Atışma değil tartışma ve reformun tam zamanı

 

Darbe girişimi sonrası özellikle dindar kesimlerde, FETÖ’den hareketle cemaat yapılanmalarının devlet, siyaset ve ticaretle kapalı ilişkileri hakkındaki şikayetler bir hayli arttı. Yaşanan vahim duruma ve ortaya çıkan sorunlara yanıt arayanların bir bölümü, çareyi yine inanç alanında bulmaya çalışıyor.

 

Buna, geçen haftaki yazımda örnekler vererek dikkat çekmiştim.  O arayışlarda, Hanefi mezhebinin itikat alanında öne çıkan şahsiyeti İmam Maturidi’nin ağırlıklı olarak adı geçiyordu.

 

Aslında bu sorunu epey uzun zamandır yaşıyoruz. 15 Temmuz darbe girişimiyle zirve yaptı ve herşey ortalığa saçıldı. Meğer, devletin bütün kurumları ve rejimin kalbi, dini bir cemaat tarafından neredeyse tamamen kuşatılıp ele geçirilmek üzereymiş.

 

Hal böyle olunca, yaşadıklarımızın doğrudan ve sadece dinle, inanç ve itikat alanıyla ilgili olduğu yönündeki görüş ve değerlendirmelerin durumu tam olarak anlatmadığını; sadece bu hat üzerinden giderek derdimize çare bulunamıyacağını söyleyebiliriz.

 

Mesele mehdilik, mesihlikle sınırlı kalsaydı…

 

Çünkü o gece patlak veren olayın, herhangi bir dini sapmayı çok aşan; doğrudan iktidarı yıkmayı, demokratik siyasal sistemi ortadan kaldırmayı, ülkenin geleceğini ipotek altına almayı, hattâ uluslararası emperyal güç odaklarıyla mahiyeti karanlık ilişkiler kurup ülkeyi meçhule sürüklemek gibi hedefleri vardı.

 

Eğer mesele, insanların samimi inançlarını suistimal eden bir vaizin “mesihlik, mehdilik” gibi hevesleri ve masonik örgütlenme tarzına dayanan eylemleriyle sınırlı kalsaydı, Türkiye’nin bunun üstesinden gelmesi epey kolay olurdu.

 

İnanç kisveli ama çok daha karanlık bir örgütle, uluslararası boyutu da olan karmaşık bir sorunla yüzyüzeyiz.

 

Bu gerçekliği gören bir noktadan hareket edilirse, sorunun inançtan kaynaklanan tercihlerle alakâlı olduğu düşünülen boyutuna çözüm aramak ve yeni çıkış yolları bulmak üzere (bu sınırlar içinde) İmam Maturidi’nin görüş ve önerilerine başvurma ihtiyacının duyulması, hem anlaşılabilir bir yönelim olur, hem de oldukça önemli ve ilgi çekici sonuçlar verebilir.

 

Türkiye’de Müslüman Türklerin ağırlıkla Hanefi mezhebinden oldukları ve kendilerini Maturidi itikadına mensup gördükleri dikkate alınırsa, gündelik inanç yaşamında oldukça uzun zamandır kendine fazla yer bulamayan bu teolojiye geri dönüşün böyle bir vesileyle olması, hakikaten enteresan bir durum yaratabilir.

 

Şaşkınlık yaratan, dini bir cemaatin işin içinde olması mı?

 

Malum; Fetullah Gülen Cemaati’nin AK Parti iktidarından uzun süre gördüğü destek ve ayrıcalıklı muameleye rağmen, siyasal ihtirasının son bulmaması ve işi bugüne kadar görmediğimiz gaddarlıkta kanlı bir darbeye vardırması, özellikle iktidarda ve dindar-muhafazakâr yurttaşlarımızda derin bir şaşkınlık yarattı.

 

Cumhuriyet döneminde ve özellikle 1950’den itibaren on yılda bir gördüğümüz mutat darbeleri yapanlar, hep Kemalist ya da merkez-sağ cuntalardı. Bu durum neredeyse toplumsal alışkanlık haline gelmişti. Dindar-muhafazakâr toplum kesimleri de bunların en azından birkaçının doğrudan hedefiydi.

 

İlk kez dini bir cemaat darbenin içinde yer aldı ve bizzat örgütleyip yürürlüğe soktu. Bu, söz konusu kesimler için aklın havsalanın alacağı bir durum değildi. Saldırı umulmadık bir yerden gelmişti. Şaşkınlığın bu denli derin olması da bu yüzdendi.     

 

“Bizden” denilenler batağa gömülemez mi?

 

Yaşanan şaşkınlığı görünce, “bizden” diye bakılan, dillerinden kutsal kelâmları düşürmeyen Gülen Cemaati ve mensuplarının nasıl olup da bu kadar batağa gömüldüklerinin merak edilmesi normaldir.  Konunun inanç ve itikat düzleminde de bir izaha ve bu bağlamda vuzuha kavuşturulmak istenmesini doğal karşılamak icap eder.  

 

Üstelik, ilk kez bizim başımıza gelen bir şey de değil bu. Tarihte böylesi savrulmalar yaşayıp doğrudan halk düşmanı haline gelen yığınla tarikat, cemaat ve itikat grubu olduğu az çok biliniyor. Yıllardır Müslüman coğrafyasında da böyle kan döken örgütler var . Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, bazı Afrika ülkeleri… El Kaide, IŞİD, Boko Haram… Hem de çoğu küreselleşmiş ve terörü sistematize hale getirmiş örgütler.

 

 

Sorunun esası inanç değil

Böyle “inanç ve itikad” yapılanmalarının demokrasi ve insanlık değerlerinin dışına savrulup, zihniyetlerini terör ve zorbalıkla hakim kılmak istemelerine karşı mücadele sürüyor. Ama bunun her yönüyle yapılması gerektiği, gün geçtikçe daha fazla ortaya çıkıyor.   

 

Kendini bir inanç ve itikad tercihi olarak gösteren bu tür örgütlerin ortaya çıkışının siyasi ve sosyal gerekçeleri farklılık gösterebiliyor. Özellikle inanç temelli anlatıları etkili oluyor. Bu bakımdan onu dikkatlice irdelemek, dayanaklarını çürütmek ve bu yolla oluşturmaya çalıştıkları meşruiyetlerini geçersiz kılmak, kendini o inanç zemininde gören birey, grup, cemaat ve tarikatlar için ihmal edilemeyecek bir görev.  

 

O nedenle, sorunun esası inanç olmasa bile, bu tür “sapmaların” o inanç dünyasının samimi inananlarınca ve cemaatlerince açığa çıkarılmasının toplum için son derece etkili ve faydalı sonuçları olabilecek.

 

İmam Maturidi bin yıl önce neler söylemiş

 

İslam teolojisi konusunda bir formasyona sahip değilim.  Bu dünyanın dışındayım; bu konularda cümle kuracak ve iddiada bulunacak durumda değilim. Ama konu biraz da onun etrafında döndüğü için, tam da bu noktada,  affınıza sığınarak uzunca birkaç alıntıyı dikkatlerinize sunmak isterim. Prof. Hasan Onat’ın, Karar gazetesinden Mehmet Ocaktan’ın köşesine aldığı İmam Maturidi konulu tebliğinden geçen yazımda söz etmiştim.  Uluslararası bir sempozyuma sunduğu bu tebliğinde Prof. Onat, İslam inancı ve uygarlığının inşasında İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam Maturidi’nin akılcı “Ehlü’r-Rey”  ekolünün kurucu özelliklerine işaret ediyor. “Yeni bir medeniyet hamlesi için yeni bir bilgi, yeni bir değerler sistemi ve yeni bir din anlayışına ihtiyaç olduğunu söyledik. Bunun için illa da Maturidi’den, Maturidilikten söz edilmesi gerekmediği bilinen husustur” diye eklemekle birlikte, bu teolojinin temel yaklaşımlarını aşağıdaki beş noktada özetliyor: 

 

(1) Din, herşeyden önce bilgi işidir; din alanında güvenilir, sağlam ve savunulabilir bilgiye, her alandan daha fazla ihtiyaç vardır. Maturidi, öncülük ettiği epistemolojik yaklaşımla, din alanında güvenilir bilginin yolunu açmıştır. Medeniyete öncülük edecek birikim, bilimsel zihniyetle üretilen güvenilir ve doğru bilgi ile oluşturulabilir.

 

(2) Özgürlük ve yüksek güven kültürü, medeniyetin ihtiyaç duyduğu temel alt yapı unsurudur. Yaratıcı yetiler, daima özgür ve güvenli ortamları tercih ettikleri gibi, medeniyetin ihtiyaç duyduğu yaratıcılık, enerji ve sinerji ancak böylesi ortamlarda oluşablir.

 

(3) Aklın varlığının yeniden keşfedilmesi, güvenilir bilginin esas alınması, yeni bir din anlayışı anlamına gelebilir. Din alanındaki fıtrata uygun sağlıklı gelişmeler, yeni bir uygarlık için umut ışığı olabilir. Tarih bize uygarlığın mutlaka dinle ve din anlayışı ile bir şekilde irtibatlı olduğunu göstermektedir.

 

(4) Maturidi akla ve özgür iradeye vurgu yaparak kaderci yaklaşımlara karşı çıkmıştır. İmanın, sorumluluğun bireysel olduğu hakkındaki bilinç, her bireyin hakettiği takdirde ve tek başına cennete veya cehenneme gideceği anlayışı, beşeri yaratıcılığın önündeki geleneksel engelleri etkisiz hale getirebilir.

 

(5) Maturidi, din-şeriat ve din-siyaset ayrımı yaparak, dinin fıtrata uygun yerini anlaşılır hale getirmiş; geleneğin dinleşerek dinin bir takım işlevlerini etkisiz hale getirmesini ve siyasi iradenin yapıp ettiklerini meşrulaştıran bir enstrümana dönüşmesini engellemek istemiştir. Müslümanları içine sürüklendikleri şiddet sarmalından kurtarabilmek de, ancak İslam’ın siyasi meseleleri insanın sorumluluğuna bıraktığının anlaşılması ile mümkün olabilecektir. Maturidi’nin üzerinde durduğu din-şeriat ayrımı, İslam’ın siyasi bir ideolojiye indirgenmesini önleyebileceği gibi, İslam’ın temel kurucu ilkesi olan Tevhid’in Kuran’ın ruhuna /fıtrata uygun olarak anlaşılmasını, Müslümanların İslam Ortak Paydası Bilinci’ne yeniden kavuşmasını sağlayabilir.”  ( Prof. Hasan Onat, “Maturidi Teolojisi Hakkında Muhtelif Görüşler”; Uluslararası Maturidilik (Dünü, Bugünü, Geleceği) Sempozyumu, 04.06.2015, Türkistan, Kazakistan).

 

Mustafa Kemal de Maturidi teolojisine kayıtsız kalmamış

 

Belli dönemlerde Türk devlet adamlarının İmam Maturidi’den ve onun teolojisinden söz ettikleri biliniyor. Mustafa Kemal de bunlardan biri. Örneğin gazeteci Avni Özgürel,  bundan on yıl kadar önce Radikal gazetesinde konuyu gündeme getirip,  “Atatürk, Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yazılı kurala dayalı olmamakla birlikte uygulamada benimsedikleri Hanefi-Maturidi itikadına bağlılığın, yeni yapılanmada da sürdürülmesi, dolayısıyla Türk devlet geleneğinin bozulmaması tavrını benimsemiştir” diye yazmış (aktaran Mehmet Zeki İşcan, Gelenekten Geleceğe İslami Düşüncede Yenilik, Kitap Yayınevi, İstanbul, Kasım 2015, s.268-269, dipnot  10).

 

Vefat etmeden önce Radikal gazetesinde konuyu bir çok yönüyle inceleyen emekli büyükelçi ve MHP milletvekili Gündüz Aktan da “…toplumsal mutabakatı oluşturmak ve yüksek bir medeniyet kurmak için Hanefi-Maturidi etrafında oluşan büyük bir orta alan bulunmaktadır … Hanefi-Maturidi teolojisi tümüyle demokratik ve laik topluma uyar… Türk halkı sanıldığı kadar Hanefi olsaydı, ya da büyük Hanefi kelamcısı Maturidi’yi izleseydi, daha çok sorumlu bireylerden oluşabilecekti” görüşlerini dile getişrmiş (aktaran Mehmet Zeki İşcan, aynı eser, s. 273, dipnot 21, 22,23).

 

Yine Gündüz Aktan,” Cumhuriyet laikliği dini reddeden bir laiklik değildir. Atatürk’ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı, Atatürk’ün talimatı ile yapılan Kuran tercümesi tefsiri, Cumhuriyetin din anlayışını, Hanefi amel ve Maturidi itikada dayandırdığını göstermektedir” demiş (aynı eser. s. 273, dipnot 24). Aktan  başka bir yazısında ise “Diyanet kurulurken Adalet Bakanı Seyyid Bey, Eş’ari’nin değişmez şeriat kavramı yerine, aklın üstünlüğünü savunan Hanefi-Maturidi’yi benimsediklerini ilan etmiştir” diyerek, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki tercihe dikkat çekmiş (aynı eser, s. 273, dipnot 25).

 

Bu hususlar hiç şüphesiz konuya vakıf olan kesimlerin bilgisi dahilinde olan şeylerdir. Hanefi mezhebine mensup olanlar, İmam Maturidi teolojisine yakın duranlar, yürütecekleri tartışmalarda bir cemaati böyle bir kanlı darbenin aktörü olmaya iten nedenleri, sergiledikleri dini sapmaları, hatalı yorumları ve bazı bireylerin iktidar hırsıyla mehdileşme süreçlerini değerlendireceklerdir.

 

Hanefi olmayanlar tartışmaya nasıl katılacak?

 

Ama Hanefi olmayan, Maturidi teolojisine yakın durmayan, hattâ onu eleştiren,  kendini Şafii ve Eş’ari, ya da Alevi, Hıristiyan, Yahudi, Süryani, deist, ateist ve nihayetinde laik olarak tanımlayan geniş bir yurttaş kesimi ne olacak?

 

Onların da mustarip olduğu bu konuda, sorunlar nasıl tartışılacak ve demokratik çıkış yolları nasıl üretilecek?

Eğer kutuplaşma ve ötekileştirme zaafımıza bu defa da yenik düşmek istemiyorsak, dikkatli olmamız ve ortak bir tartışma zemini yaratmamız gerekir.

 

Bu da ancak demokrasinin geliştirilmesi için, devletin sivil yapılanmalarla kurduğu ilişkiye saydamlık ve denetleme mekanizmaları getirecek somut öneriler üzerinden yürütülecek tartışmalarla olabilir.

 

İnanç alanını ise her inanç grubunun kendi içinde yürüteceği tartışmalara ve saydamlaşma çabalarına bırakmak daha doğru olacak. Çünkü inançların doğruluğu veya yanlışlığı üzerine hüküm koyacak bir merci ve hakem olmak bizim işimiz olamaz. Ayrıca böyle bir hakem aramak bizzatihi inanç özgürlüğünün kendisiyle bağdaşmaz.

 

Geniş katılımlı tartışma

ve demokratikleşme reformu lâzım

 

15 Temmuz darbe girişimi nasıl kitlesel bir direnişle püskürtüldüyse, bir daha böyle durumlara meydan vermeyecek bir demokratik rejimin inşası için yapacağımız tartışmayı ve geliştireceğimiz demokratik prensipleri de aynı şekilde, geniş katılımlı süreçlerle gerçekleştirmeliyiz.

 

Bunun da yolu, başta gelen yolu, yeni, demokratik ve katılımcı bir anayasadır. Böyle bir anayasayla inançların, kültürlerin, dillerin, etnisitelerin, yerel birimlerin, sivil toplum yapılanmalarının eşitlik ve özgürlüğünü, daha fazla gecikmeden güvence altına almalıyız.

 

Karar ve müzakere süreçlerine bütün yurttaşların katılımını sağlayan yeni bir demokratik siyasal rejim doğrultusunda reformlara girişmeliyiz.

 

OHAL’le nereye kadar?

Türkiye OHAL’le fazla gidemez. OHAL’i uzatmak yerine, bir an evvel olağan sürece geçilmelidir. Önüne geleni suçlu ilan etmeden, barı pavyonu güvenlik sorunu görüp yasaklamak gibi saçmalıklara başvurmadan, FETÖ ve darbe zanlılarını artık olağan mekanizmalarla yargı önüne çıkararak hükümet etmek mümkündür.

 

Son iki – iki buçuk aydır toplum kutuplaşmadan ve ötekileştirmeden kurtuluyoruz diye umutlanırken, mahiyeti oldukça tartışmalı yüzyıllık mevzuları gündeme getirip koştura koştura aynı kulvara dönmenin anlamı ne? Bunun kimseye bir yararı olamayacağı yeterince görülmedi mi? 

 

Medyayı ve ekranları topluca karanlığa gömmek olacak iş değildir. Atanmış kayyumlardan medet umarak bir mesafe alınamaz. İktidardan beklenen, haksızlığa uğramış memurların, akademisyenlerin, aydınların,  öğretmenlerin, polis ve ordu mensuplarının, gazetecilerin, iş adamı ve esnafların, öğrencilerin mağduriyetlerini daha fazla geciktirmeden gidermektir.

 

Demokrasi, özgürlük, katılım herşeyin olmasa bile birçok şeyin ilacıdır. Bu ilaç arayan için çok uzaklarda değil.

 

   

 

 

Önceki İçerikDoğan Grubu’na operasyon çektiler
Sonraki İçerikTürkiye’nin Suriye’de ölen çocuklara faydası