Ana SayfaGÜNÜN YAZILARIAİHM’ye göre devletten bilgi sızdırmak bazı durumlarda memurların ifade hürriyeti

AİHM’ye göre devletten bilgi sızdırmak bazı durumlarda memurların ifade hürriyeti

AİHM, devletin bazı meşru sırlarının olabileceğini kabul ediyor ve bunlara erişimleri olan memurlara da devletin bu hassasiyetine karşı saygılı olma yükümlülüğü getiriyor. Fakat Mahkeme bu noktada çok önemli bir istisna koyuyor: “Kamu çıkarı” ya da “genel çıkar…” AİHM, bu nitelikteki bilgi ve belgelerin sızdırılmasının memurların “ifade hürriyeti”nin sınırları içinde olduğunu kayda geçiriyor.

Bir önceki (Serbestiyet, 13 Kasım) “AİHM’nin, bilgi sızdıran devlet çalışanları hakkındaki çok önemli kararını hatırlamanın tam zamanı” başlıklı yazımda şöyle demiştim:

“Devlet bürokrasisi içinden yeni ve büyük sızıntıların beklendiği bu dönemde, bizzat öznesi olduğum bir AİHM davasının hükmünü burada hatırlatmak istiyorum. Nokta dergisinin 14 Nisan 2007’de askeri mahkeme kararıyla basılıp aranması hakkındaki benim ve beş Nokta çalışanının açtığı dava, 19 Ocak 2016’da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mahkûmiyetiyle sonuçlandı. AİHM’nin bu kararı, devlet alanından bilgi sızdıran kamu görevlilerinin (whistle-blowers) korunması hakkında önemli vurgular içeriyor.”

Bu yazıda o kararın detaylarını aktaracağım, çünkü çok önemli. AİHM bu kararla devlet görevlilerinin kamuoyunun bilme hakkı ve kamu yararı çerçevesindeki ifşalarını suç olarak kabul etmediği gibi, bu bilgi-belge sızdırmalarını memurların-bürokratların “ifade hürriyeti” olarak tanımlıyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 19 Ocak 2016’da karara bağladığı “Görmüş ve diğerleri / Türkiye” başlıklı dava, konusunu devlet yapılanması içinden bilgi sızdırmanın oluşturduğu Türkiye’den açılmış ilk dava.

Nokta dergisinin 14 Nisan 2007’de askeri mahkeme kararıyla basılıp aranması nedeniyle benim ve beş Nokta çalışanının açtığı dava, Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanan bir ‘andıç’ın derginin 8-14 Mart 2007 tarihli sayısında kapaktan ifşa edilmesine dairdi. Kapak spotu şöyle kurgulanmıştı: “İki tür gazeteci vardır: TSK karşıtları, TSK yandaşları.”

Kapak spotundan da anlaşılabileceği gibi Genelkurmay, Türkiye’deki gazetecileri kendisinin belirlediği sübjektif bir makbullük ölçüsüyle tasnif ediyor ve bunu gazetecilerle kuracağı ilişki için bir sabite olarak benimsiyordu.

Dönemin genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt, bu yayının hemen sonrasına tekabül eden ünlü “sözde değil özde laik cumhurbaşkanı istiyoruz” konulu basın toplantısında kendisine sorulan bir soruyu cevaplandırırken ‘andıç’ı yalanlamadı, sadece ‘taslak’ olduğunu ve uygulamaya konmadığını söyledi.

Ne var ki o konuşmadan birkaç gün sonra Nokta dergisi askeri savcılığın verdiği bir kararla basıldı ve o belge arandı. Genelkurmay, oradan hareketle belgeyi kimin sızdırdığını anlamaya çalışıyordu.

İşte Nokta çalışanları olarak bizler, bu baskın-arama faaliyetinin hukuksuz olduğu iddiasıyla AİHM’de dava açtık.

Ben bu yazıda AİHM’nin biz gazetecilerle ilgili değerlendirmelerine değil, Nokta’ya bilgi sızdıran devlet görevlilerinin hukuk karşısındaki pozisyonuyla ilgili değerlendirmelerini aktaracağım.

Mahkeme, bilgi sızdırıcılarının pozisyonunu iki açıdan ele alıyor: a) Devlet görevlilerinin devlete karşı olan sorumlulukları ve b) Devlet görevlilerinin bilgi sızdırmalarının hangi durumlarda onların “ifade hürriyeti” sayılacağı…

Devlet görevlilerinin devlete karşı yükümlülükleri

AİHM, Nokta kararında birinci olarak devlet görevlilerinin devlete karşı hangi yükümlülüklerinin olduğunu ele alıyor ve şöyle diyor:

“Mahkeme, çalışanların, işverenlere karşı, dürüstlük, ihtiyat ve ölçülülük ödevinin olduğunu unutmamaktadır. Bu, özellikle de, kamu görevinin tabiatı, çalışanların ihtiyatlı ve dürüst olmalarını gerektirdiği ölçüde, memurlar için geçerlidir.

“(…)

“Ayrıca, tutumlarının niteliği dikkate alındığında, memurlar genellikle, hükümetin, değişik meşru sebepler için, gizliliğini ya da sır niteliğini korumakta çıkarı bulunduğu bilgilere ulaşabilmektedirler. Böylece, memurlar, genel olarak, çok katı bir ölçülülük yükümlülüğüne tâbidirler.”

Yani AİHM, devletin bazı meşru sırlarının olabileceğini kabul ediyor ve bunlara erişimleri olan memurlara da devletin bu hassasiyetine karşı saygılı olma yükümlülüğü getiriyor.   

Fakat Mahkeme bu noktada çok önemli bir istisna getiriyor: “Kamu çıkarı” ya da “genel çıkar.”

AİHM, bu nitelikteki bilgi ve belgelerin sızdırılmasının memurların “ifade hürriyeti”nin sınırları içinde olduğunu kayda geçiriyor. Bir şartla: Devlet görevlileri, bilgi ya da belgeyi sızdırmadan önce, ‘yanlış’ın kurum içinde düzeltilmesi için çaba harcayacak:

“Yukarıda belirtilen ölçülü olma yükümlülüğü dikkate alındığında, ilgili kişinin, önce üstü ya da yetkili bir makam veya kurum nezdinde ifşada bulunması gerekir. Halka ifşada bulunmak, açıkça başka türlü hareket etmenin imkânsız olduğu durumlarda, son tahlilde düşünülmelidir.”

Peki, ya bilgi-belge sızdıran devlet görevlisi, sorunun kurum hiyerarşisi içinde çözülebileceğine inanmıyorsa ve bu yola baş vurduğunda başı belaya girecekse? AİHM’ne göre böyle bir durumda bilgi sızdıranlar, hiyerarşik yolla endişelerini dile getirme aşamalarını izlemeden “ifade hürriyetlerini” kullanabilirler, yani ellerindeki bilgi ve belgeleri sızdırabilirler. Gazeteciler de yine bu süreci beklemeden ellerindeki bilgi ve belgeleri yayımlayabilirler.

AİHM, Nokta davası örneğinde TSK içinde anlatıldığı biçimde bir sorun çözme mekanizmasının bulunmadığına işaretle durumun böyle olduğuna hükmediyor:

“Mahkeme, mevcut davada, bilgi sızdırıcılar tarafından açıklanan belgelerin içeriğinin kamu tartışmasına katkıda bulunulabileceğini saptayarak, Türkiye’deki mevzuatta, işyerlerinde işlenen olası yasadışı eylemlerin Silahlı Kuvvetler tarafından açıklanması ile ilgili hiçbir hükmün bulunmadığını da tespit etmektedir. Hükümet, Silahlı Kuvvetler bünyesinde benzer uygulamalara itiraz etmeye yönelik imkânların mevcut olduğunu gösteren herhangi bir unsur sunmamıştır. Dolayısıyla, başvuranları, kaynaklarının ve/veya bilgi sızdıranların hiyerarşik yolla endişelerini dile getirmelerini beklemeden kendilerine sağlanan bilgileri yayımlamakla suçlayamayız.”

AİHM’nin içtihad niteliğindeki bu kararı, devlet içindeki hukuka ve kamu çıkarına aykırı faaliyetleri (işkence, rüşvet, vb.) ifşa edecek devlet görevlilerinin “koruma altında” olduğunu hükme bağlıyor.

- Advertisment -