Babam öleli beri

Seçimler, Yeni Türkiye ve Kürtler

[10 Şubat 2015] 1976’nın galiba gene böyle soğuk bir 9 Şubat günüydü. İlk evliliğimdi; annem babam Ankara’da, Maltepe’deki Vehbi Koç Yurdu’nun hemen arkasındaki Onur Sokak’ta, bizse İstanbul’da, Acıbadem’de oturuyorduk. Evde telefon var mıydı, yoktu sanırım; ayrıca o zamanlar böyle internet, e-mail, cep telefonu filân da yok. Akşam kapıdan girdim ki eşim, bir aile dostumuzun gelip haber verdiğini söyledi: Baban hastaymış, durumu ağırmış, hemen gidecekmişsin. Gerisin geri çıktım ve Haydarpaşa’dan ilk treni yakaladım; koridorda, kâh ayakta kâh strapontenlerde oturarak gittim bütün gece, yetişebilecek miyim diye karanlığa bakarak. Olmadı. Sabah zili korka korka çaldım; kızkardeşim karşıladı ve babamı kaybettik dedi. Sonra annem ve salonda seçemediğim bir kalabalık. Mırıltılar, gözyaşları, yarım yamalak açıklamalar. Hastane, morg, yıkanırken başında duruşum, kefenine yerleştirdiğim üç kırmızı karanfil. Bugün kendisi de büyük ölçüde göçmüş bir nesilden, baş sağlığına ve cenazesine gelenler. Hacı Bayram Camii’nin avlusunda, her ihtimale karşı birkaç panzer refakatinde, Solun eski önemli isimlerinden ilkini (henüz 55 yaşında) uğurlaması.Dört yıl önce, yani 35. yıldönümünde, Neyyir’le oturup şu kısa biyografiyi derlemişiz, sırf kendi aramızda: Erdoğan Berktay, 6.9.1921 İzmir – 9.2.1976 Ankara. İzmir’de, Altın Park’ın yukarısındaki Derebaşı’nda, büyükannesinin babası Ahmet Ağa’nın avlulu, kameriyeli evinde doğdu. Babası Halil Namık Bey de, annesi Ülfet Hanım da Girit muhaciriydi. Mübadeleden çok önce, 1896-1900’de kaçıp gelmişlerdi. Soyadı Kanunu çıktığında Halil Namık, kısmen öztürkçe bir türetme yoluyla, ama kısmen de Girit’teki aile adı “Bedderaki’ler”e benzeterek, Berktay soyadını alacaktı.Erdoğan dört erkek kardeşin en büyüğüydü (diğerleri 1931’e kadar iki üç yıl aralarla Alparslan, Orhan, İlhan diye sıralandı). Agora’nın yanındaki, sonradan yanan Misak-ı Milli İlk Mektebi’nde dördüncü sınıfa kadar okudu. Mühendis Mektebi’nde (sonra İTÜ) Riyaziye (Matematik) öğrencisiyken Çanakkale’ye gönüllü gidip 18 Mart 1915’in büyük bölümünde Dardanos (Hasan-Mevsuf) bataryasına kumanda eden, agnostik, hoşgörülü ve geniş ufuklu Halil Namık Bey, Millî Mücadele’den sonra orta halli bir Cumhuriyet bürokratı olmuştu. İş Bankası Milâs şubesi müdürlüğüne atanınca, 1932’de oraya taşındılar ve Milâs İlk Mektebi’ni bitirdi. 1933’te Sümerbank kurulduğunda babası bu sefer Ankara’da, merkezde, teftiş kurulunda görev aldı ve aile Ankara’ya taşındı. Erdoğan Berktay da Gazi Lisesi’ne girdi. Babası İzmit Kağıt Fabrikası’na atanınca ise İstanbul’a, Kabataş Erkek Lisesi’ne geçti. Dönüp dolaşıp liseyi İzmir Erkek Lisesi’nde (sonradan Namık Kemal Lisesi), Şani (Kösemen) dayısının evinde kalarak tamamladı. Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, bir yandan İş Bankası’nda çalışarak; askerliğini ise yedek subay olarak Kağıthane-Alibeyköy’de yaptı. Eskiden beri ailecek tanıştıkları, çocukluktan arkadaşı, Güzel Sanatlar Akademisi mezunu yüksek mimar Yegân Anlı’yla, 1946’da İstanbul’da kendi başlarına evlendiler. Çocukluğundan beri ele avuca sığmazdı, iddialıydı; boyun eğmez, meydan okumaların üstüne üstüne giderdi. Halil Namık Bey alışkındı büyük oğlunun sürprizlerine. Telgrafla haber verdiği nikâhına da aileden bir tek o, alelacele vapura atlayıp zor katıldı. İzmir’de baba ocağına döndüler. 1947’de oğlu oldu. Sonra Salihli ve ardından Alaşehir’e taşındılar; her iki yerde eşi belediye imar dairelerinde çalışırken kendisi hazine avukatlığı yaptı. Bir yandan da Demokrat Parti’ye girmişti ve yerel teşkilâtlarında yükseliyordu. [Marksizmi ne zaman ve nasıl, hangi çevrelerde benimsediğini, gizli TKP’ye ne zaman katıldığını bilmiyoruz. Sorulmaz, konuşulmazdı böyle şeyler. Ama DP’ye girmesi, mutlaka CHP’ye karşı demokrasinin biraz olsun genişlemesini DP’den bekleyen bir Şefik Hüsnü tahlili çerçevesinde ve parti talimatıyla olmuş olmalıydı.] 1951’de (oğlu dört yaşındayken) tekrar İzmir’e, baba evine avdet ettiler. Bu dönüşte, o sırada başlamış bulunan 1951-52 TKP tevkifatının kendisine de sıçraması halinde karısı ve küçük çocuğunun taşrada yalnız kalmaması endişesi önemli etkendi. Nitekim, kısa bir süre serbest avukatlık yaptıktan sonra o da tutuklandı. Götürülürken, kardeşinin kulağına kendisini ele verenin adını fısıldadı. O kişi sonra mahkemedeki ifadesiyle de onun hüküm giymesinin tek nedeni oldu. Sadece kendini savunursa her şeyin hallolacağı ailesine söylendi, ama o bütün sanıkları savundu. İki yıl hapis ve bir buçuk yıl mecburi ikamet (iç sürgün) cezası yedi. Mahkeme sırasında bir buçuk yıl (Harbiye ve Sultanahmet cezaevlerinde) tutuklu kalmış olduğundan, temyiz aşamasında tahliye olup İzmir’e döndü. Ardından hüküm kesinleşince son altı ayını Nevşehir cezaevinde geçirdi. O sırada hastalanan babasının ölümüne çok az farkla yetişemedi. Aynı 1957 yılında kızı doğdu. Sürgününün ilk dönemini Adapazarı’nda geçirdi; her gün yerel karakola gidip imza atmayı içeren mecburi ikameti, yedi ay sonra İzmir’e nakledildi. Hem çok dürüst ve ilkeli, hem çok asabî (ve dolayısıyla uzlaşmaz-geçimsiz) bir kişiliğe sahipti. Çok okur, her an düşünürdü. Evde kitap ve ansiklopedi alışkanlığını babası Halil Namık Bey başlatmıştı; o sürdürdü ve zamanın MEB’inin 1943-47 arasında yayınladığı Dünya Klâsikleri’yle rafları doldurdu. Kendi kendine öğrendiği İngilizce ve Fransızcası inanılmaz derecede iyiydi; her iki dilden rahat ve düzgün çeviri yapabiliyordu. O kuşağın gerçek aydın vasıfları kuşkusuz en ileri Marksist entellektüeliydi. Bir yandan, Leninizme çok derinden bağlıydı; düşüncesinin sınırları son tahlilde bununla belirleniyordu. Diğer yandan, teorik angajmanının bastıramadığı bir gözlem bağımsızlığına sahipti. Bilgi birikiminde tabu ve yasak tanımaz; Mein Kampf’ı dahi okumak gerektiğini savunur; dost sohbetlerinde devrimcilik adına Yahya Kemal’in küçümsenmesine kızar; “köy romanı”nı Türkiye’nin gelişen kentsel realitesinin dışında kaldığı için eleştirir; ilk-orta-lise yıllarının standart kompozisyon ödevlerinde hep “sanat toplum içindir” cevabının istenmesine karşı, 19. yüzyılda “sanat sanat içindir”i savunanların o çağın özgürlükçü muhalifleri olduğunu hatırlatır; 1960’ların o koyu Üçüncü Dünyacı ortamında dahi, bir yanda emperyalistler ile diğer yanda ezilen-sömürülen ülke ve halkların “kendileri değil ama birbirleri hakkında söyledikleri her şeyin doğru olduğu” gibi şaşırtıcı çıkışlar yapabilirdi. Ağır ceza yediği için avukatlık yapma hakkı elinden alınmıştı. Bir ortağının (Besim Akımsar) koyduğu sermayeyle, 27 Mayıs 1960 sonrasının ilk sol dergisi olan haftalık Yol’u İzmir’de çıkardı. E.B. rümuzu ve Emir Bumin imzasıyla başyazılarını ve hemen bütün yazılarını yazdı. Dergi CHP’nin ortağına yaptığı baskı sonucu kapandı. Gene arkadaş desteğiyle, Konak’ta, Elhamra Sineması ve Millî Kütüphane’nin hemen arkasında, Birinci Beyler Sokağı’nın ağzındaki Kültür Kitabevi’ni açtı ve yönetti; orada sol bir çevre yarattı. 1951-52 tevkifatından sonra Türkiye’de kalan eski TKP’liler çevresinin fiilî lideri Reşat Fuat Baraner’in özel, kişisel talimatıyla İstanbul’a gidip, yeni kurulmuş olan TİP’in genel başkanı Mehmet Ali Aybar ve diğer önemli aydın ismi Behice Boran’la mahrem görüşmeler yaptı; söz konusu çevrenin bütün ağırlığını TİP’ten yana koymasını sağladı. Aynı yıllarda, Sosyalist Kültür Derneği’nin İzmir şubesinin kurulmasına önayak oldu. (Turhan Tükel’in yönettiği) Vatan gazetesinin serbest forum sayfalarına Erdoğan Başar adıyla hemen her hafta yazmaya başladı. Kamusal bir aydın ve “eski tüfekler” diye bilinmeye başlayan çevrenin önde gelen isimlerinden biri olarak bu adla ünlendi. Bir dönem TİP’in gayri resmî teorik organı konumundaki Sosyal Adalet dergisinin çıkmasında da önemli payı, katkısı vardır. 1838 Ticaret Sözleşmesi üzerine, o dönem için önem taşıyan incelemesi bu dergide yayınlandı. 1964’te Ankara’ya taşındılar. (Muzaffer Erdost’un kurduğu) Sol Yayınları’nın ilk editörü oldu. Yeni dönemde Türkiye’de ilk Marx’ı, ilk Lenin’i, ilk Mao’yu ya bizzat çevirdi ve/ya bastı. Sosyalizm Sözlüğü kitabını yazdı. TİP yönetimiyle araları açılan “eski tüfekler”in çıkardığı Türk Solu dergisinin yazı kurulunda yer aldı. 1967 Kıbrıs buhranı sırasında Mihri Belli’nin izlediği aşırı milliyetçi, darbeci çizgiye ve emrivakilerine yazı kurulunun karşı çıkmaması üzerine istifa edip ayrıldı ve bir daha dönmedi. Sol Yayınları’ndan ayrıldıktan sonra, Anadolu Yayınları’nı kurdu fakat bozulan sağlığı nedeniyle yaşatamadı. [Bir noktada, Rasih Nuri İleri’ye devretmek zorunda kaldı.]Gençliğinde geçirdiği artritik romatizma kalbinde mitral darlığına yol açmış olduğundan, sporcu geçmişi ve yapısına karşın 1960’ların ikinci yarısından, yani 45 yaş dolaylarından itibaren sağlığı giderek sorunluydu. 1973 sonbahar seçimleri gecesi, CHP’nin önde gittiği belli olunca 12 Mart rejimi sona erecek ve “af çıkacak, çocuklar tahliye olacak” diye çok heyecanlandığından (o sırada oğlu hapisteydi), ilk enfarktüs krizini geçirdi; ardından kalbi pıhtı attı ve beyindeki bir damarı tıkadı; oluşan felç sonradan açıldıysa da, vücutta kendi tahribatını bıraktı. O sırada bir çevirisinden mahkûm olmuş olduğundan, hastanede geçirdiği süre boyunca başında jandarma bekliyordu ve ayağından yatağa kelepçeliydi.1974 affından sonra iki yıl yaşadı. 1976’da, basit bir soğuk algınlığının üç günde yol açtığı kalp yetmezliğinden ötürü hayata veda etti.

*   *   *

Nâzım 1947 tarihli “Ben içeri düştüğümden beri”sinde, ömrünün 1938 komplosu sonucu yitirdiği on yılının imge ve simgelerini sıralar: Gezegenimiz güneşin etrafında on kere dönmüş; katillikten yatanlar yedi buçuğu doldurup çıkmış; kurşun kalemler birer haftada tükenmiş; taylar kısrak, bebekler çocuk olmuş; Dachau’ları ve Hiroşima’sıyla İkinci Dünya Savaşı başlamış ve bitmiş; bir ara vesikaya dahi binen ekmek bir türlü “esmer ve tatsız”lıktan kurtulup eski “bembeyaz” haline dönememiştir. Gene de yapısal anlamda pek bir şey değişmemiştir, zira dünya hep aynı dünyadır bir bakıma: bir tarafta “Amerikan doları” (= kapitalizm), diğer yanda “ONLAR” (= halk, devrim umudu, sosyalizm). Onun içindir ki Nâzım, “Onlar ki toprakta karınca / suda balık / havada kuş kadar / çokturlar, / korkak, cesur, / cahil, hakîm / ve çocukturlar, / ve kahreden / yaratan ki onlardır, / şarkılarımda yalnız onların mâceraları vardır” diye, “aynı ihtirasla” tekrar edebilmektedir.Benim ise başlık seçimimde Nâzım’dan esinlenmiş olmama karşın, geçmişe benzer duygularla bakmam ve bir zamanlar paylaştığım aynı inancı dile getirmem artık imkânsız, çünkü “Babam öleli beri” on değil otuz dokuz yıl geçti ve bu otuz dokuz yıl, sadece ailemizin dağılması değil, aynı zamanda sapasağlam sandığımız bütün dünyamızın, aynen Komünist Manifesto’nun ünlü All that is solid melts into air cümlesindeki gibi, eriyip buharlaşarak uçuvermesi anlamına geldi. Sovyetler Birliği çöktü; Doğu Avrupa’daki “halk demokrasileri” iskambil kağıtlarından kurulmuş şatolar gibi peş peşe yıkıldı; Çin, tek parti yönetimi altında kapitalist piyasa ekonomisini benimsedi; yeryüzünde sosyalist ekonomi, program, model, ülkeler ve sistem diye bir şey kalmadı. Bir yandan Soğuk Savaş da sona erer ve yaratmış olduğu (TCK’nın 141-142. maddeleri gibi) bazı kurumlar rafa kaldırılırken, diğer yandan uluslararası komünist hareket de tümüyle dağıldı ve tarihe karıştı.Karmaşık etkileşimleri içinde Sanayi Devrimi ile Fransız Devrimi üç büyük ideolojiye hayat vermişti: Liberalizm, Nasyonalizm, Sosyalizm. Bunlardan birinin bitmesi, yaklaşık 150 yıllık bir siyaset sahnesi ve tarzının da sonu demek oldu. Özel olarak sosyalist siyaset, (a) “işçi sınıfının kurtuluşu” ve (b) “tarihin yönü” olarak (c) “sosyalizm” kavramları etrafında örülmüştü. Sol ve sağ, ilericilik ve gericilik hep bu üç köşe taşına göre belirleniyor ve birbirinden ayrışıyordu. Ama fiilen varolan sosyalizm çökünce ne tarihin yönü kaldı, ne sosyalizm hedefi, ne işçi tabanı ve devrimi — ve ne de komünist partilerin, ister tek tek, ister bir bütün olarak, örgütsel devamlılığı ve hareketin geleneklerini, (doğru veya yanlış) kendi kendini hatırlayış ve sürdürüş biçimlerini kapsayan özel belleği. Ama maalesef bunun bile kapsamlı bir muhasebesi yapılamadı. Çok az sayıda önderlik, hiç olmazsa tarih önünde toptan yanlışlandığı ve işlevsizleştiğini dürüstçe kabul edip kendi kendini lağvetti. Çoğu ise, küçülen çöplüklerin horozları olabilmek uğruna başka bir meşruiyet temeli aradı ve alabildiğine bükülüp buruşturulmuş bir anti-emperyalizm köprüsünden geçerek milliyetçiliğe, hattâ aşırı-milliyetçiliğe rücu etti. 1990’lar ve 2000’lerin en korkunç suçları, tabii reel güçleri oranında — bazen gerçekten, bazen zihnen veya tahayyülen — bu dejenerasyonun muktedir ucunda yer alan Milosevic ve Tudjman’lar ile iktidarsızlık veya kifayetsiz muhterislik ucunda yer alan Perinçek’ler ve benzerleri tarafından işlendi. Bu uçlar arasında bir yerde, herhangi bir zihinsel yenilenme olmadığı, yeninin militanlığı üretilemediği için, yüzeysel uzlaşmalarla kurulan “birleşik” partiler kitle bağlarından yoksun, eylemsiz, habire daralan ve sırf geçmişin menkıbeleriyle yaşayan ahbap çavuş mahfillerine dönüştü. Böyle umutlar hep saman alevi gibi parladı ve söndü. BSP’den ÖDP’ye ve ÖDP’nin eski Dev-Yol tarafından ele geçirilip öldürülmesine; sonra ÖDP muhalefetinden Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne, EDP’den Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ne (ya da eski Kurtuluş grubunun bir parçacığından, sırf Doğan Tarkan’la varolabilen DSİP’e) giden bu çizgi de, artık tamamen tıkanmış ve kurumuşluğu içinde, tarihsel bir sonlanışı yansıtıyor.

Sosyalist solun ciddî, esamesi okunan, az buçuk kaale alınabilir bir güç olmaktan çıkması, taraf olduğu eski toplum sözleşmelerinin post-modern çözülüşünü hızlandırdı ve yeni toplum sözleşmelerini gündeme getirdi. Bu da en belirgin biçimiyle İslâm âleminde yaşandı, yaşanıyor. Bu ülkelerde, uzun süre Sovyetler Birliği’nin himayesindeki yukarıdan aşağı modernist askerî diktatörlükler (Nâsır, Baas, Derg, Halk veya Parçam; Saddam, Hafız Esad, Kaddafi, ya da Afganistan’da — şimdi kimsenin hatırlamadığı — Hafızullah Amin, Nur Muhammed Taraki, Babrak Karmal ve Muhammed Necibullah türü rejim ve liderler) ile Batı’nın şemsiyesi altındaki (Türkiye ve Atatürkçülük gibi) yarı-askerî vesayetçi düzenlemeler, Soğuk Savaş sonrasında dış desteklerini büyük ölçüde yitirdi. Buna karşılık hem çağdaşlaşmacı, hem sosyal adaletçi, hem anti-emperyalist boyutlarıyla Marksizmin bıraktığı boşlukta, İslâmiyet ve İslâmcılık yeni muhalefet seferberliklerinin en önemlisi haline geldi. Dahası, bütün büyük kitle ideolojileri gibi İslâmcılık da moderniteyi (güya) toptan reddeden aşırıları (Taliban, El Kaide, IŞİD, Boko Haram) ve moderniteyle uzlaşan ılımlıları (AKP) ile çıkageldi. Türkiye’nin 1990’lardaki bocalama ve blokaj yıllarının ardından, 2002’den bu yana bütün eski, Fransız devrimi kalıntısı sağ-sol ayırımlarını geçersiz kılan işte böyle bir çağ dönümü ve yeniden mevzilenme yaşanıyor.

*    *    *

Nâzım 1963’te ölmeyip yaşasa ve bugünleri görseydi, ne derdi acaba? Alıştığı ideolojik çatının — dahası, açık konuşalım, son yıllarını çerçeveleyen dolaysız devlet patronajının — yokluğunda, ne düşünür ve yazar, yazabilirdi? Geçtim; babam ne derdi, 94’üne erişip bugünleri değilse bile hiç olmazsa 1989-90 fay hattını görebilseydi? Bunu sorduğum anda, çok kahredici ama, fark ediyorum ki bir bakıma memnunum, Sovyetler çökmeden bu dünyadan göçtüğüne. O benzersiz zelzelenin, Götterdammerung’un (tanrıların alacakaranlığının), Valhalla’nın çöküşünün, bırakalım daha 1976’da tükenen yüreğini; asıl zihni, şuuru, dimağı, ruhsal dengesi üzerindeki etkisini tasavvur dahi etmek istemiyorum.İnsan ve toplum bilimlerinde laboratuar deneyi olmaz denir ama, nadiren de olsa hayli yakın ikamelerini önümüze getiriyor hayat. Geçenlerde çok kötü bir örneğine rastladım. Neredeyse babamla aynı nesilden, çok saygın, çok birikimli bir büyüğüm. Kapımızı çalan “İslâmi faşizmi” durdurmak için son fırsat saydığı Haziran seçimlerinde, ne kadar zor olursa olsun bir CHP-MHP-HDP ittifakının nasıl kurulabileceğini anlatmış. Dahası, ne kadar tarih dışı ve gerçek dışı olursa olsun, soyut mantık örgüsünün bütün gücü ve teorik belagatıyla, bu ittifakı neden ve nasıl ancak “sosyalistlerin” kurabileceğini anlatmış. Geçtim, sosyalizmi hâlâ amaç ve yol gösterici kabul etmesini; yeryüzündeki bütün iyilik ve kötülükleri sosyalizme yakınlık ve uzaklıkla yargılamasını. Geçtim, eski TKP’nin Kemalist “burjuva devrimi”ne “eleştirmeci-ilerletmeci-tamamlamacı” bakışından ve 1930’ların Kadro modelinden kalma, “ister Sosyalist ister Kemalist, bütün devrimciler millî cephede” anlayışını. Geçtim, bu doğrultuda, CHP’ye ve hattâ MHP’ye ilişkin (“tabii hatâları var ama bunlar aşılabilir” tarzı) illüzyonlarını. Geçtim, hem HDP’nin mayasındaki sosyalizmden dem vurmasını, hem de HDP’yi muhtemelen AKP ile gizli bir anlaşma içinde olmakla suçlamasını. Geçtim, bu ittifak gerçekleşir ve kazanırsa sosyalizmin dahi önünü açabileceği, çünkü komünizmin Türkiye halkının kanında olduğu fantezisini (ki sırf bunu hicvetmek fazlasıyla kolay). Geçtim, bütün bu fikirlerin asıl sahibi İP olduğuna göre, kendisinin de herhalde İP’ye katılmasına ramak kalmışlığını.Hepsinin ötesinde bir örtük veya yarı-örtük koşul daha var ki, realiteden kopuşun zirvesini temsil ediyor kanımca. Satırlar kadar satır aralarını da okuyarak, ben özetliyorum, kendi sözcüklerimle: Bütün bunları hâlâ varolan sosyalist kadrolar başaracak. Teorik vukuf ve müktesebatları gereği, siyaseti hep en iyi sosyalistler bilmiştir zaten. Ve Sovyetlerin çöküşünden yirmi beş yıl sonra, böyle değerli, tecrübeli sosyalist aktivistler el’an mevcuttur. Toparlanabilir, örgütlenebilir, seferber edilebilirler. Politik bilgelik ve dirayetlerinden öncelikle CHP’yi ve sonra bütün diğer örgütleri cömertçe yararlandırarak, hepsini şimdiki yanlış ve felâketli yönelimlerinden kurtarıp doğru çizgiye çekmeleri pekâlâ olasıdır.Hazinliği bir yana, neredeyse bir laboratuar deneyi dedim, çünkü diyelim Nâzım veya babam da yaşasalardı böyle mi düşünürlerdi gibi faraziyeleri getiriyor akla. Ne kadar seversem seveyim ve ne kadar toz kondurmak istemezsem istemeyeyim, “hayır, asla yapmaz(lar)dı” diyemem bu soruya. Olsa olsa, deterministik olmayan bir belirsizliğin altını çizmek için, karşıt olasılığa kendimi örnek verebilirim. Ben de aynı formasyonun içinden geldim ve Marksist dogmatizmin daniskası olarak Maoculuktan vazgeçmekle kalmadım; her türlü bilimsel kanuniyet, tarihin yönü, ihtilâlci şiddet ve devrimci/devirmeci siyaset anlayışını reddeden bir noktaya evrildim. Bir sol liberal veya sol demokrat oldum. Kendimi öyle tanımlıyorum. Ayrıca, kuşkusuz ki yalnız da değilim. Demek ki çizgisel bir zorunluluk yok ortada. İnsanların neleri sorgulayabildikleri ve sorgulayamadıklarıyla başlayarak çorap söküğü gibi giden-gitmeyen karmaşık örgüler var.Asıl önemlisi: ölen öldü, kalan kaldı. “Tarihimiz bize şunu emrediyor…” Hayır, hiçbir şey emrettiği yok bize tarihin. “Atalarımızın mirasını yaşatmak zorundayız…” Hayır, yok böyle bir sadakat borcumuz. Geçmiş, bugünü ve geleceği tutsak alamaz. Biz yaşayanlar, bırakalım geçmişin o devâsâ lider kültlerini; en yakınlarımız için dahi hiçbir fetişizm, hiçbir putperestlik, hiçbir cedlere tapma kültüne zerrece itibar etmeden, böyle efsane ve ritüellere sığınmadan, yeni hayatın yeni sorunlarıyla yüz yüze bulunuyoruz.