Aslı Erdoğan

 

 

 

 

İstanbul’un, bir seçkin aydını daha cezaevinde, hergün binlerle basılıp dağıtılan Özgür Gündem gazetesinde yazması önce şüpheli sayılıp içlerinden ayıklanmış dördü cezaevine gönderilmesine yetmiş.

 

Aslı gazete yazarlığından öte Türkiye dışında da okunan bir edebiyatçı. Edebiyatçıların gazete yazarlığı da yapması alışılmıştır. Eskiden kitaplarını önce tefrika halinde gazetelerde yayınlayıp sonra kitaplaştırırlarmış. Sonra gazete yazarlığını da iş edinip düzenli yazmaya başladılar. Aslında bu onlar için asıl işlerinden zihin ve zaman çalan bir fedakàrlık olsa da genellikle bir sosyal sorumluluk bilinciyle ve sırça köşklerine mesafe alıp gündelik hayatın hengàmesine karışmanın aracı olarak periyodik zamanlı yazmanın temposuna uyduruyorlar kendilerini. 

 

 

Aslı da onlardandır: içe dönük, iç dünyaları işleyen konuları ve malzeme edinen üslubuyla gazete yazarlığına yatkın bir edebiyatçı da değildi. Ama onu istisnai yapan tarafı popülerliği de denemiş yazarlığının yanı sıra, edebiyatçılarda ender görülen teknolojiye ve bilime eğilimidir.

 

Bilgisayar mühendisidir. Türkiye’de ÖSYM’nin yarattığı deformasyonla mühendislik ve bilim arasındaki fark ve ilişki de  unutuluyor. Mühendislik, ağırlıkla fen bilimleri çıktılarının kullanıldığı bir uygulama pratiğinden başka şey değil, bilgisayar mühendisliği ise aslen bilimden ziyade felsefeye yatkın zihinlerle çalışan matematiği kullanan bir uygulama pratiği.

 

O nedenle Aslı’nın, Avrupa’nın nükleer fizik araştırmaları merkezi CERN  [Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire]’de lisansüstü yaptıracak denli profesyonelleşmiş nükleer fiziğe ilgisi mühendisliğinin devamı değil. Çünkü fizik doğa bilimlerinin hası olan apayrı bir alan. Nükleer [atom] fiziği ise uygulamaya iyice uzak bir alan, çünkü adı üzerinde, dolaysızca yaşayıp gözlem yaptığımız dünyanın bilgisiyle değil, duyularımızın alanına girmeyen minör atomlar dünyasının bilgisiyle meşgul bir alan. Deney yapmanın üst düzey teorik bilgi ve teknoloji gerektirdiği bir alan. Ayrıca tehlikeli de; atom bilgisinin çağdaş dünyanın en büyük ve sınır tanımaz gücü devletlerin oyuncağı olmasının sonucu malum.  Ama bomba olması da şart değil; Çernobil kazası, nükleer santralların bomba olup patlamadan da verebileceği hasarın teknoloji tarihine geçmiş bildiğim en yaygın acı deneyimiydi.

 

 

O nedenle nükleer santrallarda özel koruyucu giysilerle dolaşılıyor. Bunları Avrupa’nın nükleer merkezi CERN’de bırakın araştırma ve kariyeri, dost ziyareti bile ciddi prosedürler gerektirirken; üniversite kariyeri mühendislik, yetişkinlik kariyeri edebiyat olan Aslı’nın o yüksek, teori ve teknoloji koridorlarında gezinti ve gözlem amacıyla değil kariyer insanı olarak bulunmasının ne demek olduğunu anlatmak için yazdım.

 

 

“Ters köşe”, “Savaşma yarat” gibi ardarda birkaç yazımda yaratıcılığın edebiyat, sanat, mimarlık, tasarım gibi kurmaca üreten alanlarla sınırlı olmadığını hayatın her alanının/anının yaratıcılığa açık olduğunu işlemeye çalışmıştım.

https://serbestiyet.com/yazarlar/ihsan-bilgin/savasma-yarat-654088   

https://www.serbestiyet.com/yazarlar/ihsan-bilgin/ters-kose-652755

 

Aslı'nın edebiyat, mühendislik, teorik fizik gibi her biri ayrı meziyetlerle çalışan alanların hepsinde birden hassasiyetle yürümüş bir ip cambazı; sınır tanımayan bir yaratıcı olması onu, sanatın, teknolojinin, bilimin herbiri insanı nice haz ve tatminle dolu ayrı sırça köşklerde tutacaken o köşklere de sığamayıp, gazeteciliğin sonu cezaevlerine kadar gidebilen korunmasız dünyasına taşması tabii ki diplomaya, ünvana, ödülle statüye bağlanmış yaratıcılığın enerjisini sıradan dünyalarımız içinde de bir mühendis ve biliminsanı edasıyla deneye, edebiyatçı edasıyla da deneyime tàbi tutmasıdır olsa olsa… Cezaevi o gündelik hayatımızın en kaba-saba tezahürü. Merhametimize ihtiyacı yok; onda hasar bırakacak olsa zaten bu yola sapmazdı.

 

 

Dolayısıyla gerisi o kaba-saba aracı şu veya bu amaçla/yolla kullananların düşüneceği iş. Onun iç dünyası dünyanın en rafine araçları edebiyatla, bilimle, teknolojiyle zaten yeterince tahkim edilmiş. Ellerinde kaba-saba güçten başka şey olmayanlara da bunu böbürlenerek değil, vicdanıyla hatırlatacak kadar da àicenap.

 

3.Dünya, Güney Amerika                                                                                                

 

Yeni adetlerden biri de sonunda bir darbe atlatabilmiş olmanın pişkinliğiyle Güney Amerika’yı küçümsemek. Ulu-orta kullanılan bir deyim de “3.dünya”, 90 dakikalık bir maçın yorumunu ayrı ayrı kanalların herbirinde üçer-beşer saat, cemaatin devlete sızış hikayelerini üstüste 7 hafta hergün saatlerce dinlemekten dumura uğramış dimağlarımız herşeyi en banalinden bir sınıflamaya tercümeyle zihinde tutabildiğinden olsa gerek, 3.dünya” da 3.lig olduğunda anlaşılırlık statüsü kazanıyor. 

 

Oysa “3.dünya” 90’lara kadar, kapitalist sisteme (1.Dünya), Sovyetik bürokratik devlet sosyalizmleri sistemine (2.Dünya), sığınmadan karşı olunması/durulması imkanı anlamına geliyordu. Toprak ve nüfus büyüklüğüyle Çin’in adını koyarak liderliğine aday olduğu itilip-kakılarak yuvarlanılan değil, iradi tercihle dahil olunan kişilikli bir statünün adıydı. Üstelik artık kapitalizmin de hesabı daha ayrıntıda ve sık tutulur, herkesin boyu/kilosu düzenli ölçülür, kan/idrar tahlili yapılır oldu. Şu haritalardan ilki farklı coğrafi kategorilerin yıllık piyasa genleşmesini, diğeri kentlerinin farklı ölçütlerle globalleşme endeksini karşılaştırmalı şekilde resmediyor. 3.dünya ve Güney Amerika’yı ağızdan düşürmeyenlerin böyle kaç resim göz hafızalarında oluyor? Nutuklarına ve gevezeliklerine maruz kaldıklarımız bunun hesap-kitabından haberli olduğumuzu bilseler kafamız hiç değilse daha anlamlı şekilde şişerdi.

 

 

 

Kısaca kapitalist ve devlet sosyalisti olamamış ülkelerin bulunduğu bir 3. Lig değil, kapitalistleşme sürecinin bir aşamasında ona isyan eden güçlü bir muhalefetin olduğu ama o muhalefetin de Sovyet bürokratik-polis devletleri şemsiyesine razı olmadığı bir alternatif 3. yol arayışıydı.

 

Bölünmelerin çoğu gibi kapitalizme karşı devrim yapıp büyük devletler kurmuş sol devletlerin de kutuplaşması, zaten kanı eksik olmayan bir dünyayı daha da kanlı hale getirdi. Çünkü alternatif arayışının peşine düşeceğine Çin de kısa yoldan büyük ve hegemonik güç olmayı seçip, sosyalizmle alakası kalmamış yeni bir güç odağı oldu.

 

Hem de öyle bir odak ki, kapitalizmi yıkmaktan çoktan vazgeçtiği noktada kapitalizmin eski yollarının çözüm olmadığı malum tıkanıklıklarını aşıp kendini nasıl yeniden-üreteceği bilmecesinin yegane akla/teoriye gelir çözüm ilmeği haline geldi.

 

“Dünya -sistemi” okulu gibi Marksist – siyasal – kuramsal  angajmanını terketmeden dünyanın geleceği üzerine düşünmeyi sürdüren bir ekolün perspektifiyle bayrak yarışında hegemonik güç takımın bayrağını İngiltere’den alan Amerika’nın Çin’den başka devredebileceği alternatif bir güç yok. Hatta okulun liderlerinden G.Arrighi Çin’i kapitalizmin gelecek perspektifi olarak görmekle yetinmeyip bu yakın gelecekteki muhtemel liderliğinin köklerini uzak geçmişte aramaya dek vardırdı işi.

 

Öyle veya böyle Çin eğer bir bayrak alacaksa bu  sosyal emperyalistlikle/faşistlikle suçladığı Sovyetlerden sosyalizmin bayrağı değil, Amerika’dan alacağı kapitalizmin bayrağını olacak. Ki, zaten başka bir iddiası da kalmadı. 

 

Bizim gibi 27 Mayıs’tan 27 Nisan’a darbe yemekten başı dönüp, darbelerinin şeceresini yıl yerine özel isim verir gibi gün/ay hesabıyla tutan bir ülkenin sadece muhalif görünümlü konuşkan yorumcuları değil, yöneticilerinin bile en sonunda bir darbe atlatmaları yetiyor Çin’i ve bir zamanlar liderliğini gururla üstlenmek için adını koyduğu “3.Dünya”yı pişkince küçültücü bir sıfat haline dönüştürerek kullanmalarına. 

 

Türkiye’de de sol denince akla kanlı bölünmeleri getiren 20. Yüzyılın bu hegemonik güç savaşlarından geride ilgiye şayan bir ideolojik söz kaldıysa o da herhalde Troçki’nin dünya devrimleri zincirine takılmamış kopuk bir halka olarak bir ülke devriminin beyhudeliğidir.

 

Konumuz Aslı’nın bu konularla doğrudan bir ilişkisi yoktu ama Güney Amerika deyince Genevre’deki CERN dönemi ertesini geçireceği Rio’da geçen romanını hatırlıyor hemen insan. Kitaplarında iç dünyaları konu ve malzeme yaptığını söylemiştim: o iç dünyalarla dış ortamları İstanbul, Cenevre ve Rio kentleri arasındaki arayüz oldukları da söylenebilir. Zaten yazı derlemesi kitabına koyduğu isim bile gözlemci bir seyyah olduğunun işareti.

 

Şu Güney Amerika konusunu kapatmak için: Darbelerle hesaplaşmanın başlıca ölçütü bıraktığı hasarla bireysel ölçeğe kadar inen bir yüzleşmenin ifadesi olmuş “Hakikat” pratikleriyse, Güney Amerika’yı değil küçümsemek, öğreneceğimiz daha çok şey var demektir.

 

 

Kürt açılımı sürecinin Kürtlerin kimlik sorunlarını çözdüğü yanılsamasının benzeri darbeler konusunda da yaşandı. Alan – yanlış darbe davalarının gürültüsü darbelerle hesaplaşıldığı algısı yarattı.

 

Oysa tersine darbe tanımı hukuk metinleri labirenti içinde hedefli hükümet devirme tasarısıyla sınırlanmış oldu. 27 Nisan e-muhtırası gibi ordunun siyasete ağırlık koyma çabalarıysa büsbütün aklanmış oldu.

 

Dolayısıyla değil geçmişle yüzleşmek, üç çeyrek asır etnik kimliğini taşıyamadan dilini konuşamadan yaşamış bir halka olsa olsa hasmane değil empatik yaklaşımı  olduğunun işareti sayılabilecek bir aydının gazete yazılarını bile sindiremeyen bir rejimin başarısız darbeden aldığı gücün pişkinliğiyle kendini demokrasinin adresi sanması ne kadar ısrar edilse inandırıcı olamayacaktır.

 

 

 

Önceki İçerikKomşumuz, kardeşimiz, teyze çocukları
Sonraki İçerikErdoğan: Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyacağız