Türkiye’nin Suriye’de ölen çocuklara faydası

 

Suriye havzasında gerilimle birlikte askeri yığınak ve aktiviteler de artıyor.

Hatırlanacağı gibi 17 Eylül’de ABD, sonradan kendisinin “yanlışlık” olarak açıkladığı bir hava saldırısında Suriye ordusu güçlerini vurmuş; ardından bölgedeki tüm hava harekâtlarını süresiz olarak durdurduğunu açıklamıştı.
 

Bundan sonra Suriye-Rusya koalisyonunun özellikle de Halep’te sivil halkı hedefleyen hava saldırıları belirgin biçimde artmış; hattâ Suriye, yine Halep’e giden bir BM insani yardım konvoyunu dahi vurmuştu.

30 Eylül’de ise, yaklaşık bir aydır bölgede bulunan Fransız uçak gemisi Charles De Gaulle’un taşıdığı Rafale uçakları, üç dakikada bir kalkış yaparak Musul’daki IŞİD hedeflerini vurmaya başladı.
Fransız genelkurmay başkanlığından General Vincent Desportes, “Bu, Musul'a planlanan büyük savaşın başlangıcı değil. Ama hazırlık olarak değerlendirilebilir. Suriye'deki IŞİD noktaları da vurulacak” açıklamasını yaptı.

De Gaulle ve taşıdığı 24 Rafale’in de katılmasıyla, Fransa’nın bölgedeki hava gücü ükatına çıkarak 12 uçaktan 36 uçağa yükseldi.

Dassault Rafale’ler, Fransa’nın efsanevi Mirage’larının geliştirilmiş bir modeli ve çok amaçlı avcı-bombardıman uçakları. Yer hedeflerine karşı olduğu kadar hava savaşında da etkililer — ki zaten Suriye havzasında toplanan gerek Rus ve gerekse ABD (ve liderliğindeki koalisyon) hava güçlerinin asıl ağırlığı, hava çatışmalarına dönük araçlardan oluşuyor.

Bu, elbette ki tarafların IŞİD’den çok birbirlerine karşı önlem aldıklarının göstergesi.

Özellikle Rusya, neredeyse sadece kendisinin ve Suriye’nin güvenliğini sağlamak için, S-300 ve S-400 füzelerinden oluşan hatırı sayılır bir yığınakla bulunuyor bölgede.

Koalisyon ise buna, yerden havaya füze taşıyıcısı, gelişmiş radar sistemleri bulunan Aegis destroyerleriyle cevap veriyor.

Biraz kaba bir tahminle, tarafların bölgedeki güç yığınağının yüzde 50’den fazlasını, hava savunma sistemleri ile sadece hava çatışmalarında kullanılabilecek hava araçlarının oluşturduğu söylenebilir.

Onca yığınak yetmezmiş gibi, (her ne kadar açıklaması Ağustos’ta yapılmışsa da) Rusya’nın çoğu yine hava çatışmalarına uygun uçaklar taşıyan Amiral Kuznetsov uçak gemisi de, yanında hatırı sayılır bir deniz gücü oluşturan eşlikçileriyle birlikte, bugünlerde Suriye’ye geliyor.

Sözün özü, taraflar yığınaklarını IŞİD için değil, birbirlerine karşı yapıyorlar ve zaten IŞİD’e karşı kullanılabilecek hava unsuru miktarında da doyma noktası çoktan aşıldı.

Rusya-Suriye uzunca bir zamandır Halep’e yoğunlaşmış durumda ve bölgede IŞİD bulunmuyor.
Bombalananlar çoğunlukla İslami tandanslı diğer direniş örgütleri ve tabii onları hedef aldığı iddiasındaki saldırılar da çoğunlukla yine sivilleri hedefliyor.

Görünüşe göre Rusya-Suriye ikilisinin hava saldırıları, Esad’ın BAAS diktatörlüğüne karşı direnişi ezmek için halkı bire kadar kırmak anlayışına dönüştü.

Elbette böyle bir “çözüm” mümkün olamayacağı için, asıl amacın yıldırma ve biraz da koalisyonu tahrik olduğu söylenebilir.
 

Ancak dikkat çekici bir şekilde, tahrike tepki koalisyondan değil BM’den ve özellikle de BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’dan geliyor.

İki gün önceki açıklamasında, Halep kıyımı ile ilgili şunları söylüyor Ban Ki-mun:

“Bu sabah Halep'te iki hastaneye daha saldırı düzenlendiği haberleriyle uyandık.

 

“Yapılanların savaş suçu olduğu kesin ve Halep’te tahrip gücü yüksek bombalar kullananlar ne yaptığının açık bir şekilde farkında.

“Yıkımı hayal edin lütfen: insanların uzuvları parçalanmış. Çocuklar çaresi olmayan bir acı içinde. Acı çekiyorlar, ölüyorlar, gidecekleri bir yer de bulunmuyor, ufukta bu çilenin sona ereceğine dair bir işaret de…

 

“Mezbahalar bile Halep'ten daha insanidir; bu, mezbahadan bile kötü.

“Halep'te hastaneler, klinikler, ambulanslar ve sağlık çalışanları sürekli ateş altında.” (Bkz http://www.gunes.com/dunya/ban-ki-mun-mezbahaneler-bile-halepten-daha-insanidir-722281.)

BM’den yükselen Ban Ki-mun’un tepki çığlığının bir yaptırım uzantısı da olacağa benziyor.

BM sözcüsü Stephane Dujarric, BM konvoyunun vurulmasıyla ilgili bir soruşturma başlatıldığını açıkladı (https://tr.sputniknews.com/ortadogu/20160930/1025086500/bm-suriye-yardim-konvoyu-sorusturma.html?utm_source=https%3A%2F%2Ft.co%2FCwcDxbmFgS&utm_medium=short_url&utm_content=csFp&utm_campaign=URL_shortening).

Suriye (veya belki de direkt Rusya) tarafından vurulduğu neredeyse kesin olan (ama Rusya’nın yukarıda linki atılan haberde de görülebileceği gibi “biz yapmadık” dediği) BM konvoyu, gerilimi BM ile Rusya arasına taşıyacak gibi görünüyor.

Taraflar yığınaklarını hava çatışması üzerine organize ede dursun, işin yılan hikayesine dönen “Suriye’de kara gücü kullanımı” boyutunda, Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonu önceden sahada olmayan (veya taraflarca etkili biçimde kullanılmayan) topçuyu ve zırhlı birlikleri devreye soktu.

TSK, bir taraftan harekâtını sürdürürken, bir taraftan da ÖSO’yu sadece bir müttefik değil aynı zamanda bir aktör haline getirmeye çalışıyor. Ama bunu ne derece başarabileceği şimdilik kuşkulu.

Harekâta başlayan TSK/ÖSO ikilisinin karşısında, IŞİD her zamanki “çatışma yeri ve zamanını kendisinin belirlemesi” taktiğine uyarak, neredeyse savaşmadan çekiliyor. Türkiye ise “sahada kara gücü olarak sadece PYD yok, biz de varız, görün bunu” vurgusu yapıyor ve PYD’ye verilen desteğin kesilmesini talep ediyor.

Türkiye’nin koalisyondan (aslında ABD’den) net ve açık talebi, “Rakka Operasyonu’nda PYD’nin kullanılmaması.”

Ancak herhangi bir Rakka operasyonuna daha çok var.

Tarafların kendilerini ve birbirlerini öncelikle El Bab’da, ondan önce de muhtemelen Musul’da tartması gerekiyor.

El Bab’daki muhtemel kapışmadan önce Musul’un gündeme geleceğine dair kuvvetli işaretler var ve yukarıda bahsedilen Fransa’nın Rafale saldırıları da bununla ilgili.

De Gaulle’dan kalkan uçaklardan başka, Irak’a gönderilen ABD askerlerinin varlığı da bunu kanıtlar nitelikte (http://www.sondakika.com/haber/haber-amerika-musul-operasyonu-icin-irak-a-ilave-asker-8814674/). Öte yandan Türkiye’nin Musul operasyonuna katılımı da ayrı bir ihtilaf konusu.

Suriye-Rusya-İran ve Şii ağırlıklı Irak yönetimi, olası bir Musul operasyonuna Türkiye’nin katılımına eskiden beri itiraz ediyor (http://www.haberturk.com/dunya/haber/1260862-irak-basbakani-musul-operasyonuyla-ilgili-turkiyeyi-tehdit-etti).

Sonuçta, Suriye’de iki olasılık var.

İlki, üçüncü bir dünya savaşı. Bu, Rus hırsının inatla sürdürülmesiyle varılacak bir sonuç.

İkincisi, Türkiye’nin tezlerinin kabulü ve sahada uygulanması.

Sorun, bu seçenekleri tercih edeceklerin ayrı odaklar olması ve yapılacak seçimin sonrasında oluşacak stratejilerin pratikte nasıl sürdürüleceği.

Bu aşamada ayrıca belirtmek gereksiz ki, yanlış okumalarda ısrar yüzünden Türkiye’nin asıl dahil olduğu cephenin yıpratılmasının kimseye bir faydası yok.

Özellikle de Halep’te ve Suriye’nin diğer yerlerinde ölen çocuklara.

 

Önceki İçerikAtışma değil tartışma ve reformun tam zamanı
Sonraki İçerikSevgili Kont Tolstoy