Ada esintisinde sohbetler

 

İstanbul’un yoğunluğu, gürültüsü ve tatsız gündeminden uzaklaşmak için yolumuzu Gökçeada’ya çeviriyoruz. İskeleye giden Gelibolu-Kabatepe yolu çam ağaçları eşliğinde yeşil şöleni, şanslıyız. Adanın Kuzulimanı iskelesine inen yolu sanki adada kimse yaşamıyormuş hissine kapılacağınız kadar sakin, etrafta pek yerleşim yeri yok. Kaleköy ve Zeytinliköy yönüne giderken ise adanın çok kültürlü yapısı ve merkezdeki yoğunluğa tanık oluyoruz. Gökçeada'yı görünceye kadar bir adada olmak benim için, deniz ulaşımı yapılamadığında bir alana sıkışıp kalma hissi demekti. Oysa küçük ve yalıtılmış da olsa burada mekânın sınırları sanki büyüyor ve keşfedilecek çok şey bulabiliyorsunuz.

 

Adada gezinirken her yerin kekik kokması insanı mest edecek kadar hoş bir duygu, havada şifa var dedirtiyor adeta. Hemen her yerde gezinen sahipli veya sahipsiz, adaya özgü koyun ve keçiler görüyoruz. Tepe ve düzlükleriyle hareketli bir coğrafyaya sahip olan adada tepelerin oluşturduğu esinti sebebiyle çok canlı bir havayı soluyoruz. Gece olduğunda ise yıldız şölenine dönüşen gökyüzü sefası başlıyor.

 

Adanın kuzeyindeki Zeytinliköy’ün restore edilmiş sokaklarında dolaşırken gezgin dostum Saadet, Madam’ın dibek kahvesini arıyor, ancak erken kapatılmış bir mekânla karşılaşıyoruz. Şansımıza köyde başka şirin kafeler açılmış; adayı tepeden gören balkonuyla nerdeyse tüm masaları dolu Cafe Garaj’a girip Rum sahibesi ile dondurmasının doğallığı üzerine konuşuyoruz. Zeytinliköy'e yakın, adanın iki iskelesinden biri olan Kaleköy, adanın tepe kısmında, hemen hemen hepsi Rum taş evlerinden oluşan eski yerleşim bölgelerinden biri. Tepeye tırmanıp en yüksek yerindeki kayanın üzerinde oturarak kollarımı denize doğru açabildiğim kadar açıp derin soluk alıyorum, yaşadığını hissetmek bu olsa gerek. Damperli kamyonların geçmediği, etraftaki evlerin yıkılıp yeni binaların yapılmadığı, insanın kendini ve tabiatı dinleyebildiği bir yer bulmak ne şans… Özgürlük işte bu diye bağırmak geliyor içimden.

 

Karnımızın acıktığını fark edip hemen biraz aşağıda gözümüze çarpan kocaman güzel bir çınarın gölgesinde buluyoruz kendimizi. Tabelada Mustafa’nın Kayfesi yazıyor. Övüldüğü gibi gerçeğe yakın gıdalar mı kullanıyor, diye getirdiği kahvaltılıkları deniyoruz. Sonrasında Mustafa Bey ile sohbet etme imkânı buluyoruz. Kafedeki karadut reçeli, yoğurt, tereyağı, sakız muhallebisi gibi pek çok ürünü annesinin yaptığını ve insanlara en iyisini ikram etme hususunda da annesine söz verdiğini anlatıyor Mustafa Bey. Dedesi 1945’te askerliğinin bir ayını burada yapmış, yıllar sonra da babası Iğdır'dan iş için gelmiş Gökçeada’ya, sene 1979. O günden sonra da adayı bir daha terk etmemiş ve Mustafa Kıraç burada doğup büyümüş tam bir adalı. Kayfe, gölgesiyle bugüne kadar kim bilir kaç kişiyi kucaklamış 250 yıllık çınarı, yabani keçi ve koyun ürünleri, kekik balı, zeytinyağı gibi pek çok anne eli değmiş ikramıyla kalkmak istemeyeceğiniz bir yer. Daha önceden Rum çiftçilerinin müdavimi olduğu eski kahvenin ruhu yeniden canlanmış burada…

 

1974 yılında özellikle Kıbrıs Savaşı’ndan sonra tüm Rumlar adayı terk etmek zorunda kalınca kahve de kaderine terk edilmiş. Bu güzel mekânı tekrar eski haline getirmek için çok uğraşmış Mustafa Kıraç. Sonunda, 2009’da gerekli izinleri alıp, eski ruhuna özgü sade ama çok güzel bir atmosferde açmayı başarmış. Kendisinden sonra kahvenin eski hali kaybolup başka maksatla kullanılmasın diye de planını tescillettirmiş. Ağabeyinin taş ustası Niko amcadan taş işini öğrenip eski evleri onun kadar iyi restore etmeyi başardığından bahsediyor Mustafa Bey. Adadaki Rum nüfusun tatsız olaylar nedeniyle azalmasının üzücü olduğunu, ancak adayı terk eden Rum komşularının yazın da olsa tekrar evlerine dönmesinden çok memnun olduklarını söylüyor. İlk dönüşler, 1991’de Turgut Özal’ın Gökçeada Rumlarını davet etmesiyle başlamış. Zira Yunanistan'a giden adalı Rumlar, burada da kabul görmemiş. Hatta Turco diye çağrılıp Selanik’te belli bir bölgede yaşamaya zorlanmışlar. Varlıklı olanları Avrupa’nın başka ülkelerine veya Avustralya'ya gitmiş, diğerleri ise doğup büyüdükleri vatanlarına hasret, yaşamlarına devam etmiş. Şimdilerde Avustralya kadar uzağa savrulmuş adalılar bile, özellikle son 2-3 yıldır yazları adaya geliyormuş, hatta aralarında kafe işletenleri bile varmış. Artık adada yaz kış kalan Rum aile sayısı yaklaşık 500'ü bulmuş. "Adada Türk ya da Yunanlı, biz birlikte mutluyuz" diyen Mustafa Kıraç’ın en büyük korkusu, adanın imara açılarak betonlaşıp huzurlu atmosferinin bozulması. Buraya gelmek için gemiye binmeden önce elimize tutuşturulan devre mülk ilanlarını hatırlayıp endişesinin maalesef boşuna olmadığını düşünüyorum.

 

Mustafa’nın Kayfesi’nde otururken yakındaki doğal sabun atölyesi tabelasını görünce, bu nazik ada dostuyla vedalaşıp, başka bir ada dostuyla tanışmaya gidiyoruz. İmroza doğal sabun atölyesi, güzel çiçeklerle çevrili bir bahçenin içinde taş bir mekân. Sabun ve kolonya üretiliyor. Kullandıkları hammaddeler, adanın yağmur suları, adadaki kekik, lavanta vb. çiçeklerinin aromatik yağları ile adadaki zeytinyağı. Sabunları zeytinyağının kostikle (baz) kaynatılmasıyla değil, gerçek aromatik yağların kokularındaki şifalı etkileri kaybolmasın diye soğuk metot yöntemiyle yapılıyor. Bu sabunlarla elinizi ya da saçınızı yıkadığınızda verdiği temizlik hissiyle birlikte sizi gerginlikten uzaklaştırıp ruhunuzu da sevinç içinde bırakması muhteşem bir duygu. Hayata güzellik katma derdinde olan Şule Hanım ve eşinin hikâyesi oldukça tanıdık: Ur gibi hızlı büyüyen şehrin sevimsizliğinden kaçarak huzurlu bir atmosferde yaşamak. Mutlu bir hayatı yaşarken tüm iyiler gibi onlar da adanın güzelliklerini başka dostlarının da -aslında herkesin- tatmasını istemiş ve sabun yapma işine koyulmuşlar. Şule Hanım çok etkileyici bir cümle ile başlıyor konuşmasına, “Buraya ölmeye geldik…” Adayı ne kadar çok sevdiği, ışıltılı gözlerinden çok belli ancak birden gözleri buğulanıp yaşadıkları sıkıntıların hüznünü de paylaşıyor. “Sonunda buradan da ayrılmak zorunda kalacağız.” dediğinde, başka diyarlarda tabiat dostu, el emeğiyle dünyaya değer katan bütün insanların başlarından benzer hikâyelerin geçtiğini çok iyi bildiğimden zorlukların her yerde olabileceğini hatırlatma ihtiyacı duyuyorum. Nerede okuduğumu tam hatırlamıyorum ama “Kötülük çok büyük bir balon gibi, iğne batırıldığında söner ama iyilik bir damla su gibi zamanla kocaman bir göle dönüşür.” cümlesini hatırlıyorum. Umarım Şule Hanım, yine gözlerindeki ışıltı ve enerjisi sönmeksizin Gökçeada’da yaşamaya ve üretmeye devam eder. Kapıdan çıkarken tahta su fıçısı gibi gözüken kabının aslında tahta değil plastik bir bidonu kamufle ettiğini fark ediyorum. Şule Hanım: "Sanırım plastik olması zorunlu olan bu su kabının bile sentetik görüntüsüne dayanamadığımdan böyle bir çare buldum." deyince, kendi dünyasında tabii atmosferi oluşturmuş bu sevimli kadına sarılarak ayrılıyorum atölyesinden…

 

Irk, cinsiyet, ruhumuzu saran beden görüntümüz, ailemiz, kısacası DNA'mızdaki kodlarımızı seçemeyen bizler, neyi paylaşamıyoruz acaba demekten kendimi alamıyorum. Ne yazık ki bugün Yaradan’ın karşılıksız verdiği tüm nimetleri insanoğlu paylaşmamakla kalmayıp başkasına verilmiş olanı da alma ve biriktirme derdiyle meşgul…

 

Önceki İçerikKısa bir ara geçiş: Kitlesel katliamlara dair bir not
Sonraki İçerikBarış konusunda kimi tesbit ve öneriler