Ali Erbaş: ASRİKA’dan Ayasofya Cami-i Kebiri’ne

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Asya Afrika İslam Devletleri Konfederasyonu’nun (ASRİKA) toplantısına takılıp konuşma yapabiliyor. Bu örgütün “Anayasa”sına bakınca, bu katılım çok tehlikeli bir hal alıyor.

Müzeden camiye dönüştürülen Ayasofya’nın ibadete açılışında sol elde kılıç, fetret, beddua, lanet derken aradan bir hafta geçmeden aynı cami-i kebirde Bayram Namazı yine elde kılıçla kıldırıldı. Anlaşılan o ki siyasal İslamcı olduğu artık açıkça ortaya çıkmış bulunan Ali Erbaş çok daha uzun bir müddet gündemi işgal edecektir.

Diyanet İşleri Başkanı’nın radikal/siyasal İslamcı düşünceye sahip bir kişi olduğu tartışmasızdır. Bana göre insanlar her türlü düşünceye ve tabii gerek Anayasa gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde  radikal/siyasal İslam düşüncesine de sahip olabilirler ve düşüncelerini ifade edebilirler.

Tabii ki bu durum sade yurttaşlar için böyledir. Ama siz bir siyasal erkin başındaysanız veya ciddi bir ekonomik ve sosyal gücü yönlendirebilme yetki ve kapasiteniz varsa, o zaman durum değişir. Çünkü bu durumda Anayasanın çizdiği sınırların dışına taşma olasılığınız pek fazladır.

Bugün itibarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel bütçeden aldığı para 10 milyar 500 milyon liradır. Bu haliyle sekiz bakanlık bütçesinin toplamından daha büyük bir bütçeye sahiptir. Bünyesinde 130 bin kamu görevlisi çalışmaktadır. 

Ali Erbaş’ın başında bulunduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hukuki durumu Anayasanın 136. Maddesinde yazılmıştır. Şöyle deniyor: “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine  getirir.”          

Bu maddeye dayalı olarak çıkarılan kanunda ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve kurum yönetiminin görev sınırları birinci madedde şöyle belirlenmiştir:

“İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

Aynı yasanın 25. Maddesiyle getirilen “siyaset yasağı” ise şu şekilde kaleme alınmıştır:

“Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluşunun her derecesinde görev alan personel, Memurin Kanununun hizmetliler için yasak ettiği siyasi faaliyetten başka, dini görevi içinde veya bu görevin dışında, her ne suretle olursa olsun, siyasi partilerden herhangi birini veya onların tutum ve davranışını övemez ve yeremez. Bu gibi hareketleri tahkikatla sabit olanların, ilgili ve yetkili mercilerce işine son verilir.”

Yani mevzuat çok açık. Diyanet İşleri Başkanı hiçbir şekilde siyasetle ilgilenemez. Yani Ayasofya’nın minberinden Fetret devrinin artık kapandığını söyleyemez. Birilerinin Fatih Sultan Mehmet’in vasiyetini çöpe attığını söyleyemez. Yani Ayasofya’nın ibadete açılışında Diyanet İşleri Başkanı olarak siyaset yapamaz. Tabii bunları bir dost meclisinde terennüm edebilir ama Türkiye’nin ve bütün dünyanın gözü önünde, Cumhurbaşkanı ve diğer zevatın karşısında ülkeyi temsilen böyle konuşamaz. Yani siyaset yapamaz. Yaparsa, onu oraya atayanın onu görevden alması gerekir.

Zatın, gündemimize yoğun bir biçimde girişine vesile olan konuşmasını da hatırlayalım:

“İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir bunun hikmeti.” Bu konuşmadan sonra işlerin nereye vardığını biliyoruz. Ankara Barosu, konuşmanın “Halkın bir bölümü aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik” niteliğinde olduğunu söyleyerek Erbaş aleyhinde suç duyurusunda bulundu. Cumhurbaşkanı buradan, “Diyanetin değil ama (!) ‘baroların’ pek fazla siyasete bulaştıkları” sonucunu çıkardı ve savunmayı güçten iyice düşürme planı olan çoklu baro garabetini gündeme getirdi.

Bu gelişmelerden sonra Ali Erbaş’ın iş ve eylemlerine dair çokça yazıldı ve söylendi ama asıl önemli olan nokta, yani Erbaş’ın ASSAM faaliyetleri  içindeki konumu gölgede kaldı.

Ben bu yazıda işte bu eksikliği gidermeye çalışacağım.

Adnan Tanrıverdi rezaletinin hala hafızalarda olduğunu zannediyorum. Bu kişi 15 Temmuz’dan hemen sonra Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından biri oldu. Cumhurbaşkanı tarafından  Güvenlik ve Dış Politika Kurulu üyeliğine getirildi. Daha önce, ordudan atıldıktan sonra bir de dernek kurmuştu: Adaleti savunanlar Derneği (ASDER). Bu dernek daha sonra adını Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırma  Merkezi (ASSAM) olarak değiştirdi.  Dernek, benim diyenin yapamadığını yaptı, tam üç kez birbiri ardına uluslararası İslam Devletleri toplantısı tanzim etti. Bu üç toplantının da konusu aynıydı: İslam devletlerinin birliği nasıl sağlanacaktır?

Yapılan iki toplantıdan sonra bu birliğin Asya ve Afrika’da bulunan İslam devletlerinin bir konfederasyon yapısı altında birleşmesiyle oluşabileceğine karar verilmiş.

ASSAM’ın yönetici ve danışmanları, Asya Afrika İslam Devletleri Konfederasyonu (ASRİKA) anayasasını yazmış.

İnternetten tümünü indirebilirsiniz ama fikir vermesi için bir bölümünü bilgilerinize sunayım:

Anayasaların başlangıç (dibace) bölümleri önemlidir. O Anayasayı yapan güçlerin yönetim  felsefesini ortaya koyar. Maddelerin yorumlanması gerekirse önce başlangıç bölümüne müracaat edilir. Bu taslağın başlangıç bölümünde ve devamla maddelerinde özetle  şöyle deniyor:

“İslam ülkelerinin varlığını ve birlikteliğini belirleyen bu Anayasa;  Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetlerinin belirlediği ümmet anlayışı ve (…)  Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetleri doğrultusunda (…)  İslam ülkelerine karşı diğer devletler ve devlet dışı kuruluşlardan gelebilecek tehlike, tehdit ve saldırılara karşı birlikte hareket etmeyi, iktisadi alanda İslam ülkelerini daha müreffeh hale getirecek tedbirleri almayı ve iktisadi alanda birlikte hareket etmeyi esas olarak kabul etmektedir. Dünya üzerinde kendini tanımlaması ve nüfusu dikkate alındığında altmış bir İslâm ülkesinin (Türkiye dahil olmak üzere)  varlığı kabul edilmekte olup (…)”

Devamla;

“Devletin adının; “ASRİKA (ASYA-AFRİKA) İslam Devletler Birliği” olacağı; bu Konfederal  Cumhuriyetin Başkanlık sistemi ile yönetileceği;  Adalet, Savunma, Savunma Sanayii, İçişleri ve Dışişleri  alanlarında merkezden yönetim olacağı;  Başkentinin İstanbul olacağı; Birliğin temel amacının İslâm Hukuku ve Akidesini hâkim kılmak olacağı; Egemenliğin Anayasada belirtilen yetkili kurullar tarafından kullanılacağı;  şer’i hükümler dışında egemenlik ihdas edilemeyeceği; yargı yetkisinin ise, İslam Hukuku hükümlerine uygun olarak, bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yürütüleceği“ yazılmış. 

Toplantı, THY, MKEK, ASELSAN; Bursa,  Bahçelievler, Beyoğlu, Esenler, Sancaktepe, Sultangazi belediyelerinin katkısıyla düzenlenmiş.   

Taslak olduğu söylenen metnin altında ise Adnan Tanrıverdi’nin dışında  9 isim yer alıyor.

Ancak ceza soruşturmasına konu olabilecek olan derneğin bu toplantısına Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da katılmış, hem de cübbesiyle yani resmi kisvesiyle, yani Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla!

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın oturumun sonunda takdim edilecek Anayasa taslağından haberdar olmaması mümkün mü?

Toplantıda yaptığı konuşmada önerdiği İslam ülkeleri arasındaki “ciddi işbirliği ve ortak çalışma”nın yönteminin ASRİKA’dan geçip geçmediği konusu bir tartışma alanı haline getirilmelidir. Hal böyle olduğunda bir yandan Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından Adnan Tanrıverdi’nin faaliyetleri, diğer yandan Cumhurbaşkanının atadığı ve Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanının konuşması dikkate alındığında, ASRİKA olayının iktidarın veya onun en yakınlarının uçuk kaçık bir tasavvuru olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu rezaletten sonra herhalde “artık fazla geldiğinden” Adnan Tanrıverdi başdanışmanlıktan istifa ettirildi; ama aynı görüşleri paylaştığı açık olmasına rağmen Diyanet İşleri Başkanı, bulunduğu makamı da kullanarak Anayasaya ve yasalara aykırı olarak siyasal görüşlerini her fırsatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil edecek şekilde ortaya koymaktadır.

Bir devletin en üst makamının en yakın çevresinde böylesi tehlikelerin yuvalanmasının sonuçlarını daha yeni yaşadık. Aynı şeyleri yaparak veya zaaflara düşerek değişik sonuçların elde edilemeyeceği tarihimizin çok bilinen gerçeklerindendir. Dikkat etmek lazım…      

Önceki İçerikANALİZ – Bir dejavu hikâyesi… ‘Ekonomi tıkırında’nın ertesi günü: ‘Kriz var’
Sonraki İçerikEkonomiye gece operasyonu: Yaşanan kötü gün Twitter’da telafi edildi