Artık kimse o kadar güçlü değil!

 

Geçen haftaki yazımda, Gülen cemaatinin paralel bir yapı oluşturmasındaki sorumluluğun sadece AK Parti’ye yüklenemeyeceğine, bunun esasen daha köklü bir sorunumuzla ilişkili olduğuna dair düşüncelerimi dile getirdim.  Uzun yıllar Türkiye’de askeri de arkasına alarak hüküm süren Batıcı, Jakoben, elit bir azınlığın kibirli, baskıcı ve dışlayıcı tutumlarının, bu tür örgütlenmeleri dışlanan kesimler nazarında meşrulaştırdığını anlatarak, onların da hatâ yaptığını kabul etmelerini ve özür dilemeleri gerektiğini belirttim. Bu yazıma çeşitli tepkiler aldım: Akademisyenliğin serin duruşunu bozmadan yazımı “sorunlu” bulanlar; kullandığım terimler konusunda beni sınava çekmek isteyenler; kendilerinden özür beklenmesiyle kimyası bozulup ağzına geleni söyleyenler; edep dairesinde “hani severiz, sayarız ama o kadar da değil” tarzında hizaya çekenler; “haklısın, hissiyatıma tercüman olmuşsun” diyenler…  

 

1995-2013 yılları arasındaki hayatımı, yurt içinde ve yurt dışında insan hakları ya da kadın hakları konulu pek çok toplantıya katılarak geçirdim. Bu toplantılardan kalan evrak evimde büyükçe bir dolabı dolduruyor. Zaman zaman bunları atmaya niyetleniyorum, bir kısmını atıyorum, sonra yine kıyamayıp, dolaptaki yerine kaldırıyorum, çünkü kişisel tarihimin önemli bir sürecinin belgeleri bunlar. Bu toplantılar esnasında, hem Türkiye’den hem yurt dışından pek çok insanla tanıştım; onları dinledim, anlamaya ve öğrenmeye çalıştım. O kadar kolay bir süreç olmadı tabii ki. Pek çok kez, zihni ve duygusal formatlarım bozuldu; sendeledim, öfkelendim, şaşırdım, üzüldüm, acı duydum, utandım. Allahtan duygularla barışık bir insanım; o sendeleme, üzülme, utanma anlarında da, kendimi bastırmadım; böylece duygularımdan da “öğrenme” şansına eriştim. Duyguların eşlik etmediği, desteklemediği bir öğrenmenin, yaşam pratiklerimizde dönüştürücü bir etki yapabilme ihtimalini zayıf görüyorum. Bu yüzden, insan hakları gibi bir alanda çalışan, teorik alt yapısı sağlam, jargona hakim, mücadelenin bilfiil içinde yer alan pek çok insanın, 15 Temmuz sürecinde yaşadıkları sendeleme, bocalama, öfke durumlarına bir de bu açıdan bakmalarını salık vereceğim, haddim olmayarak.

 

Yapılan eleştiriler, düşüncelerimi değiştirmem konusunda beni ikna etmedi. Aynı konuya, nicedir çeşitli platformlarda dillendirdiğim bir başka örnek üzerinden, “kutuplaşma” örneği üzerinden devam etmek istiyorum. AK Parti iktidarına yönelik en önemli eleştirilerden biri, hepinizin bildiği gibi, bu iktidar döneminde toplumdaki kutuplaşmanın tehlikeli boyutlara ulaştığı ve bunun müsebbibinin de, başta Erdoğan, AK Parti politikalarının olduğu iddiası. “Türkiye Türkiye olalı böyle kutuplaşma görmedi” gibi bir muhabbet almış başını gidiyor. Peki, öyle mi gerçekten?

 

Çok eskiye gitmeye gerek yok; 80 öncesi dönemi hatırlayalım, hani her gün bir sürü genç insanın vurulduğu dönemi. Çok kabaca sağ-sol çatışmaları olarak bilinen dönemi. Akademisyenlerin, sanatçıların, sendikaların, meslek örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve üniversite gençliğinin ikiye bölündüğü o dönem (bürokrasideki uzantılarına hiç girmiyorum), kutuplaşmanın zirve yaptığı bir dönemdi. Evdeki iki kardeş arasına bile siyasi düşmanlığın girdiği o dönemi yaşayanlar, sanırım hiç de hayırla yad etmiyor o günleri. Peki, nereye gitti bu kutuplar; buharlaştı mı 80’den sonra?

 

Hayır, buharlaşmadı; çeşitli dönüşümler geçirerek devam ediyorlar ama özellikle sol fraksiyonların toplum üzerindeki etkisi zayıfladı. Geçmişte bir ara elde ettikleri o baskı gücünü kaybettiler; ağırlıkları azaldı, etkileri minimize oldu. AK Parti döneminde ise, bu solu da içeren daha köklü, daha derin bir damar olarak seküler kutup ağırlık kaybetmeye başladı. İşte bu kayıp, eskinin “tehlikenin farkında mısınız?” ilânları gibi bir tepkisellikle, “aman dikkat, kutuplaşma tehlikeli boyutlara ulaştı” söyleminin yükselmesine yol açtı. Ayrıca bu kaybı telâfi etmenin çaresi olarak seküler sol örgütlerin çoğu, Kürt siyasal hareketine yöneldi ve o çatı içinde kendisine yer açmaya çalıştı. Geldiğimiz noktada, gördüğüm şu: Kutuplaşmadan şikayet edenler, aslında bizatihi kutuplaşmadan değil, kendi kutuplarının güç kaybetmesinden şikayetçiler, ama bunu bile dürüstçe itiraf etmekten kaçınıp, faturayı başkalarına kesmeye çalışıyorlar.

 

Ama o kadar üzülmesinler, muhafazakâr kutup da içinden çatladı gördüğünüz gibi; artık kimse o kadar güçlü değil. 

Önceki İçerikFalun Gong ve FETÖ
Sonraki İçerikBiden 24 Ağustos’ta Türkiye’de