Ayasofya ibadete açılırken son birkaç söz: Yapının bütünlüğü ve bütünsel etkisi

Taban halısı veya halıları ile fresk ve mozaikleri kapatmak için düşünülen perde aparatının, iddia edildiği gibi Ayasofya’nın karakterini değiştirmeyeceğine; eskisi gibi müze işlevi sürdürmeye devam edip insanlarda aynı etkiyi yaratacağına inanmamız, epey naif bir hal almaya başladı.

Müze mi cami mi tartışmasının gündemimizi ele geçirdiği günleri biraz geride bırakmış da olsak, Ayasofya ibadete açılmadan önce birkaç noktaya değinmek istedim.

20 Temmuz’da, yani bu satırları yazmamdan yaklaşık üç gün önce, Ayasofya’nın zeminine yeşil (ördek başı yeşili) halıların döşenmeye başladığı haberleri çıktı. Yani, Ayasofya’nın Jüstinyen döneminden kalma, pietra dura (Farsça parçinkâri) dekorasyon öğelerini de içeren mermer tabanı, özel yerli yünden yapılmasıyla övünülen (ve dokunmasına daha İlkbaharda girişildiğini öğrendiğimiz) bir halıyla kapatılıyor.

Bunun olacağı tabii belliydi, zira bina bundan aylar önce alındığı anlaşılan kararlar sonucu, artık bir cami işlevi görmek zorunda. Fakat bu taban halısı veya halıları ile fresk ve mozaikleri kapatmak için düşünülen perde aparatının, iddia edildiği gibi Ayasofya’nın karakterini değiştirmeyeceğine; eskisi gibi müze işlevi sürdürmeye devam edip insanlarda aynı etkiyi yaratacağına inanmamız, epey naif bir hal almaya başladı. Kaldı ki, resimlerin namazın sıhhatini bozmayacağına inanmayan bir kesim, fresk ve mozaiklerin binadan tamamen sökülüp ayrı bir müzeye konmasını bile öneriyor.

Öncelikle yer (zemin) meselesi. Bir Roma-Bizans kilisesindeki mozaikler, freskler, mermer zemin ve duvarlar bütünsel bir deneyimin parçalarıydı; yani bütün öğeler toplanınca, yapının adanmış olduğu şahsı, azizi/azizeyi veya konsepti baz alan bir ikonografik program ortaya çıkıyordu. Bu nedenle mozaikler etraflarındaki mimariden bağımsız birer sanat eseri olmadığı gibi, mermer zemin de bütünsel bir program içinde, binanın genel, bütüncül tesiri içinde kendine yer buluyor ve anlam kazanıyordu. Jüstinyen’in 6. yüzyılın ilk yarısında bazilikasına yaptığı harcama zaten dillere destandı. Yalnızca kilisenin içinde kullanılan gümüş miktarının yirmi bin kiloyu (20 tonu!) bulduğu söyleniyordu. Bunun yanı sıra iç mekânın tamamı yaldızlı mozaikler, âyin mefruşatı, gümüş lambalar, ipek kumaşlar, değerli kadeh ve kaidelerle donatılmıştı. Duvarlardaki çok renkli mermer kaplamalar binlerce metrekareyi buluyordu. Bütün bu dekoratif sanatkârlığın tek istisnası, inancın yeryüzüyle birleştiği nokta, yani kilisenin zeminiydi. Ayasofya’nın tabanı üst üste bindirilmiş gökkuşağı mozaikler veya girift dekorasyon öğeleri yerine, Prokonnesos, yani bugünkü Marmara Adası kökenli kesme mermerlerden oluşuyordu.

Ayasofya’nın duvarları ve zemininden book matching tekniğiyle yerleştirilmiş mermer paneller
 

Fakat ziyaretçiler için bu zeminin sadeliği daha az etkileyici değildi, çünkü inanılmaz bir işçilik söz konusuydu. Taşlar kitap sayfaları gibi eşleştirilmişti (book matching), yani mermer bloklar yüzeylerine paralel bir şekilde kesilmiş, çıkan paneller bir kitabın yaprakları gibi birbirine bakacak şekilde açılmıştı. Mermerin renkli, bazen beyaza çalan damarları, tasarımcıların görsel illüzyonlarla oynamasına izin vermişti. Mermerin damarları ile taşların dalgalar halinde birleşmesi, sonraki bin yıl boyunca tüm gözlemcilerde su üzerinde yürüdükleri, bazilikanın zemininin donmuş bir deniz olduğu hissini uyandırıyordu.

Bu deniz ve su motifinin zamanın Hıristiyan mimarisinde yankılanması tesadüf değildi. Aksine, mekânların estetik programının, dinî ikonografyasının kilit öğelerinden biriydi. Batı Roma kiliselerinde zemini geometrik desenlerle kaplamak âdetâ çiğnenmez bir kuraldı. Doğu İmparatorluğu’nun Filistin, Ürdün ve Suriye gibi eyaletlerinin 4. yüzyıl ve sonrası kiliselerinde, daha çok zengin mozaik süslemeler söz konusuydu. Bu bağlamda Ayasofya’nın sade görünümlü mermer zemini hem biçimsel dekorasyonu hem malzeme çeşitliliğini reddettiği halde mozaiklerden de hareketli bir yüzey sunuyordu. Stanford Üniversitesi sanat tarihçilerinden Bissera Pentcheva ve Fabio Barry, Ayasofya’da yapılan âyinlerin mimariyle ilişkisini, mum ışığının ve sesin mozaikler ve mermer dekorasyon üzerindeki etkisini irdelemenin yanı sıra, Bizans kiliselerinin mermer zemini ve su motifi üzerinde de duruyor. Bizans’ın mermer zeminleri bütün diğer bileşenlerle ve mekânda insan varlığıyla, hareketliliğiyle birleşince, yapının tarihi, mitolojisi, ikonografyası büyük bir hayal gücünü tetikleyerek hayat bulur.

Kültür ve sanat mirası açısından bu kadar büyük öneme sahip zeminin kapatılmasının tarihçi ve sanat tarihçilerine verdiği üzüntünün ötesinde, mozaiklerde resmedilen bazı şahıslarla ilgili özel tepkiler de ön plana çıkarılıp, bütün duvarları toptan kapatmanın gerekçesi haline getirilmek isteniyor. Burada da en başta İmparatoriçe Zoe (978-1050), çeşitli evlilikleri ve evlilik dışı ilişkileri üzerinden hedef alınmakta. Ciddî tarihçiler için, burada öncelikle hanedan politikaları ve saray entrikaları söz konusu. Zoe’nin babası VIII. Konstantin’di. Kudretli II. Basil’in yanında, şeklen eş ama fiilen ikinci imparator olarak hüküm sürüyordu. Zoe 47 yaşındayken II. Basil öldü (1025) ve tahtı tamamen Zoe’nin babasına bıraktı. VIII. Konstantin de oğlu olmadığından soyunu kızlarını evlendirmek suretiyle sürdürmeyi tasarladı. Bunun için evlilik ittifakları gerekiyordu. Ölüm döşeğindeki VIII. Konstantin 50 yaşına gelmiş bulunan kızı Zoe’yi Romanos Argyros (III. Romanos) ile evlendirdi ve o gün hayata veda etti (1028). Dolayısıyla yeni evli çift hemen ertesi gün tahta çıktı, fakat evlilikleri sıkıntılı oldu. Kocası tarafından horlanıp dışlanan Zoe, avamdan gelip saraya intisap etmiş bulunan Mikhael diye bir gençle fırtınalı bir aşk ilişkisi yaşamaya başladı. III. Romanos evliliklerinin beşinci yılında hamamda ölü bulunduğunda, bunun Zoe’nin veya Mikhael’in veya her ikisinin işi olabileceğinden şüphelenildi. Ancak Zoe çok hızlı davrandı ve hemen ertesi gün genç sevgilisiyle evlenip Paflagonyalı IV. Mikhael adıyla tahta çıkardı; 25 kilo altın rüşvet verdiği söylenen Patrik I. Aleksios’un onayı ve kutsamasıyla imparator ilân etti (1034). IV. Mikhael yedi yıl sonra ölürken Zoe’yi yeğeni Mikhael Kalaphates’i evlât edinmeye ve V. Mikhael adıyla tahta çıkarmaya ikna etti, Derken V. Mikhael Zoe’yi sürgüne gönderdi, fakat hükümdarlığı ancak dört ay sürebildi. Zoe 1042’de geri heldi ve V. Mikhael’i devirip kız kardeşi III. Theodora ile birlikte tahta çıktı (yukarıda solda Zoe’nin Ayasofya’daki mozaiğini, sağda ise III. Theodora adına kesilmiş bir sikkeyi görüyorsunuz). İki imparatoriçe ancak iki ay birlikte hüküm sürebildi. Zoe iki ay sonra bir diğer eski sevgilisiyle evlenip onu IX. Konstantin Monomakhos olarak tahta geçirdi. İktidarı ona devretti ve 1050’de, 72 yaşında öldü. Zoe’nin Ayasofya’daki mozaiğinde, yanında üçüncü kocası IX. Konstantin durmakta. Ancak tarihçiler, üçüncü kocasının ismi ve simasının daha önce yapılmış ve muhtemelen ilk kocası III. Romanos’u resmeden bir mozaiğin yerini aldığı kanısında.

Özetlersek, bir, Zoe kan ve şiddete dayalı bir erkekler dünyasında gene erkeklerin kendisine dikte ettiği silâh ve yöntemlerle ayakta kalmaya çalışan güçlü ve iradeli bir kadın. İki, Osmanlı tarihi de bir bakıma benzer evlilik ittifaklarına, saray entrikalarına ve cinayetlere hiç yabancı değil. Padişahların kızları ve kızkardeşleri de bazen çocuk yaşta, bazen ihtiyarlıklarında evlendiriliyor, günün favori devlet adamlarıyla. Sonra bu “damat”lar ölüyor ve iktidar ilişkileri icabı bu sefer başkalarına veriliyorlar. Hürrem ve Kanunî’nin kendinden olmayan şehzadeleri… Kösem Sultana karşı Turhan Sultan… Saltanat ve hanedan hep böyle bir şey. Oysa günümüzde bazıları bu “fahişe” imparatoriçenin önünde ibadet etmeyi kabul edilmez buluyor; bunu gerekçe göstererek bütün mozaiklerin toptan Ayasofya’dan taşınmasını talep ediyor.

Yukarıdaki satırlarda imâ ettiğim gibi, Zoe’ye ilişkin bu değerlendirmenin benzerleri, ilginçtir, Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü kadınları hakkında da yapılageldi. Özellikle Ahmed Refik Altınay’ın 1916’da icat ettiği “Kadınlar Saltanatı” deyimi, ataerkil bir korku ve horlamayı yansıtarak bugünlere uzandı. Zoe’ye yönelik nitelemelerde hep aynı, son derece problemli kadın-erkek ilişkisi anlayışı söz konusu. Ne diyeyim; belirli bir erkeklik ideolojisi kendi başına buyruk kadınlardan hoşlanmıyor. Günümüzden bin yıl önce yaşamış bir kadın ve hayatındaki seçimler hakkında hâlâ gösterilen nefret ve şiddette, bitmeyen bir erkek egoizmi ifade buluyor.

Bu bir yana; benim bir sanat tarihçisi ve bir İstanbullu olarak en büyük korkum, Ayasofya’nın mozaiklerinin kaldırılması veya daha kalıcı bir şekilde kapatılması. Zemine baştan başı halı döşenmesi, zaten binanın tarihi ruhu, özelliği, bütünsel etkisi ve büyüsünden önemli bir bölümün örtülmesi, kapatılması anlamına geliyor. Duvarların ve kubbenin de başına aynı şey gelecek mi? Başa dönüyorum. Nerede, son haftalarda dile getirilen vaatler, yapılan taahhütler? Hani, müzeden camiye çevrilince böyle ihtimaller hiç söz konusu olmayacaktı?

Önceki İçerikVan Gölü mülteciler için nasıl Ege Denizi’ne döndü?
Sonraki İçerikBelediye şirket ve iştirakleri başkanların elinden gitti gibi