yaşarken, yekdiğerinden habersiz kalıyor. Millî tarihin işlevi bu zaten. Herkül Millas, çeşitli kitaplarında çok basit bir gerçeği ısrarla gözümüze soktu: Yunanistan ve  Türkiye, ikisi de tâyin edici millî devrimini, ulus-devlet olma savaşını birbirine karşı vermiş tek komşu ülkeler çifti, yeryüzünde.[10] Önce 1821’de Yunan bağımsızlık mücadelesi patlak veriyor, Osmanlı egemenliğine karşı. Neredeyse yüz yıl sonra, 1919’da bu sefer Türk direnişi patlak veriyor, Yunan işgaline karşı. İki ülke bu yüzden “düşman kardeş”; tarihleri, kültürleri bu kadar içiçe. Ama aynı zamanda bu kadar habersiz birbirinden.

Yıllar önce, dâvet üzerine İstanbul’da küçük bir özel okulda ders veriyordum. Lise III gruplarını tatillerde götürdüğüm Yunanistan gezilerinde, Atina liselerinden akranlarıyla bir araya getirme fırsatım da oldu. Ortaya çıktı ki hiçbiri bilmiyor, “öteki”nin 1919-1922’yi nasıl hatırladığını (ulusal bellekte, nasıl hatırlaması gerektiğinin öğretilmiş olduğunu). 

İşin Yunanistan tarafı, özellikle karmaşık. 1453 konusunda olduğu gibi burada da, derin bir asimetri söz konusu. Yunan milliyetçiliği yenilmiş ve yenilgi yüzünden büyük bir siyasî deprem de yaşamış. Yunan ordusu ve donanması hükümete karşı ayaklanmış. İzmir’in 9 Eylül 1922’de işgalden kurtulmasından iki hafta sonra, 24 Ağustos’ta Albay Plastiras ve Albay Gonatas’ın başını çektiği bir Devrimci Komite kurulmuş. Kral I. Konstantin tahttan indirilmiş ve bütün ailesiyle birlikte sürgüne gönderilmiş. Bozgundan sorumlu tutulan asker-sivil yöneticiler, başbakanlar, generaller, amiraller tutuklanmış, yargılanmış, altısı vatana ihanet gerekçesiyle idam edilmiş. Sonraki yıllarda darbeler ve asker-sivil gelgitleri hep birbirini izlemiş. Diktatörlükler eksik olmamış. Nazi işgali büyük bir kıtlık ve açlığa yol açmış. Onu İç Savaş (1946-1949), onu Albaylar Cuntası (1967-1974) izlemiş. Demokrasi ancak 70’li yılların ortalarından itibaren istikrar kazanmış. Bu süreçte geçmişin irredantizmi de kısmen diskredite olmuş. Kasım 1922’de kurşuna dizilen Altıların aklanması ancak 2010’da, Yunanistan Yüksek Mahkemesi kararıyla mümkün olabilmiş. 

Dolayısıyla bir dönemin Büyük Yunanistan projesinin nasıl anlatılacağı, nereye oturtulacağı çok sorunlu. Mirasının olumlu görülmesi, ulusal birlik kapsamına alınması, anısının çağdaş Yunan kimliğine entegre edilmesi olanaksız. Dolayısıyla sınırlı askerî-operasyonel terimlerle ifade ediliyor. Bütününe Mikrasiatiki Ekstrateia deniyor örneğin: Küçük Asya Seferi (veya Harekâtı). İşgal kuvvetinin adı Küçük Asya Ordusu (Mikrasiatiki Stratia). Sonuç da Küçük Asya Felâketi (Mikrasiatiki Katastrofi) diye anılıyor. 

Türkiye’de, 1919-1922’da öne çıkan
siyaset vizyonu ve dilinin bazı özellikleri

Şimdi gelelim Türkiye’ye. Burada durum çok farklı, çünkü zafer söz konusu. Dolayısıyla 1919-1922, imparatorluktan ulus-devlete geçişin büyük anlatısına çok kolay ve pürüzsüz entegre oluyor. Hattâ belki fazla kolay ve pürüzsüz demek lâzım, çünkü yüz küsur yıl sonra bugün dönüp geriye baktığımızda, her şey olması gerektiği gibi olmuş, zaten başka türlü de olamazmış gibi gözüküyor. Gerçek sıkıntılar, çelişkiler, zorluklar, tehlikeler siliniyor. Başarısızlık ihtimali yok. Bu kaçınılmazlık öyküsü içinde, terimler, sözcükler, kavramlar da spesifikliklerini yitiriyor. Vatan, millet, devlet, padişah, halife, istiklâl, kurtuluş, müdafaa, selâmet… rastgele kullanılmış sanılabilecek bir kelime yığınına dönüşüyor. 

Siyaset sahnesi dahil, daha çok popüler kültürden söz ediyorum kuşkusuz. Oysa iş ciddî bilimsel incelemelere geldiğinde, tabii başka bir tablo ortaya çıkıyor. Dönemin belgelerini, özellikle Mustafa Kemal’in (Atatürk) çeşitli mektup, telgraf, tamim ve konuşmalarını bu gözle okuduğumuzda, dikkatle oluşturulmuş (o anda, pratik içinde oluşturulmakta olan) bir siyasî çizginin ince, nüanslı uygulamalarını görüyoruz. Bir, genel olarak kullanılan dilin bazı parametreleri var. Belirli fikirler, motifler, seslenişler tekrarlanıyor. Bunlar hem programatik bir duruşu, hem dünya önünde nasıl bir profil çizmek istediklerini yansıtıyor. İki, yer yer, doğrudan doğruya verdikleri mücadelenin adını nasıl koyacaklarına ilişkin ifadeler var. Bunlar daha tanımsal karakterde, ama ilginçtir, aynı zamanda daha değişken. Birbirlerini dışlamıyor; tersine, aynı anda, içiçe varoluyorlar. Ama gerek iç ittifakların, gerekse Avrupa kamuoyunu kollamanın icapları, birinden diğerine kaymaları beraberinde getiriyor.[11]

İlk grupla, siyaset dilinin köşetaşlarıyla başlayacağım. (1) Devlet. 1919-1922’nin önderlik kademesi ve söyleminde, sürekli bir devlet kimliği, tavrı ve duruşu söz konusu. Bu hem üslûp, hem içerik bakımından çarpıcı. Ankara’da kim var? Kim direniyor ve neyi korumaya çalışıyor? Kendi tarihsel konumunu nasıl görüyor ve belirliyor? Devlet mevcut. Uluslararası planda (hâlâ) tanınıyor. Paris Barış Konferansı’nda temsil ediliyor. Bitirmek isteyenler var. Ama sona ermiş değil. Bitirtmeme, sona erdirtmeme mücadelesi veriliyor. Kemalist önderlik kendisinden (başka devrimci kalkışmalarda pekâlâ rastlanabildiği gibi) alternatif bir muhalefet odağı, belirli bir ideolojinin takipçileri, ya da aşağıdancı bir yaklaşımla âsîler, isyancılar, başkaldıranlar vb değil, hep devlet diye söz ediyor. Anadolu halkına “ferman padişahın, dağlar bizimdir” diye seslenmiyor. Devletiz ve devleti (padişahı, hilâfeti) kurtaracağız diye sesleniyor. Mustafa Kemal 8 Temmuz 1919’da “askerlikten” (yani İstanbul’un emri altında olmaktan) istifa ediyor. Ama geniş bir anlamda devletten istifa etmiyor. Adetâ devleti Anadolu’ya, Ankara’ya klonluyor ve sürdürüyor. Bu açıdan İstanbul hükûmetiyle arasında bir ayırım yapmıyor ve her ikisini devleti savunmakla sorumlu tutuyor. Aynı zamanda, ki burası da çok önemli, kendisini (Ankara’yı, Anadolu hükümetini) gerek Yunanistan’la, gerek İtilâf devletleriyle aynı uluslararası hukuk ve siyaset düzlemine oturtuyor. 

(2) Devlet, siyasî mevcudiyet, siyasî bağımsızlık. Atatürk bunları eşanlamlı olarak kullanıyor. Herhalde bu anlayış, (a) 19. yüzyıl Osmanlı devlet geleneğinden ve (b) İttihatçılık onyılı içinden gelen bütün kadro için de geçerli. Hem (1) hem (2), çeşitli metinlerde somutlanıyor. Örneğin 1920 Ocak sonlarında İngiltere İstanbul hükûmetinden Harbiye Nazırı [Savunma Bakanı] Cemal Paşa ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi [Genelkurmay Başkanı] Cevat Paşa’nın değiştirilmesini talep ettiğinde, (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi namına) Mustafa Kemal, 22 Ocak 1920’de Ali Rıza Paşa’ya çektiği telgrafta bunu “devletin siyasi bağımsızlığına kat’i bir tecavüz” diye niteliyor. Devamında, “siyasî mevcudiyetimizin imhası[na yönelik]… siyasî bağımsızlığımıza vuku bulan bu kastı devletçe kabul eder[sek]” ne gibi vahim sonuçlar doğacağının altını çiziyor.[12] Aynı konuda ve aynı gün “Rauf Bey, Bekir Sami Bey, Cami Bey ve bütün mebuslara” gönderdiği mesajda, olayı bir kere daha “devletin bağımsızlığı aleyhinde kat’i bir hareket” sayıp, karşılığında “bağımsızlığın muhafazası için” yapılacaklara geçiyor. “[D]evletin siyasi bağımsızlığı aleyhine kat’i bir hareket vuku bulduğunu Sulh Konferansı’na ve Avrupa milletlerine ve İslam âlemine ve memleket dâhiline ilan etme”yi vurguluyor.[13] Gene Mustafa Kemal, 16 Mart 1920 işgalini “Osmanlı milletinin siyasi hakimiyet ve hürriyetine havale edilen (…) son darbe” diye niteliyor. Basılıp kapatılan Meclis-i Mebusan’ın “milli bağımsızlığımızı temsil” ettiğini hatırlatıyor.[14] Bu vesileyle “Bütün Kumandanlara, Vali ve Mutasarrıflara ve Müdafaai Hukuk Cemiyetlerine, Belediye Riyasetlerine, Matbuat Cemiyeti’ne” hitaben yayınladığı Beyanname’de, “bağımsızlığın müdafaası… milletin bağımsızlığı… hayat ve bağımsızlık hakkı… milli bağımsızlığın büyük mazimize layık bir iman ile müdafaa ve temini… bağımsızlık ve vatan” ibareleri defalarca tekrarlanıyor.[15]

(3) Bağımsızlık “hakkı” ve mücadelesi. Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’ndaki mısraları sırf tumturaklı şiirsel belâgat değil. Önemli bir ideolojik ve programatik içeriği var: Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet; / Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl. Bağımsızlık olagelmiş, fakat şimdi (1918-1919’dan, Mondros’tan başlayarak) yitirilmek üzere: Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşarım. / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Parça parça sömürgeleştirilme tehlikesi hem dış istilâ ve işgal girişimlerinden, hem içerde Yunan ve Ermeni taleplerinden kaynaklanıyor. Buna karşı Türk milliyetçiliği, Wilson Prensipleri’nde yer alan “milletlerin kendi kaderini tâyin hakkı”ndan Türklerin dışlanamayacağını savunuyor. Müdafaa-i Hukuk’tan kasıt, Türklerin hakkının müdafaası. Gerek tarih (Osmanlı geçmişi), gerek Wilson Prensipleri temelinde, Anadolu’da bağımsız bir Türk devletinin devamını bir hak olarak görüyor ve bunun için hem savaşıyor, hem diplomatik bir mücadele veriyor, Batı kamuoyuna anlatmaya çalışıyorlar.

(4) Devlet dili ve âdâbı. Yaptıkları her işte, daha telgrafların ilk satırından başlayarak, sıkı bir hiyerarşi gözleniyor. Bir dâvâ var, bir de işleyiş. Kurallar, prosedürler. İsyansa, isyan da 19. yüzyıl Tanzimat reformlarıyla yetişmiş bir devlet bürokrasisinin protokolüne uygun örgütleniyor. Herkesin rütbesi, ünvanı, nasıl hitap edeceği ve edileceği belli. Heyet-i Temsiliye var. (Henüz bozuşmadıkları sürece) Zât-ı şevketsimat-ı padişâhî var. Nâzırlar var. Paşala var; paşa hazretleri deniyor. Valiler, kaymakamlar var. Mebuslar, beyefendiler var. Hepsi, silsile-i meratibe, emir-kumanda zincirine göre hizaya giriyor. Tek kritik mesele Kâzım Karabekir. Onunki, otomatik değil politik bir karar. Evet, madalyonun bir yüzü yoksulluk ve gerilik. Bu yüzden çok zorlanıyorlar. Ama hayır, ordu (bazı popülist, aşırı aşağıdancı anlatılarda sanıldığı gibi) bir baldırıçıplaklar (Fransız Devrimi’ndeki sansculotte’lar) güruhu değil. Komuta heyeti, imparatorluğun son, yeni Türkiye’nin ilk komuta heyeti. Sırf İngilizlerin, Fransızların, Yunanlıları değil, onların da sırmaları, apoletleri var. Yeni köylü askerlere, düzenli bir ordunun üniformaları giydiriliyor, ne pahasına olursa olsun. O üniformayla birlikte, mutlak disiplin ve itaat da giyiliyor, zihinsel planda. Bunlar, uzun ve derin bir kolonyalizm zemininde olacak şeyler değil. 20. yüzyılın ikinci yarısının ulusal kurtuluş savaşlarında, başından beri ve bu ölçüde görülen özellikler değil. Osmanlının (Osmanlı Türkiyesi’nin) hiç sömürgeleştirilmemişliği, bütün bu devlet kimliği, tavrı, duruşu, bağımsızlığı, dili, söylemi meselelerine çok kuvvetle yansıyor.

(5) Dünya ve Batı farkındalığı. Çok önemli bir husus: Önderlik toptan Batı düşmanı, yerlici (nativist), alla franca karşıtı değil. Tanzimat modernleşmesinin yarattığı bu yeni askerî-bürokratik sınıf, devletçi-milliyetçiliğinin yanı sıra, dünyanın ve uluslararası politikanın da çok farkında. Askerî okullarda dünya coğrafyası ve siyaseti okuyor; “uzun 19. yüzyıl”da gerek Büyük Devletlerle, gerek (kısmen onların himayesindeki) yeni milliyetçi ve irredantist akımlarla çatışarak yetişiyor; Birinci Dünya Savaşı’nın uzak cephelerinde savaşıyorlar. Sivil kesimde, Âli Paşa (tam adıyla Mehmed Emin Âli Paşa, 1815-1871) ve Fuad Paşa (Keçecizâde Fuad Paşa, 1814-1868) gibi devlet adamları, karşılaştıkları bütün forumlarda, bilgileri, incelikleri, tartışmacılıkları, ikna kabiliyetleriyle Avrupalı diplomatlara taş çıkartıyor. 

Mustafa Kemal, Mehmed Âkif, Ömer Seyfettin

Kemalistler bütün bu birikimin mirasçısı. Mâlumu ilâm olacak ama, Leninist de değiller. Topyekûn emperyalizme karşı topyekûn anti-emperyalizm peşinde koşmuyorlar. Kendilerini kurtarmak peşindeler. Sovyetlerle canalıcı önemdeki ittifakı koruyacak bir retorikle yetiniyorlar.[16] Madalyonun diğer yüzünde, çok iyi gözetiyorlar Büyük Devletler arasındaki çelişkileri. Hepsinin Birinci Dünya Savaşı felâketinin ardından yeni bir savaşa giremeyeceğini de biliyorlar, David Lloyd-George’un Yunan megali idea’sına arka çıkan özel hırsı ve inadını tecrit edebilmeyi de. Batı’ya lânet okumuyorlar (en azından resmî beyan ve yazışmalarda). Tersine; gerektiğinde evrensel insanlık değerleri üzerinden bütün Batı ve Avrupa kamuoyuna seslenebiliyorlar. 

Gerek Ömer Seyfettin, gerek Mehmed Âkif’le küçük bir karşılaştırma, bu açıdan düşündürücü. Militan bir İttihatçı milliyetçisi olarak Ömer Seyfettin 1908’den itibaren giderek sertleşen bir milliyetçi boğazlaşmalar ortamında yaşıyor. İttihatçılar ilk başta Osmanlıcılık programıyla imparatorluğu bir arada tutmaya çalışıyor. Ama Yunan, Bulgar ve Ermeni milliyetçiliklerinin tırmanan talepleri karşısında Türkçülüğe dönüyorlar. İmparatorluk ile ayaklanan milletleri arasındaki (dikey) mücadelenin yerini, çeşitli rakip milletler ve milliyetçilikler arasındaki (yatay) mücadele alıyor. Bu ortamda haklılık-haksızlık iddiaları siliniyor ve “kuvvet, haktır” (might is right) anlayışı (alışkanlığı) yaygınlaşıyor. Üzerine, Büyük Devletlerin ikiyüzlülükleri, çifte standartlılıkları biniyor. Bir yandan hürriyet, eşitlik, demokrasi, hukuk devleti gibi değerlerden söz ediyor, bunları evrensel kabul ediyorlar. Diğer yandan bu evrensel geçerlilik sadece Batı’yı içine alıyor. Avrupa dışına çıkıldığında, genel insanlık değerleri bitiyor ve bon pour l’Orient (yalnız Şarkta geçerlidir) alanı başlıyor. Bu ikilem karşısında Ömer Seyfettin, genel insanlık ve ahlâk değerlerinin varlığını toptan reddetmek yoluna gidiyor. En belirgin şekliyle Primo: Türk Çocuğu hikâyesinde görüldüğü gibi, bilim adına amoral (ahlâküstücü) bir tavrı benimsiyor ve Sosyal Darwinizme sarılıyor.[17] Oryantalizmin (Şarkiyat) karşısına Oksidantalizmle (Garbiyat) çıkıyor. Mehmed Âkif ılımlı bir İslâm reformatörü. Abdülhamit karşıtı, İttihatçı, hattâ Teşkilât-ı Mahsusa mensubu. İslâm yurtseverliğinden Türk milliyetçiliğine geçiş sürecinde. Çanakkale’de Ömer Seyfettin’le hemen aynı Oksidantalizmde buluşuyor: “Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl, / Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl, / (…) / Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz… / Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.” Son fikir, beş yıl sonra İstiklâl Marşı’nın “Medeniyyet! dediğin tek dişi kalmış canavar” dizesinde yankılanıyor.

Mustafa Kemal (Atatürk) farklı bu açıdan. Mehmed Âkif’ten de farklı, Ömer Seyfettin’den de. Söz konusu değerlerin evrenselliğini reddetmek yerine sahip çıkıyor ve Batı’ya vicdanî hatırlatmalarda bulunuyor. Alın medeniyetinizi başınıza çalın demiyor. Bu medeniyete biz sahip çıkıyoruz demeye getiriyor. 16 Mart 1920’da İstanbul’un işgali üzerine “İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalya Siyasî Temsilcilerine, Amerika Siyasî Temsilcisine, Bütün Tarafsız Devletler Hariciye Nezaretlerine ve Fransa, İngiltere, İtalya Meclisi Mebusanlarına verilmek üzere Antalya’da İtalyan Temsilciliğine” çektiği Protesto’da, bu darbe, diyor, “biz Osmanlılardan ziyade, yirminci asır medeniyet ve insanlığının mukaddes saydığı bütün esaslara, hürriyet, milliyet, vatan hissiyatı gibi bugünün insan topluluklanna esas olan bütün umdelere ve bu umdeleri vücuda getiren insanlığın genel vicdanına indirilmiştir.” Son paragrafında şöyle devam ediyor: “Tarihin bugüne kadar kaydetmediği bir suikast teşkil eden ve Wilson prensiplerine dayalı bir mütarekenin, milleti müdafaa vasıtalarından tecrit etmiş olmasından doğan bir hileye de dayanması hasebiyle, ait oldukları milletlerin şeref ve haysiyetiyle dahi bağdaşmayan bu hareketin mahiyetinin takdirini resmi Avrupa ve Amerika’nın değil, ilim ve irfan ve medeniyet Avrupa ve Amerikası’nın vicdanına bırakmakla yetinir ve bu hadiseden doğacak büyük tarihî mesuliyete son defa bir daha herkesin nazarı dikkatini çekeriz.”[18]

Böylece daha 1920-1921’de, karşımıza iki değişik “yirminci asır” ve “medeniyet” vizyonu çıkıyor. Geç dönem Osmanlı elitleri ile Batı arasında, karmaşık bir aşk-ve-nefret ilişkisi söz konusu. Mustafa Kemal, Mehmed Âkif, Ömer Seyfettin, üç büyük,sembolik ismi o yılların. Hepsi zihnen, mânen büyük koalisyonun bir parçası (Ömer Seyfettin 1920’de ölmüş olsa da). Ama aynı zamanda üç değişik tandansı simgeliyorlar. Mehmed Âkif ve Ömer Seyfettin’de, söylem planında işin “aşk” boyutu gidiyor, “nefret” boyutu kalıyor. İttihatçılar Sosyal Darwinist de Kemalistler değil, demek istemiyorum. Bir, bilimcilik (bilimperestlik) İttihatçılıktan Kemalizme uzanan çok önemli bir köprü.[19] İki, Ömer Seyfettin’in sürüklendiği milliyetçi boğazlaşmalar girdabı Kemalistleri de etkiliyor. Onlarda da, 1919-1922’yi 1912-1913’ün devamı gibi görmek anlayışı yaygın. Balkan Savaşları’nda Yunan, Bulgar ve Sırp irredantizmleriyle boğuşmuşlar. Şimdi gene Yunan irredantizmiyle boğuşmaya devam ediyorlar. Bu da gene ak/kara ikilemlerine götürebiliyor.

Peki, aradaki fark ne? Herhalde en önemlisi, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış olmaları. Yenilgi, İttihatçılığı bir anlamda terbiye eden ve Kemalizme dönüştüren faktörlerden, aslında. İmparatorluk da artık yok, (Enver Paşa anlamasa bile) pan-Türkizm veya Turancılık hayalleri de. Fizibilitesi olan, sadece imparatorluğun enkazından Anadolu’yu çekip kurtarma projesi. Ama o da, uluslararası kamuoyuna çok bağlı. Bu noktada Batıcılık, alla franca’lık, İttihatçı mantalitelerini ve bu arada Sosyal Darwinizmi kısmen de olsa törpüleyen bir rol oynuyor. Öyle veya böyle; “resmî Avrupa ve Amerika” ile “ilim ve irfan ve medeniyet Avrupa ve Amerikası” arasında, 1920-1921’de sadece Mustafa Kemal bir fark görüyor ve gözetiyor.[20]

Burada çok önemli bir fay hattı söz konusu. “Hangi Batı” tartışmaları bitmeyecek. Türkiye  jenerik bir “emperyalizme” (kolonyalizme) mi karşı, yoksa bizatihi moderniteye mi? Batı ile Türkiye arasından ve aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin çeşitli varyantları arasından geçen bu fay hattı, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca günümüze uzanıyor.

*Kaynak: Yazı İbn Haldun Üniversitesi portalından alınmıştır.

[1] Bunların ve özellikle “pagan” sözcüğünün, sonunda mücadeleden galip çıkan tektanrıcı inanışlara içsel (kâh Hıristiyan-merkezli kâh İslâm-merkezli) ve küçümseyici, aşağılayıcı deyimler olduğunu, günümüzde bile pek az çağdaş tarihçi farkediyor. İster ders kitaplarında, ister özel araştırma monografileri ve makalelerinde, pagan aşağı pagan yukarı, rastgele yazılıp gidiyor. Batı-merkezcilik veya Avrupa-merkezcilik etrafında kıyametler koparken, kimse bu tür (daha örtük ve/ya daha kanıksanmış) yanlılıklara ve yanlı anlatılara değinmiyor. Kendi tarihçilik pratiğimde, bu konulara girmem gerektiğinde, uzun yıllardır pagan da demiyorum, putperestlik (idolatry) de demiyorum. Politeist veya çoktanrıcı, ya da kâh zoomorfik (hayvan suretindeki) kâh antropomorfik (insan suretindeki) ilâh ve ilâhelere inanmak ve tapınmak gibi ifadeler kullanıyorum. Öğrencilerime de nedenini izah ediyorum. Varsın uzun olsun. Metodoloji somut öğrenilir. Böyle titizlenmeleri, tarihsel düşünme alışkanlığı bakımından önemli buluyorum.

[2] Aslında hiçbir inanç sisteminde, a priori  (özü itibariyle) heterodoks veya heretik yorum ve mezhepler diye bir şey yoktur. Bunlar göreli kavramlardır; kamusal alanda cereyan eden, esas itibariyle siyasî mücadelelerin türevidir. Süreç içinde, alternatiflerden biri din adamları nezdinde üstünlük sağlayıp ortodoksluk mertebesine yükselirken, diğerlerini heterodoksluk veya heretiklik olarak tanımlayıp aşağıya ve çepere iter. Onun için “sayılan” diyorum; objektif değil sübjektif, kullanıcı özneye bağlı nitelemelerdir.

[3] Georg G. Iggers’ın The German Conception of History: The National Tradition of Historical Thought from Herder to the Present (1968; Alman Tarih Anlayışı: Herder’den Günümüze, Millî Tarih Düşüncesi Geleneği) kitabı, bu konudaki en iyi, en derli toplu çalışma özelliğini hâlâ koruyor.

[4] Bu konuda genel bir tarihsel perspektif için, bkz Murat Belge, Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014).

[5] Bu ifadeyi ilk şurada kullanmışım: “The Search for the Peasant in Western and Turkish History/Historiography”; The Journal of Peasant Studies cilt 18 (1991), sayı 3-4 (New Approaches to State and Peasant in Ottoman History).

[6] Charles Maier, The Unmasterable Past. History, Holocaust, and German National Identity (Harvard University Press, 1988; gözden geçirilmiş ikinci baskı 1998), s. 61. İngilizce orijinali: “For the historian this requires a rigorous analysis of presuppositions from all contending points of view, indeed the effort to see the stakes even for parties who may have been muffled or absent.” Bu kitabın 1988 önsözü, 1997 önsözü ve ilk iki bölümü (1. The Stakes of the Controversy ve 2. Habermas Among the Historians), ileri historiyografi ve metodoloji derslerinde kullanılabilecek, ödev olarak verilebilecek en iyi okumalardandır.

[7] Maier bunu, Almanya’da 1980’lerde cereyan eden Historikerstreit’da (tarihçiler tartışmasında) Jürgen Habermas tarafından Nazizmin şu veya bu ölçüde apolojisini yapmakla suçlanan Nolte, Fest, Nipperdey, Hildebrand, Hillgruber gibi muhafazakâr tarihçiler için yazıyor; historismus (tarihsicilik) yorumlarına katılmaksızın, onları da ve hattâ onların üzerinden Nazilerin zihniyet yapısını (yapılarını) da bağışlamaksızın anlamaya çalışalım (anlayalım ama anlamak, bağışlamak demek olmasın) demeye getiriyor.

[8] Konunun belki en ünlü klasiği için bkz [Sir] Steven Runciman, The Fall of Constantinople 1453 (Cambridge University Press, 1957).

[9] Bu sorunu, Şarkiyat genel alanı içinde Bizans çalışmalarının Osmanlı-Türk çalışmalarına göre avantajlı konumunu (ve Köprülü’nün şahsında Türk milliyetçi tarihçiliğinin buna reaksiyonunu) yıllar önce Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü kitabımda ele almıştım (birinci basım Kaynak Yayınları, 1983; uzun ve yer yer özeleştirel bir önsöz içeren ikinci basım, Kopernik 2018). 

[10] Örneğin bkz Yunan Ulusunun Doğuşu (İletişim, 1999); Geçmişten Bugüne Yunanlılar (İletişim, 2003); Türk ve Yunan Romanlarında “Öteki” ve Kimlik (İletişim, 2005); Yunanistan’da Millî Mitoslar (İletişim, 2024); Biz Bize mi Benzeriz? Yoksa Yunanlılara mı? (Telakki, 2024).

[11] Bu yazının kalanı için gerekli kilit sözcük taramalarını, Enstitü Sosyal’deki araştırma asistanım Arife Kocaibiş gerçekleştirdi. Birincil kaynaklardan bütün “kurtuluş (savaşı),” “millî mücahede,” “millî mücadele,” “İstiklâl harbimiz” ve benzeri alıntılar için, kendisine teşekkür borçluyum.

[12] Nutuk, 280-81. Burada kullanılan edisyon: Atatürk, Gazi Mustafa Kemal. Nutuk. Gen. yay. yön. Şule Perinçek. Editörler Nejat Bayramoğlu ve Kurtuluş Güran. Çevrimyazı Ercüment Hüsnü Baki, Yücel Demirel, Ahmet Hezarfen, Sadık Perinçek ve Musa Sankaya. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2015.

[13] Nutuk, 285.

[14] Nutuk, 319.

[15] Nutuk, 321.

[16] Mustafa Kemal’in bir yandan büyük koalisyon, geniş birleşik cephe içinde dindar-muhafazakâr kesime yönelik söylemi, diğer yandan sosyalizm ve komünizmle sıhriyet peydahlamaya yönelik çabaları, nihayet her ikisinin örtüşmeleri konusunda, bkz Şükrü Hanioğlu, Atatürk: An Intellectual Biography (Princeton University Press, 2011), Bölüm 5 “Muslim Communism? The Turkish War of Independence” (86-128).

[17] İttihatçıların bilimciliği (bilimperestliği) konusunda, bkz Hanioğlu, Atatürk, Bölüm 3 The Scientism of the Young Turks (48-67

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın