Barış konusunda kimi tesbit ve öneriler

Gökçeada'yı görünceye kadar bir adada olmak benim için, deniz ulaşımı yapılamadığında bir alana sıkışıp kalma hissi demekti. Oysa küçük ve yalıtılmış da olsa burada mekânın sınırları sanki büyüyor ve keşfedilecek çok şey bulabiliyorsunuz.

 

Maalesef yine aynı nutukları dinleyip, aynı yollardan ilerleyip, aynı filmi tekrar tekrar izlemek durumunda kaldık. Başaramadığımız, yüzümüze ve gözümüze bulaştırdığımız barış ortamı, bir anda savaş ve şiddet havasına girdi. Bazen bir adım bile ilerleyemediğimiz barış yolunda, iş şiddet ve savaşa dönüşünce bir günde onlarca insanımızın ölümüne şahit oluyor ve yıkılan kasabaların siluetlerini seyrediyoruz. Bir yanlış var ve bu yanlışın en vahim tarafı da ölümlerin, savaşın ve şiddetin hayatımızın olağan durumuna dönüşmesi. Yani bu şiddet halini kanıksamamız ve içten içe benimsememiz. Bir müddet sonra giderek Suriye ve Irak’a benzememiz. Oysa ne Irak ve ne de Suriye, böyle bir yola gireceğini düşünmemişti. Ama savaş, önce ortak yaşama kültürünü, sonra hukuku ve insan haklarını ortadan kaldırarak kendi mecrasını oluşturur.

 

Biz nerede yanlış yaptık?

 

Peki, biz neden başaramadık? Kimler, hangi noktalarda hatâ etti? Neden yeniden şiddet ortamına dönüverdik? Şüphesiz bu soruların cevabı kolay değil. Bazen göründüklerinden de daha derin bir noktada dururlar. Bir tarafın hatâları daha çok olabilir ve hattâ bir tarafı suçlu ve sebep ilan etmek de her zaman daha kolay bir yoldur. Oysa çoğu zaman hata ve eksiklikler her iki taraftan da kaynaklanabilir. Önce hükümetin bazı eksiklik ve yanlışlarından başlayalım.

 

Hükümetin yanlış ve eksikleri

 

(1) Barış karşılıklı güven üzerine inşa edilebilecek bir süreçtir. Ancak taraflar hiçbir zaman bu güven ortamını oluşturamadılar. Bu güvensizlik, bir arabuluculuk mekanizmasıyla makul bir seviyeye getirilebilirdi. Buna karşılık hükümet tâ başından beri uluslararası bir arabuluculuk mekanizmasının oluşturulmasının karşısında durdu. Temel gerekçesi, Kürt meselesini bir iç mesele olarak görmek ve bu iç sorunu kendi içinde çözmek. Süreçte yaşanan kimi tıkanıklıklar sonucu ve kamuoyunun da baskısıyla, daha sonra “Akil Adamlar Heyeti” oluşturuldu ve ardından bir “Gözlemci Heyet” oluşturulması gündeme geldi; ancak artık ülke bir seçim gündemine girmişti. Cumhurbaşkanının “Dolmabahçe Mutabakatı”nı ve “Gözlemci Heyeti”ni kabullenmemesi, sürecin hepten gerilmesine yol açtı.

 

(2) Hükümet barış sürecinde çok ağır davrandı, gerekli adımların atılmasında yeterli özeni gösteremedi. Buna en iyi örnek Kürt dilinin eğitim ve öğretim alanında kullanılması meselesidir. 2012 yılından beri Kürtçe seçmeli ders olarak müfredatta yer alırken, kimi siyasi ve idari uygulamalarla bu hak fiili olarak kullanılamaz duruma getirildi. Bazı yerlerde “yeterli başvuru olmadı,” bazı yerlerde de “öğretmen yok” denilerek bu hakkın kullanılması fiili olarak engellendi. Büyük bir umutla açılmış olan Kürtçe Yüksek Lisans Programları ve Lisans düzeyindeki eğitim, Kürtçe öğretmen atamaları olmadığı için geriledi ve artık nerdeyse rağbet gösterilmez oldu. Hükümet, son iki yıldır şaka eder gibi, topu topu 28 Kürtçe öğretmeni atadı. Oysa İngilizce ve Almanca gibi diller bir yana, 2014’te 744 Arapça öğretmeni atandı.

 

(3) Barış dilde başlar. Savaşırken sarf edilen kelimler ve kullanılan dil, barış masasında bir tarafa bırakılmak durumundadır. Oysa hükümet bir türlü dilini yeterince yumuşatamadı. “Terörist, bölücü, bebek katili, vatan haini” gibi sözlerin kullanılmasından, barış sürecinin devam ettiği ortamda bile vazgeçilmedi. Hükümet Öcalan’a karşı dilini yumuşattı; ancak Kandil, dağ kadrosu ve örgütün Avrupa kanadına karşı dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı bir dil kullanmaktan geri durmadı.

 

(4) Hükümet Kobani meselesini iyi okuyamadı. Oysa Suruç’un aşağı bir mahallesi niteliğindeki Kobani, yüz yıllık Kürt davasında, Şeyh Sait, Dersim, Zilan, Mahabat ve Halepçe’den çok daha etkili oldu. Sınırda, herkesin gözü önünde ve TV’lerde canlı yayın ile seyredilen IŞİD barbarlığı, Kürt duyarlılığı ve milli bilincinin uyanışında zirve yaptı. Kürt gençleri sınırdaki telleri aşarak direniş cephesinde yerlerini aldılar. Oysa hükümet, çok basit bir hamleyle, hem barış sürecini hem de Kobani’yi yıkımdan koruyabilirdi. Şöyle ki, eğer ilk günden IŞİD’e bir nota verilerek, “ben kendi sınırımda bir katliam işlenmesine müsaade etmem” deseydi, IŞID Kobani’ye saldırma cesareti bulamayacaktı. 6-7 Ekim olayları, bir patlayış ânıydı. Allah korusun, eğer hükümet son anda aklıselime uygun davranıp pêşmergenin geçişine izin vermeseydi ve Kobani düşseydi, 6-7 Ekim olaylarının çok daha vahimi, bütün ülkede baş gösterebilirdi.

 

(5) Hükümet Suriye politikasında, Kürtleri de kucaklayıcı ve haklarını güvence altına alacak bir siyaset geliştiremedi. Suriye krizi patlak verdiğinde, hükümet Kürtleri ÖSO’nun yedeği veya “adsız” bir bileşeni yapmak istedi. Oysa ÖSO, henüz muhalefetteyken bile Kürt halkının temel haklarını sağlamayı amaçlayan hiçbir antlaşmaya yanaşmadı; sanki memleketin tek sahibi onlarmış ve Kürtler de onlara mecbur imiş gibi bir tavır takındı. Oysa Suriye ve Ortadoğu konusunda azıcık bilgi sahibi olanlar bile, Kürtlerin, Suriye’deki mücadelenin kaderini belirleyecek, anahtar bir role sahip olduğunu görüyordu. Kürtler hangi tarafta yer alacaksa o tarafın kazanması garanti idi; ancak Kürtler ortada durunca, ne Esat ve ne de ÖSO kazandı. Savaş, bir yenişemezlik durumuyla yıllara yayıldı ve yüz binlerce insanın hayatına mal oldu.

 

(6) Hükümet demokratik çözüm ve sivil siyasetin önünü açmak amacıyla HDP’ye yardımcı olacağı yerde, kendisini iktidardan düşürmüş, geriletilmesi elzem bir rakip olarak gördü. Bu yaklaşım HDP’nin hareket alanını daraltırken, Kandil’in sivil siyaset üzerindeki ağırlığını artırdı. Seçim sonrası süreçte HDP’nin bu şekilde “şeytanlaştırılması” pek çok kimsede şu algıyı oluşturdu: “AK Parti Kürt meselesini çözmek istemiyor, PKK ile görüşmeler ekseninde bir oyalama politikası güdüyor. Eğer samimi olsaydı, HDP’yi muhatap alır ve Meclis çatısı altında çözüm üretmeye kalkardı.”

 

(7) AK Parti hükümetinin çözüm sürecinde yeterince hızlı ve cesur davranmamasının bir sebebi de ana muhalefetin, uzunca bir dönem bu meseleyi iç siyaset malzemesi yaparak,  oldukça milliyetçi bir söylemle çözüm süreci üzerinden iktidarı vurmaya çalışmasıydı. İlerleyen süreç içinde muhalefet biraz daha ılımlı bir noktaya geldi; ancak artık geç kalınmıştı.

 

PKK’nin yanlış ve eksiklikleri

 

Başta da belirttiğimiz gibi hatalar karşılıklıydı ve yeniden savaş ortamına dönülmesinde PKK tarafının da vahim hataları var. Bu hataları şöyle sıralamak mümkün:

 

(1) PKK,  IŞİD’in Suriye krizinde temel bir aktör olarak ortaya çıkıp Kürtlere saldırmasından, daha ilk günden itibaren Türkiye’nin sorumlu olduğunu işaret etti. Oysa bu doğru bir yaklaşım değildi. Hükümet Suriye meselesinde kimi yanlışlar yapmış olabilir, ama hükümeti doğrudan doğruya IŞİD gibi canavar bir yapıyla bir veya özdeş tutmak haksızlıktı. Bu noktada hükümete yapılacak eleştiri, kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlamada eksik kaldığı olabilir. Benzer şekilde, Kobani’nin düşüşünü barış sürecinin bitişi şeklinde ilân etmek de, tamamen bu mantığa dayanıyordu.

 

(2) Barış sürecinin tıkandığı ve sorunlarla karşılaştığı her aşamada “bundan sonra barış süreci bitmiştir” şeklinde beyanlarda bulunmak, karşılıklı güvensizliği tetiklemekten başka hiçbir şeye hizmet etmedi. Oysa kullanılan dile dikkat edilmeli, savaşı değil, barışı teşvik edici bir dil kullanılmalıydı.

 

(3) HDP’nin 7 Haziran seçimlerinden başarıyla çıkması ve mecliste yüksek bir temsil elde etmesi, PKK’nin hazır olmadığı yeni bir dönemin kapısını araladı. Sivil siyaset bir anda “silâhlı siyaset”in üstüne çıkınca, PKK boşlukta kaldı. Oysa eğer daha önceden bu konuda bir çalışma yapılmış olsaydı, PKK’nin yapması gereken şey, kendisine yeni duruma göre bir çekidüzen vermesi olurdu. Yeni durum, PKK’nin geri çekilerek sivil alanın güçlenmesini desteklemesini gerektiriyordu. Ancak PKK, sanki HDP onun rolünü elinden almışçasına hareket etti ve sivil siyasetin denetimine girmeye henüz hazır olmadığı gösterdi. HDP’nin 7 Haziran seçimlerinden sonra AK Parti karşıtı, uzlaşmaz bir tavır geliştirmesinde, parti içindeki Kemalist kanadın rolü büyüktü.

 

(4) PKK, IŞİD’nin 20 Temmuz’da Suruç’ta 32 sivil aktivisti öldürmesini hükümete yıktı. Oysa en sıradan diktatörlükler bile vatandaşlarının böyle dış kaynaklı saldırılara uğramasını kendi zayıflıkları olarak görürler. Bu yetmiyormuş gibi, 2 polisin karanlık bir eylemle evlerinde infaz edilmesini, bombalama eylemine misilleme olarak göstermek ve bununla da barış sürecinin bozulmuş olduğunu ilân etmek, korkunç derecede büyük bir hataydı. Gerçi PKK, iki gün sonra bu olayın inisiyatifleri dışında geliştiğini ilan edecekti, ancak artık çok geç kalınmıştı.

 

(5) HDP’nin yüzde 90’ın üzerinde oy aldığı kimi kasabalarda hendek kazılarak buralarda “demokratik özerklik” ilan edildiğini söylemek, siyaset diliyle açıklanamayacak bir vakadır. Bu, olsa olsa bir katliam davetidir (eğer devlet yetkilileri 90’ların aklıyla hareket etseydi, bu yerlerde katliamlar yaşanırdı). Kaldı ki özerklik, tek taraflı ilan edilecek bir durum değildir. “Özerk” olan, bir merkez ile hukuki bir bağ içerisindedir. Tek taraflı “bağımsızlık” ilan edilir ve dünyada bunun da örnekleri çoktur. Ancak tek taraflı özerklik olmaz. Biraz tarih bilgisi olanlar bilir ki, İttihatçı akıl bu tür eylemleri bir soykırım gerekçesi olarak kabul ederdi.

 

(6) Kürtlerin Irak ve Suriye’de IŞİD saldırıları altında olduğu bir ortamda, Türkiye’de barış sürecini bitirip ayrı bir cephe açmak, Türkiye’deki sivil siyaseti felç ederken, Kürtlerin Irak ve Suriye’deki kazanımlarını da tehlikeye atmaktadır. Mesut Barzani, “Kürt petrol hattını sabote etmenin, Kürtlerin rızkıyla oynamak” anlamına geldiğini söyledi. Ancak mesele sadece rızk ile sınırlı kalmıyor; pusulasını şaşırmış, siyaset ve stratejiden bihaber eylemler, Kürtlerin geleceğini de tehlikeye atıyor.

 

( 7) Türkiye barış masasını devirip her gün Kandili bombalasa dahi, PKK bütün gücüyle Rojava’ya yönelmeli, Kobani’yi Afrin ile birleştirmek ve oradan da Akdeniz’e açılmak için mücadele etmeli ve Türkiye’de şiddetten uzak durmalıydı.

 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, ben halen iki tarafın da tüm köprüleri yıkıp iletişim ağını ortadan kaldırmadığını düşünüyorum. Eski acı ve tecrübeler göz önünde bulundurularak, önce PKK, en geç 1 Eylül Dünya Barış Gününe kadar, tek taraflı ateşkes ilan etmeli ve derhal barış masasına dönülmelidir.

 

————————————-

* Doç Dr; Siyaset Bilimci, Muş Alparslan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı.

 

Önceki İçerikAda esintisinde sohbetler
Sonraki İçerikPower and self-orientalization in Turkey