Ramazan Bayramı mı, Şeker Bayramı mı? Neden uzlaşamıyoruz?

Türkiye bir bölünmeler ve kamplaşmalar ülkesi. Adlandırmasında ihtilâflar olsa da, sosyal bilimciler Türkiye’de toplumun bölünmüş olduğu konusunda ittifak halinde. Geçmişi 200 seneye uzanan bu toplumsal çatlağın politik/ideolojik, iktisadi ve kültürel değişik veçheleri mevcut ve bu veçheler dönemsel olarak farklı mahiyetler arz edebiliyor.

Ramazan Bayramı ve Şeker Bayramı adlandırması çerçevesindeki — artık yılan hikâyesine dönen — tartışmalar, toplumdaki sosyo-kültürel çatlakların ilginç bir göstergesi. Mütedeyyin kitle, genel olarak Şeker Bayramı kullanımını İslamî bir kutsal günü dinî bağlamından koparma maksatlı kastî bir çarpıtma olarak görerek bu kullanıma tepki gösteriyor. Buna karşılık seküler mahalle olarak tanımlanabilecek kesim ise Ramazan Bayramı kullanımının belli bir dinî anlayışı topluma dayatma amaçlı bir kullanım olduğunu düşünerek tepki gösteriyor ve Şeker Bayramı kullanımına daha sıkı sarılıyor. Son zamanlarda Ramazan Bayramı kullanımı nisbî olarak daha bir yaygınlık kazanmış olmakla birlikte, karşılıklı tepkisellik tartışmaların sürüp gitmesine yol açıyor.

Ramazan Bayramı ve Şeker Bayramı kullanımlarının sosyo-kültürel kimliklenme açısından ilginç bir bahis olduğu kesin; işin bu boyutunu kültür tarihçilerine ve sosyologlara bırakarak, konuya tarihî ve lingüistik boyutları açısından eğilmek istiyorum.

Etimolojik sorunlar

İslamî literatüre bakıldığında, bizde ihtilâflara yol açan bu bayramın adı aslında Fıtr Bayramı‘dır. Arapçası İydü’l-Fıtr olan bayram İslam dünyasının hemen her coğrafyasında bu adla bilinir. İngilizcedeki kullanımı da Arapçadan alınmış şekliyle Eid al-Fitr olarak yerleşmiştir.

Bayramın Arapça orijinal adındaki Fitr/Fıtr kelimesi, iftar ve fitre kelimeleriyle akrabadır; hepsinin kökü Arapça fatr kelimesidir; o da “kesmek, yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek” anlamlarına gelmektedir. Yani iftar, orucu kesmek manâsındadır.

Müslümanların Ramazan ayı içinde fitre verdiği bilinmektedir. Kelimenin orijinali fıtr sadakası’dır; Ramazan ayını yaşamanın, onun mükâfat ve bereketinden faydalanmanın bir şükran belirtisi olarak ihtiyaç sahiplerine verilmektedir. Ramazan ayı bittikten sonra kutlanan üç günlük bayram, İslam açısından Ramazanı hayırlısıyla tamamlayıp bitirmiş ve fıtr sadakasını (yani fitreyi) verebilmiş olmak sebebiyle Allaha karşı duyulan “şükran”ın bayramıdır.

Bu noktada, tarihî kullanım açısından meseleye biraz yaklaşmış olabiliriz: Yüzyıllarca fıtr bayramı olarak kutlanan bu bayram, Müslümanlar açısından bir şükranın ifadesi olarak kutlanılan bir Şükür Bayramı’dır. Osmanlı yazılı/resmî kaynaklarında, yakın zamanlara kadar neredeyse istisnasız şekilde İydü’l-Fıtr tabirinin kullanıldığını görmekteyiz; ama halkın da bu tabiri kullanıp kullanmadığını tam olarak bilemiyoruz. Esasında, dil ve kültür tarihi açısından dinî bayramların halk tarafından nasıl adlandırıldığı hususu ilginç bir konudur ve kaynaklar iyi incelense önemli verilere ulaşılabileceği düşünülebilir. Osmanlı ülkesini ziyaret eden yabancıların kaleme aldığı hâtıralar ve seyahatnamelerden, halk arasında Küçük Bayram ve Büyük Bayram  kullanımları olduğunu anlayabiliyoruz. Ramazan (veya Şeker) Bayramı üç gün, Kurban Bayramı ise dört gün olduğundan, halk arasında böyle bir adlandırma olduğu söylenebilir.

Mutfakta ve dilde, şeker ve tatlılar

Biraz varsayımsal olarak, halk arasında Ramazan Bayramı’nın bir dönem Şükür Bayramı olarak da adlandırıldığı yolunda bir iddia değişik kişiler tarafından seslendirilmektedir. Acaba bu Şükür Bayramı ifadesi ile Şeker Bayramı kullanımı arasında bir ilişki mevcut olabilir mi?

Şimdilik burada parantez açarak başka bir hususu paylaşayım: Türkler İslam öncesinde tatlıyı pek sevmez ve yemezlerdi, İslam öncesi Türk mutfağında da meyveler dışında pek tatlı yoktu; nitekim Orta Asya’nın Türki halklarının mutfağı tatlılar açısından hâlâ çok zayıftır. Türklerin tatlı ve şeker ile ünsiyeti, İslam ve oruç vesilesiyle (veya sayesinde) olmuştur. Uzun oruç günlerinde kan şekerinin iyice düşmesi şeker ihtiyacı doğurmuş, Türkler şekeri ve tatlıları da temelde İran’dan öğrenmişlerdir. Esasında Türkler İslamı da İran vasıtasıyla tanımışlardır; bugün Türkçedeki İslamî terminoloji önemli ölçüde Arapça değil Farsça kökenlidir. Örneğin namaz, abdest, oruç, bayram, peygamber, müslüman, Hüdâ, molla, dergâh, beddua, şadırvan gibi kelimeler Türkçeye Farsçadan geçmiştir. Bunlar misali, Türkçedeki şeker kelimesi de, tatlı kültürü de bize İran’dan gelmiştir.

Şeker neredeyse evrensel bir kelime; hemen her dilde benzer şekilde adlandırılıyor. Şekerin ilk defa MÖ 5. asırda Hindistan’da üretildiği ve buradan dünyaya yayıldığı düşünülüyor. Sanskritçe’de śakkharā olarak adlandırılan kelime Farsçada şakar, Arapçada ise sükkār halini almış. Arapçada سکر şeklinde yazılan kelimenin Farsça imlası (Arap harfleriyle) شکر şeklinde. Kelime Farsçadan Türkçeye geçerken yumuşayarak şeker halini almış ve Osmanlı Türkçesinde (Farsça’daki gibi) شکر şekilde yazılmış.



Bu noktada iki hususun çapraz şekilde bir araya geldiğini tahmin etmek zor değil. Bir yandan Ramazan Bayramı bir şükranın bayramı olduğu için (varsayımsal olarak) Şükür Bayramı olarak adlandırılıyor; öte yandan yeni Müslüman olan Türkler oruç ibadeti ve Ramazan vesilesiyle tatlıları ve şekeri tanıyor. Burada ilginç olan durum şu: Arapça kökenli olan şükür kelimesi ile Türkçeye Farsçadan geçen şeker kelimesinin Osmanlı Türkçesindeki yazılışı aynı. Her iki kelime de شکر şeklinde yazılıyor. Türkçe açısından eski yazı biraz resim-yazı gibidir; tam bir fonetik yazı sayılmaz; شکر kelimesiyle karşılaşınca bunun şükür mü şeker mi olduğu yazının bağlamına göre anlaşılır. Kritik noktalarda sesli harflere karşılık gelen harekeler mevcut olmakla birlikte hareke kullanımı çok yaygın değildir ve hareke yoksa eski yazıda şükür ve şekerkelimelerinin yazılışı bire bir aynı şekildedir.

Ramazan ayı ve oruç ibadeti ile şeker-tatlı arasında ilişkinin İslam tarihinin en eski dönemlerine kadar gittiğini tesbit edebilmek mümkün. Diyanet Vakfı’nın hazırladığı İslam Ansiklopedisi’nde yer alan Bayram maddesine göre, “Hz. Peygamber’in ramazan bayramlarında musallâya çıkmadan önce hurma yeme âdeti bir sünnet telakki edilmiş ve bu telakki bayramda tatlı ikramı geleneğini doğurmuştur.” Aynı kaynakta yer alan bilgilere göre gerek Ramazan iftarlarında, gerekse Ramazan bayramlarında un, tereyağı, bal veya hurma ezmesiyle yapılan tatlıların ikram edilmesi âdettendi. Bağdat’ta 990 yılında yapılan bir bayram kutlamasında, uzunluğu yaklaşık 150 metreye varan sofralarda tatlıların sunulduğu rivayet edilmektedir. Yine aynı kaynağa göre, Fatımîler döneminde Mısır’da Ramazanda ve bayramda o kadar çok tatlı tüketilirmiş ki, sırf bayram tatlıları için Dârü’l-Fıtra adı verilen özel bir mutfak oluşturulmuş. Ramazanın iki ay kadar öncesinden başlayarak bayram tatlıları için gerekli malzeme bu Dârü’l-Fıtra’da depo edilirmiş. Memlûkler döneminde de Mısır’da halkın Ramazanda ve bayramlarda birbirine tatlı ve şerbet ikram etmesi çok yaygın bir gelenekmiş; Ramazan boyunca çok aktif olan tatlıcıların yoğunluğu Ramazan sonlarında iyice artar ve tatlıcılar sabahlara kadar çalışırmış.

Osmanlı dönemine gelecek olursak; rivayete göre Fatih Sultan Mehmet Ramazan ayında yeniçerilere iftarda muhakkak tatlı da verilmesini emretmiş. Yeniçeri iftarlarında mutlaka şekerlemeler ve tatlılar da olurmuş; tatlı/şeker ikramı bayramın da olmazsa olmazı imiş. Saray mutfağında da tatlılar iftar sofralarının ve bayram ikramlarının vazgeçilmez unsurları arasında imiş. Saray mutfağının Helvahâne adlı tatlılar kısmında hazırlanan helva, lokma, pelte, macun, kadayıf, baklava, zerde, aşure, muhallebi, sütlaç, elmasiye, reçel, hoşaf ve şerbet, iftarlarda ve bayramda sofraların baş köşesinde yer alırmış. Yukarıdaki başlık resimlerinin ikisi de, III. Ahmed’in dört oğlunun sünnet düğünü münasebetiyle hazırlanan 1720 tarihli Surnâme-i Vehbi için Levnî’nin yaptığı minyatürlerden. Buradan da anlaşılacağı üzere, padişah kızları veya kızkardeşlerinin evlendirilmesi ya da şehzadelerin sünneti gibi büyük törenlerde şekerden yapılma nahıl’ların (hayvan veya nesne heykelciklerinin, hattâ saray ve bahçe maketlerinin) taşınıp sergilenmesi, saltanat açısından başlı başına bir zenginlik ve ihtişam gösterisiymiş.

Bir iddiaya göre, oruç ile şeker/tatlı arasındaki ilişkinin ve bayramlarda da şeker/tatlı ikramının bir sonucu olarak, önce yeniçeriler ve saray ahalisi, sonrasında İstanbul’daki tatlıcı esnafı ve en sonunda da halk arasında (Ramazan Bayramı’nın yanısıra) Şeker Bayramı ifadesi de yaygınlık kazanmış. Gitgide, bayram ile şeker halk arasında da epey özdeşleşmiş. Bayramlarda şeker ve lokum ikramı yaygınlaşmış; meselâ Ramazanda davulculuk yapan mahalle bekçileri bayram günü halk arasında bahşiş toplamak için dolaşırken şöyle bir mâni söylermiş (Diyanet İslam Ansiklopedisi, Bayram maddesi, Özdemir Nutku):

Buna bayram ayı derler
Bal ile şekerden yerler
Eskiden âdet olmuş
Bekçiye bahşiş verirler

19. yüzyılda hem Şükür Bayramı, hem Şeker Bayramı

Şimdi, daha önce bahsettiğimiz Şükür Bayramı ifadesine geri dönebiliriz. Daha önce de işaret ettiğim gibi, şükür ve şeker kelimeleri eski yazıda bire bir aynı olarak, شکر  şeklinde yazılır.

Bu bilginin teyidi bâbında öncelikle Şemseddin Sâmi’nin Kâmus-i Türkî lügatine (1899) müracaat edebiliriz. Galatasaray’ın kurucularından Ali Sami Yen’in babası olan Şemseddin Sâmi tarafından kaleme alınan bu sözlükte yer alan Şeker ve Şükür maddelerinin görüntüsünü yukarıdaki kopyalarından takip edebilirsiniz. Solda (Görsel 1) Şükür maddesi, sağda (Görsel 2) Şeker maddesi yer alıyor. Ayrıca, bu noktada Redhouse’un 1890 tarihli Türkçe-İngilizce sözlüğü de önemlidir; kısaca Lexicon olarak bilinen bu Redhouse lügati, eski yazıyla Türkçe kelime girişlerinin yanında İngilizce imlâsıyla da olsa kelimelerin okunuşunu Latin harfleriyle verdiği için eski yazı metinlerin okunmasında hayati bir kıymet taşır. 1890 Redhouse’undaki şükür maddesini aşağıda solda (Görsel 3), şeker maddesini de aşağıda sağda görüyorsunuz (Görsel 4). Sağdaki tanımın en altında, “Ramazan’ı izleyen Şevval ayının ilk üç günü” tanımı ayrıca dikkat çekiyor.

Konuya dönecek olursak, bir iddiaya göre, harekelerin kullanılmaması neticesinde şükür ve şeker kelimelerinin okunuşunda karışıklık oluşmuş, bu sebeple ve bayramda şeker/tatlı ikramının da etkisiyle Şükür Bayramı kullanımı zamanla Şeker Bayramı’na dönüşmüştür. Meselâ Murat Bardakçı bu kanaattedir, okuma hatası sonucunda Şükür Bayramı ifadesinin Şeker Bayramı’na dönüştüğü iddia etmektedir: https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1104057-seker-bayrami-daha-dogrusu-sukur-bayrami

Ben de benzer bir dönüşüm olabileceğini düşünüyorum, ama bu dönüşümün sadece yanlış okumadan kaynaklanmış olabileceği açıkçası kafama çok yatmıyor. Kaldı ki, Şükür Bayramı şeklindeki (daha eski) kullanıma ait yazılı delil de açıkçası pek yok. Eğer Şükür Bayramı halk arasındaki bir kullanım idiyse, zaten yazılı şekle çok geçmemiş bir kullanımın yanlış okuma sebebiyle değişmiş olabileceği iddiası çok ikna edici gözükmüyor. Farazî olarak şunu söylemek bana mantıklı gibi geliyor: belli bir süre Şükür Bayramı ve Şeker Bayramı ifadelerinin ikisi de beraber kullanılmış olabilir. Zaman içinde şekerin ucuzlaması ve genel halk kitleleri arasında da tatlı/şeker ikramının yaygınlaşmasıyla Şeker Bayramı ifadesi baskın gelmiş ve Şükür Bayramı kullanımı zamanla unutulmuş olabilir. Yazılı kayıtlarda da şükür ve şeker aynı şekilde yazıldığı için, yazılı şekil değişmeden şükür’lerin şeker olarak okunmaya başladığını düşünülebilir. Her halükârda, bu farazî iddianın ciddi bir kaynak araştırması ile teyidi gerekmektedir.

Şöyle ya da böyle, en geç 19. yüzyıla gelindiğinde (belki de daha öncesinde) İstanbul’da Şeker Bayramı ifadesinin çok yaygınlaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu yaygınlık, 19. yüzyılın iki önemli Türkçe sözlüğünden, Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî’sinden (1876) ve Şemseddin Sâmi’nin Kâmus-i Türkî’sinden de (1899) takip edilebilmektedir. Meselâ Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî’sinin aşağıda solda gördüğünüz ilgili maddesinde (Görsel 5) “Şeker Bayramı –Fıtr” kullanımı kayıt altına alınmışken, Şemseddin Sâmi, aşağıda solda gördüğünüz Bayram maddesinde (Görsel 6) İyd-i Fıtr ifadesini Şeker Bayramı olarak tanımlamıştır.

Şeker Bayramı kullanımının İstanbul’un kültürel etkisinin daha direkt ulaştığı taşradaki önemli Osmanlı merkezlerinde de yaygınlaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Kaynaklardaki ifadelere bakılırsa, bu dönemde halk arasında Ramazan Bayramı ve Şeker Bayramı tabirlerinin ikisinin de kullanıldığı söylenebilir. Bir kullanım sözlüklere girdikten sonra yaygınlık kazanmaz; yaygınlık kazandıktan sonra sözlüklere girer. Lehçe-i Osmânî’nin 1876, Kâmus-i Türkî’nin ise 1899 yılında yayınlandığını bu vesileyle bir kere daha hatırlatalım.

Eski yazı dönemine ait pek çok yazılı kayıt, Şeker Bayramı ifadesinin nevzuhur olduğu iddiasını tekzip edici özelliktedir. Yukarıda solda (Görsel 7) ve sağda (Görsel 8) alıntıladığımız, 20. yüzyıl başlarına ait iki popüler sözlükte de, Şeker Bayramı, Ramazan Bayramı ve İyd-ı Fıtr ifadelerinin eşanlamlı olarak kullanıldığı gözükmektedir. Mevzuya dair başka bir detay, Ahmet Mithat Efendi’nin öğrenciler için hazırladığı 1327 (1911) tarihli

Osmanlıca Kıraat Kitabı’nda bulunabilir. Ahmet Mithat Efendi sözkonusu kitabın yukarıda solda  gördüğünüz (Görsel 9) “Bayramlar” başlığını taşıyan bölümünde, Osmanlı toplumunda değişik cemaatler tarafından kutlanan bayramları listelemektedir: “Hürriyet Bayramı, Şeker Bayramı, Kurban Bayramı, Paskalya, Hamursuz Bayramı, Velâdet-i Hümâyûn [sultanın doğum günü], Cülûs-i Hümâyûn [sultanın tahta çıktığı gün].” Çanakkale Harbi’nde Anafartalar’da şehit düşen kardeşi Ahmet Tevfik için hece vezniyle dramatik bir şiir yazan İdris Sabih’in ifadeleri de duygu yüklüdür (Yeni Güzel Yazılar kitabı, İstanbul 1928, s. 120; bkz yukarıda sağda, Görsel 10):

Yurduna son damla kanını verdin,
Ah cömert kardeşim, sana pek yazık!
El fitre verdi, sen canını verdin,
Ne acı bir Şeker Bayramı yaptık!

“Şeker Bayramı”nın Filistin’e dahi yayılması

Özetle, eski lügatlere bakıldığında Şeker Bayramı ve Ramazan Bayramı tabirlerinin eşanlamlı olarak kullanıldığını görüyoruz. Şöyle bir itiraz akıllara gelebilir: madem ki eski yazıda şeker ve şükür kelimelerinin yazımı aynıdır, öyleyse eski sözlüklerde ve eski yazı metinlerde yer alan شکر kelimelerinin şükür değil de şeker olduğundan nasıl emin olabiliyoruz?

Esasında doğru bir soru. Böyle bir konu gündeme geldiğinde bakılacak kaynak bellidir: Redhouse’un daha öncer sözünü ettiğimiz Lexiconu (1890). Redhouse, yukarıda da belirttiğim gibi Türkçe kelimelerin yanında (İngilizce imlâsıyla) Latin harfleriyle kelimelerin okunuşlarını da göstermiş olduğundan, eski metinlerin okunması noktasında olağanüstü faydalıdır. Öncelikle Redhouse Lexiconundaki Şeker ve Şükür maddelerine bakalım (tekrar yukarıda, Görsel 3 ve Görsel 4); görüleceği üzere, kırmızı kutulara aldığım bu kelimeler aynı yazılmakta ama farklı okunmaktadır; ayrıca, daha önce de belirttiğim gibi Redhouse Şeker maddesinin altında “– Bayramı” girişiyle Şeker Bayramı’nı da tanımlamıştır.

Redhouse’dan bu alıntıları yaptığım Lexicon 1890’da basılmıştır ama kendisinin 1861’de basılmış Kitâb-ı Lehçetü’l Maâni adlı daha dar kapsamlı bir başka sözlüğü de vardır. Şeker Bayramı ifadesini o sözlükten de kontrol ettim. Yukarıda gördüğünüz (Görsel 11) Bayram maddesi altında eski yazıyla yapılmış olan Şeker Bayramı girişinin telâffuzu İngilizce imla ile Sheker Bayrami olarak belirtilmiş ve “The feast of sugar – the feast of three days next after the close of Ramazan” şeklinde tanımlanmış. (Ben kontrolü bu lügatin 1880 Londra baskısından yaptım: https://archive.org/details/redhousesturkis00asgoog/page/n6/mode/2up)

Demek ki Latin harfli kaynaklar, Osmanlı Türkçesinde شکر olarak yazılan kelimenin bayram bağlamında Şükür değil Şeker olarak okunması gerektiğini net olarak göstermektedir.

Encyclopaedia Britannica’nın 1911’de basılan 11. edisyonunda yer alan, yukarıda solda gördüğünüz Bairam maddesinde (Görsel 12) Sheker Bairam ifadesi yer almakta; Hollanda’da Brill tarafından yayınlanan ilk Encylopédie d’Islam’ın 1913’de neşredilen ilk baskısının yukarıda sağda gördüğünüz ‘ID al-FITR maddesinin açıklamasında da (Görsel 13), bu bayramın Türkler tarafından küçük-bairam veya sheker-bairam olarak adlandırıldığı belirtilmektedir. Z. Duckett Ferriman’ın aşağıda solda kapağını gördüğünüz (Görsel 15) 1911 tarihli Turkey and the Turks adlı kitabında da, Türklerin dini konusunda bilgi verilirken, aşağıda sağda gördüğünüz s.165’te (Görsel 16) Shekher Bairam’dan bahsedilmektedir (https://archive.org/details/turkeyturks00ferruoft/mode/2up).

İncil Cemiyeti (Bible House) tarafından İstanbul’da yayınlanan The Orient adlı dergide de Türklerin dini hayatı hakkında bilgiler verilmiş. Aşağıda solda kapağını verdiğim (Görsel 17) 16 Ağustos 1911 nüshasındaki, aşağıda sağda bulacağınız (Görsel 18) Leile-i Berat yani Berat Gecesi başlıklı yazıda, Ramazan’dan sonra Sheker Bairam kutlandığı anlatılmaktadır.
(http://www.dlir.org/archive/archive/files/d9ee14a62e93b32439c9d7280c9cb7c0.pdf).

16 Haziran 1916 tarihli The Schulenburg Sticker adlı Amerikan gazetesinde çıkan ve Çanakkale’deki birliklere Bairam vesilesiyle Kuran dağıtımını konu eden küçük bir haberde de, “Ramazan orucunun bitimindeki Küçük veya Sugar Bairam” ifadesi geçmektedir (https://texashistory.unt.edu/ark:/67531/metapth189613/m1/4/zoom/?q=bairam&resolution=6&lat=991.921012155135&lon=3085.8301691930474; bkz aşağıda solda, Görsel 19). ABD’de yayınlanan The Campus Crier adlı bir öğretmen okulu gazetesinin 16 Şubat 1933 tarihli nüshasında, öğrencilerin yakında çıkacağı bir dünya turu bağlamında değişik ülkelerde neler göreceklerinden bahsedilirken, Türkiye’deki Sheker Bairam da sayılmıştır. Konumuzla ilgili olmayan bir husus, İtalya’nın Faşist gençlerinden Giovinezza marşını da dinleyecekleridir (https://digitalcommons.cwu.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1118&context=cwu_student_newspaper; bkz aşağıda sağda, Görsel 20).  

Bu noktada, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Filistin’de kurulan İngiliz Manda Yönetimi’ne ait çok ilginç bir belge (bkz aşağıda, Görsel 21), Şeker Bayramı ifadesinin Osmanlı diyarlarının Türkçe konuşmayan kesimlerinde dahi yaygınlık kazandığını göstermektedir. “Filistin Hükümeti”nin 1 Mart 1921 tarihli resmi gazetesinde o yılın genel ve farklı dinî cemaatlere özel tatil günleri sayılırken, Müslümanlar için Hicri 1339 senesinin Şevval ayının ilk 3 gününün (7, 8, 9 Haziran 1921) Sheker Bairam olduğu belirtilmektedir. Aslında tek sütundu; metne sığabilmesi için ikiye bölerek sunuyorum  (http://www.zobbel.de/mepb/MEP-Bulletin_002-B.pdf).

Sonuç yerine

Toparlarsak, İslami açıdan bu bayramın ismi Fıtr Bayramı’dır. Şeker Bayramı veya Ramazan Bayramı kullanımlarının ikisi de Türkçeye ve Türkçenin nüfuz edebildiği kültürel havzaya mahsus kullanımlardır. Şeker Bayramı ifadesi öncelikle İstanbul ve çevresinde yerleşmiş, zamanla impartorluğun İstanbul’un kültürel etkisine daha açık merkezlerine de ulaşmıştır. Bölgesel olarak Şeker Bayramı ifadesini kendi çevresinden hiç duymamış insanların bu kullanıma yabancılık duymalarını anlamak mümkündür; ancak İslami açıdan bakıldığında Ramazan Bayramı ve Şeker Bayramı kullanımlarının ikisi de nevzuhur tabirlerdir. Daha Selefi yaklaşımlar muhtemelen bu adlandırmaların ikisine de karşı çıkacak ve Hz. Muhammed zamanındaki tabir olan İydü’l-Fıtr tabirinin kullanılması gerektiğini söyleyeceklerdir.

Bütün bu gerekçelerle, insanların Ramazan Bayramı veya Şeker Bayramı kullanımlarından birini tercih etmesini anlayabiliyor, ama diğerine tepkisel şekilde karşı çıkmalarını İslamî açıdan da abes ve garip buluyor, tartışması yapılacak bir konu olduğunu düşünmüyorum. Ramazan Bayramı kullanımı da, Şeker Bayramı kullanımı da kültürel coğrafyamızda en az 200 senedir vardır ve yaygındır. Şahsi kanaatimce tartışılması gereken asıl konu bayramların adlandırılması hususu değildir: bireylerin gittikçe atomize olması, toplumsal dayanışma ruhunun zayıflaması, bizi bir toplum/millet yapan geleneklerin ve bağların zayıflamasıdır.

Bayramların gerekleri artık yapılmıyorsa, adının ne önemi var? Ben kişisel olarak Ramazan Bayramı tabirini tercih edenlerdenim; ailemden, büyüklerimden öyle gördüm ama en azından 200 senedir kullanılan Şeker Bayramı ifadesine karşı olmam gerekmiyor. Şeker Bayramı kullanımı Kemalistler veya “seküler mahalle” tarafından bu bayramı dinî içeriğinden uzaklaştırma amacıyla uydurulmuş bir kullanım değildir. Ailesinden Şeker Bayramı ifadesini öğrenenler veya “seküler mahalle”den dostlar da, Ramazan Bayramı ifadesinin toplumun her kesimi tarafından çok uzun süredir yaygın olarak kullanılan bir terim olduğunu bilmelidir, ziraRamazan Bayramı tabiri de sonradan çıkarılan ve toplumun bir kesimine dayatılan bir kullanım değildir. Kişilerin Ramazan Bayramı veya Şeker Bayramı kullanımından birini tercih etmelerinin kültürel kimlikleriyle ilişkili olduğu açık. Bu tercih farkları her zaman olacaktır, ancak bu farklılıklar illâ toplumsal bir ayrışmayı gerektirmeyebilir. Bu tartışmaları körükleyip toplumdaki sosyo-kültürel çatlakları derinleştirmenin yanlış olduğu düşüncesindeyim. Bu tür tartışmalarla toplumsal enerjimizi hebâ etmek yerine bayramları gerçekten bayram gibi yapmak daha iyi olmaz mı? Kısacası: kinden-nefretten arınalım; dargınlıklara, kırılganlıklara son vermek için bayram vesile olsun; geçmişlerimizi yâd edelim; hayattaki büyüklerimizi hatırlayıp arayalım; ihtiyaç sahiplerini maddi-manevi sevindirelim; güçsüzlere yardım edelim.



İsteyen Şeker Bayramı, isteyen Ramazan Bayramı desin; bu farklar üzerinden (bence) tehlikeli bir noktaya varmış olan toplumsal-kültürel yarılmamızı derinleştirmeyelim. Kişisel tercihiniz, itikadınız, meşrebiniz ne olursa olsun; herkesin geçmiş bayramını kutluyorum. Bayramınız kutlu, mübârek olsun, şeker tadında geçmiş olsun, Allah ağzımızın tadını bozmasın.

————————————— (*) İşadamı. 1969 Gelibolu doğumlu. İstanbul’da büyüdü ve tahsil gördü. 1987’de Boğaziçi Üniversitesi’nin İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’ne girdi; aynı üniversitenin Siyaset Bilimi, Tarih ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okudu. Ticarî maksatlı olarak 1995-2001’de Hollanda’da, 2001-2009’da Çin’de yaşadı. İngilizceden Türkçeye bazı çevirilerinin yanısıra Köprü, İzlenim, Matbuat, Karakalem ve Kitap gibi değişik dergiler ile muhtelif internet sitelerinde yayınlanmış yazıları var. 2019 başından beri iş hayatını yeniden Hollanda’da, Amsterdam’da sürdürüyor

Önceki İçerikAntonioni: Duyguların Macerası
Sonraki İçerikKoronavirüs: Dünyada son durum