Bahçeli bunu hep yapıyor

 

Devlet Bahçeli 11 Ekim 2016 tarihli MHP Meclis Grubu toplantısında yaptığı bir konuşmayla Türkiye’nin gündemini,  siyasal iklimini ve önümüzdeki en az bir yılın takvimini neredeyse tamamen değiştirdi. Bu ilk konuşma etkili olmasına etkili oldu, ama muğlak bazı yönleri nedeniyle herkesin kendi meşrebine göre sonuç çıkarmasına da yol açtı.

 

Bu durumun yarattığı tartışma ve eleştirileri görmüş olmalı ki, Bahçeli bir hafta sonraki, 18 Ekim tarihli Grup konuşmasının büyük bölümünü de bu konuya ayırdı. Hem bu ikinci konuşma, hem de Başbakan Yıldırım’la yaptığı baş başa görüşme sonrasındaki açıklamalar, belirsizlikleri büyük ölçüde giderdi.

 

Ancak iki konuşmayı da yeterince açık bulmayıp eleştirenlerin sayısı gene de az değil.

 

“Yenikapı Ruhu”na elveda, hoş geldin referandum kardeşliği

 

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, ortak direnişin yarattığı iklimde AK Parti başkanlık sistemi hakkında bir süre sessizliğe bürünmüştü. Muhalefet partileri de bu durumu başkanlık ısrarından vazgeçildiği şeklinde anlamışlardı. Ya da öyle anlamak istemişlerdi.  Arada bir cumhurbaşkanının konumunu tahkim eden tavırları gördükçe rahatsızlıklarını hissettirip, “Eee hani Yenikapı Ruhu vardı” gibisinden yakınmalar sergiliyorlardı.

 

Halbuki AKP, o direnişte cumhurbaşkanının oynadığı rolü, başkanlık sisteminin gerekliliğine dair eşsiz bir dayanak olarak göstermeye ve kamuoyunu bu temelde ikna etmeye hazırlanıyordu. Devlet Bahçeli’nin Grup konuşmasındaki çıkışı işte bunu kolaylaştırdı.

 

MHP, siyasette kilitlenmelerin yaşandığı dönemlerde iktidar partilerinin yönelimiyle kendi hedefleri arasında enteresan bağlar kuran bir parti. Özellikle Bahçeli’nin liderliği döneminde bunu bir kaç defa yaptı. Yine öyle bir dönemdeyiz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve AK Parti’nin başkanlık sistemi konusundaki, şartları ve yasaları zorlayan, yer yer aştığı söylenen ısrarlarını, MHP’yi kilit parti konumuna taşıyan bir şekilde değerlendirip gündemi belirlemekte tereddüt etmedi. Bir yönüyle AK Parti’yi kendi tercihine bağladı. Ama AK Parti’nin de köprüyü geçerken bazı şeyleri sorun etmeyi düşünmediği görülüyor.

 

Ne diyorsa o!

 

Konuşmaları dikkatle okunursa, Bahçeli özetle şunları söylüyor:

 

“Cumhurbaşkanı yeminini çiğniyor. Anayasa ve yasaların kendisine vermediği yetkileri kullanarak sınırlarını aşıyor ve suç işliyor. Taraf olduğunu alenen gösteriyor. Bu gidişat tehlikelidir. AK Parti başkanlık sistemini inat konusu haline getirmiştir. Hukuksuzluk devlet kaybına yol açabilir. Bu durumu bu şekilde sürdürmek doğru değildir. Şartları doğduğunda halka gitmekten çekinmeyiz. Halk ne derse kabulümüzdür. Türkiye’nin siyasi ve hukuki istikrarı için üzerimize düşeni yaparız.  AK Parti önerisini TBMM’ye getirsin, görüşelim. 367 oy çıkarsa kabul edilir. 330 oy çıkarsa referanduma götürülür. O zaman fiili durum hukuki duruma dönüşür. Biz MHP olarak parlamenter sistemin revize edilerek devamından yanayız.”

 

Bazı yöneticiler partilerinin görüşünün net olduğunda ısrar etseler bile, MHP genel başkanının ikinci konuşmasında da açık olamayan noktalar var. Özellikle de AK Parti’den gelen öneriyi,  üzerinde fazla oynamadan referanduma taşıyacak desteği TBMM’de kesin olarak verip vermeyecekleri pek açık gözükmüyor.

 

Ancak bunun, bütün kozları tek hamlede ortaya dökmemek gibi, siyasetin tabiatında bulunan bir siyasal taktik icabı olup olmadığını MHP’ye bırakıp, konunun kendisini ele almak daha doğru olur.

 

Biz bu hallere niye düştük?

 

MHP’ye yönelik kızgınlıklarını ortaya döküp “biz bu hallere niye düştük” diye dertlenenler için, biraz geriye doğru yaşananlara bakalım ve hafıza tazeleyelim. Bunu yaptığımızda, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden beri malum anayasa nedeniyle epey problemli hale gelen siyasal sistemimizin, iyice içinden çıkılmaz hale sokulup deve mi kuş mu belli olmayan bir şekil almasının asıl sorumluların başında CHP’nin geldiğini görüyoruz. En azından tarih önünde adil olmak bakımından bunu hatırlamak icap ediyor.

 

Bilindiği gibi, Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığının son yılları AK Parti dönemine rastlamıştı. Yeni cumhurbaşkanının seçimi yaklaşınca,  vesayetçi sistemden pek rahatsızlık duymayan parlamentodaki merkez sağ ve sol partiler, orayı siyasal İslâmcılara kaptırılmaması gereken son kale olarak görüp engellemenin yollarını aradılar.

 

Askeri vesayetin ve ulusalcılığın kuşatması altındaki CHP, DYP ve ANAP, emekli yargıtay başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun hukuk dışı önerisinin peşinden gitti. Anayasaya göre, TBMM’de cumhurbaşkanının seçilmesi için ilk turda 367 oy alması gerekiyor. Kanadoğlu, TBMM genel kurul toplantısının açılması için de gereken milletvekili sayısının 367 olduğunu iddia etti. MHP’nin haricindekiler bu öneriye kuvvetle sarıldı. Mecliste “Kanadoğlu kuralı”na uymaksızın yapılan oylamanın sonucu da, bu aşamada tamamen vesayet güçlerine katılmış bulunan Anayasa Mahkemesi’nden döndü.

 

Demokrasi dışı bu macera,  Türkiye’yi siyasal krize soktu ve erken seçime sürükledi. Sonuç, DYP ve ANAP’ın siyasetten tasfiyesi ve CHP’nin yerinde sayması oldu. Yeni Meclis Abdullah Gül’ü seçti. Ayrıca, AK Parti cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini referanduma götürdü ve öneri yüzde 70’e yakın bir oyla kabul edildi.

 

Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak, herhalde bu demekti.

 

Demokraside hepsi mümkün

 

Gelelim bugüne.

 

Şunları baştan kabul edelim; demokrasinin evrensel değer, ilke, kurum ve uygulamalarını hakkıyla gerçekleştiren başkanlık sistemi de, yarı başkanlık sistemi de, parlamenter sistem de çeşitli ülkelerde başarıyla uygulanıyor. Bu bakımdan bu sistemlerden herhangi birinin prensip olarak demokrasiye aykırı veya birinin diğerlerine göre (gene ilkesel düzeyde) daha üstün olduğunu ileri sürüp tartışmayı bu noktadan yürütmek pek doğru olmaz.

 

Peki, ülkemizin siyaset âlemine özgün katkılarından olmaya namzet “partili cumhurbaşkanı” modeli derde deva olur mu derseniz, nüfusun yarısı halen bundan hoşnut değilken hakkında iyimser şeyler söyleyebilmek şimdilik kolay görünmüyor. Cumhurbaşkanlığı döneminde Celal Bayar’ın Demokrat Parti’nin kısaltması DP harflerinin bulunduğu bir bastonla dolaşmış olması da bu konu için yeterli bir örnek sayılır mı, bilemiyorum.

 

Ama biz demokrasi fukarasıyız

 

Lâkin yaşadığımız sorunun esası, tercih edilen sistemin o ülkenin zaman içinde oluşmuş siyaset geleneğiyle, mevcut yapılanmasıyla ve genel olarak halkın beklentileriyle uyum sağlayıp sağlamıyacağı. Başka ülkelerde mükemmelen işleyen kimi sistemler, pekâlâ başka bir ülkede, şartları, siyaset geleneği ve yerleşik kurumları nedeniyle halkın arayışlarına olumlu yanıt vermeyebilir.

 

Örneğin bizde 1946’dan beri çok-partili parlamenter sistem vardı. Ama kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme hiçbir zaman doğru dürüst işlemedi ve hep sorun oldu. Parlamento hep iktidar partisinin işlettiği kadar var oldu ve bazen kanun dairesi muamelesi gördü. Yargısıyla, askeriyle vesayeti ise hiç hesaba katmıyorum.

 

Hiç şüphesiz bu arızalarına rağmen Türkiye, Ortadoğu’nun, Afrika’nın, Asya’nın kimi ülkelerine kıyasla, özellikle bazı demokratik kurum ve uygulamalar bakımından hep görece daha ileri noktada oldu. Ama bu durum, dünya genelindeki demokratik ülkeler klasmanında iyi bir yerde bulunduğunu hiç mi hiç göstermiyor.

 

Kabul edelim ki Türkiye olarak, kökleşmiş ve kronikleşmiş demokrasi sorunları yaşayan bir ülkeyiz. Belli dönemlerde kısmi demokratikleşme adımları atılır gibi olsa da kabuğumuzu bir türlü kıramadık. Halen temel sorunumuz gelişmiş ve güçlü bir demokrasi olamamaktır. Demokrasi alanındaki “eksiklerimiz nedir” diye bir fihrist düzenleyecek olsak, inanın sayfalarında yer kalmaz.

 

Bu bakımdan, arızalı demokrasimizin tepesine ne konduracağımızdan çok, acil ve köklü bir demokratikleşme reformunun ne zaman yapılacağı, doğrusu beni daha çok cezbediyor.

 

Ama siyasetin kendi realitesi, dengesi ve akışı, köklü bir demokrasi reformunu değil, özel olarak başkanlık sistemi tartışmasını önümüze getiriverdi. İster istemez bir süre daha onun etrafında debelenip duracağız.

 

AK Parti’nin gönlünden geçeni bulması zor

 

Öncelikle şu belirtmek isterim ki, şayet AK Parti’nin gönlünden ABD’deki gibi dört başı mamur bir başkanlık sistemi geçiyorsa, şartlar hiç de onun beklentisine yol verecek gibi görünmüyor. Böyle bir tercih, temel karakteri icabı Türkiye’nin bütün idari yapılanmasını kökten değiştirmeyi ve yerel yönetimlere özerklik (hattâ federasyon) konusunu dahi tartışmayı zorunlu kılacak bir adım olur.

 

Ne mevcut siyasal şartların buna imkân verebilir, ne de özel olarak MHP bunun tartışılması ve referanduma götürülmesine razı olabilir. Zaten AK Parti’nin de, bir zamanlar dönemin başbakanı Erdoğan’ın müsteşarı Ömer Dinçer tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in itirazıyla gündemden düşen Kamu Reformu Tasarısı’nda yer alan (AB normlarına epey yakın diyebileceğimiz) görüşlerden hayli farklı bir yere geldiği de gerçek. O nedenle, bu ölçekte bir değişiklik önerisinin AK Parti’nin getireceği anayasa paketinde yer almayacağını rahatlıkla öngörebiliriz.

 

“Güçlendirilmiş parlamenter sistem” reformu uzak

 

Klasik parlamenter sistemin, bizdeki uygulamasının ortaya çıkardığı zaafların giderilmesi suretiyle güçlendirilmesi hedefi de, başta CHP olmak üzere muhalefet partilerince sık sık ifade ediliyor. Ama cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesiyle ve AK Parti’nin durumun en azından böyle sürdürülmesi ve daha ötesine geçilmesinde ısrar etmesi nedeniyle, oraya dönmenin ve bu kapsamda bir reform yapmanın yolları en azından şimdilik kapanmış görünüyor. 

 

Bu durumda, sanıyorum MHP’nin atabileceği adımın sınırlarını dikkate alan AK Parti’nin Meclise getirebileceği öneri, zayıf bir ihtimal olarak yarı başkanlık veya çok büyük ihtimal olarak parlamenter sistemle uyumunun sağlandığı ileri sürülen “partili cumhurbaşkanı” formülü olabilir.  Öneri getirilirken MHP’nin anayasa konusundaki şartları ve endişelerinin de gözetileceği belli. Bu sistemin adının da “Türk tipi başkanlık” konulması şaşırtıcı olmayacak.

 

Sürecin soruları ve sorunları çok

 

Her neyse; Meclise gelince nasıl bir şey olduğunu göreceğiz. Ama bazı sorular ve sorunlar var ki, şimdiden herkesi üzerinde kafa yormaya zorluyor.

 

Fethullahçı darbenin ardından bir süreliğine de olsa gerilimden uzaklaşmıştık. Zayıf da olsa bir uzlaşma iklimi doğmuştu. Yenikapı Ruhu deniliyordu ve artık sonuna gelindi. Şimdi hava tekrar tersine döndü ve tartışma yerine hakaretamiz atışmalar kendini gösteriyor. Bunun parlamento ile sınırlı kalmayıp topluma da sirayet edeceğini az çok tahmin edebiliriz. Demokratik, katılımlı, serinkanlı ve makul bir sistem tartışmasını ve onun üzerinde yükselecek, geniş bir uzlaşmaya dayalı bir anayasa değişikliğini, nasıl ve ne zaman gerçekleştirebileceğiz?

 

Bunun bir yolu yok mu?  

 

OHAL varken, etkinlikler kolaylıkla yasaklanıyorken,  çok sayıda muhalif gazeteci, akademisyen, yazar, öğretmen tutukluyken ve birçok medya organı kapatılmışken, bu tartışma demokratik, katılımcı ve adil bir şekilde olabilir mi?

 

Gecikmeden OHAL’in kaldırılması gerekmez mi?

 

Başkanlık sistemine geçme istekleri dillendirilirken, parlamenter sistemin kurumsal yapılarının ve denetleme mekanizmalarının yönetimi zayıflattığı ve yürütme sürecini ağırlaştırdığı gibi bir eleştiri AK Parti tarafından hep ifade ediliyordu. Peki, MHP’nin Meclisten geçişine kerhen destek vereceği, önemli bir toplum kesiminin ise karşısında durmaya devam edeceği bir öneri, referandumda yüzde ellinin biraz üzerinde evet oyu alırsa, bu, beklenen güçlü yönetim hedefine ulaşıldığı anlamına mı gelecek?

 

Başkanlık tartışmasında milliyetçi söylemlere yer var mı?

 

Halen bir darbe girişiminin yarattığı sorunlarla meşgulüz. Ülke topraklarında teyakkuz halindeyiz. Her gün bir haberle, bir tehditle sarsılıyoruz. Dahası, TSK Irak ve Suriye’de enikonu bir savaş yürütüyor. Dış politika sorunlarının neredeyse bütün hayatımızı işgal ettiği yıllardan geçiyoruz.

 

Böyle bir ortamda başkanlık sisteminin başat olduğu bir anayasa değişikliği paketini tartışıp, şayet Meclisten geçerse referanduma götüreceğiz.

 

Bizzat başkanlık rejimine dair konuları tartışacakken, işin rotasından sapması, milliyetçi duygu ve söylemlerin referandum kampanyasının asıl belirleyeni haline gelmesi tehlikesi yok mu?  Ya da, daha açık söyleyeyim, gidişatın seyrine bakıp söylemlerini bu mecraya akıtanlar olursa, sonucu böyle belirlemek isteyenler olursa, bir tür seçimdeyiz deyip bunu makul mü bulmalıyız?

 

Bu tartışmada milli-gayri milli ayrıştırması yapılacak mı?

 

Konu mevcut siyasal rejim içinde bir sistem arayışı ve tartışması olacaksa, bunun hiç şüphesiz tarafları da olacak. Bu taraflardan biri veya birkaçının “gayri milli” olarak nitelenmesi bu tartışmada gündeme gelecek mi?

 

Bu sorunun ortaya atılmasının sebebi, son dönemde özellikle iktidara yakın olduklarını ima eden bazı kesimlerin ve medya kuruluşlarının, farklı düşünenlere ve kimi muhaliflere bu sıfatları yapıştırmada çok rahat davranmaları.

 

Bu dilin, zaten çok yatkın olduğumuz kutuplaşma ve ötekileştirme eğilimlerimizi beslediği belli. Yine öyle mi olacak?

 

Bu meselenin bu tür endişelerden uzak bir şekilde; sorunların hakiki çehreleriyle, geniş ve ferah bir zamanlamayla, herkesin bulunduğu yerden katılmasıyla ele alınması mümkün olamaz mıydı?

 

Bunlar çok mu naif yaklaşımlar?

 

Her tartışmamızın meydan savaşı gibi geçtiğini düşününce, bana pek öyle gelmiyor doğrusu. 

 

“Tek adam” endişesi hafife alınmasın

 

Toplumun muhalif bir kesimi, Türkiye’nin hızla otoriter bir tek adam yönetimine sürüklendiğini (bazıları şimdiden bir dikta rejiminin kurulduğunu) ileri sürüyor. Bunu yalnızca yeminli Erdoğan karşıtlarının düşündüğü de sanılmasın.

 

Özellikle darbe girişimi nedeniyle ilan edilen OHAL ve uygulamaya konulan KHK’ların yanı sıra, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sistemdeki rolüve etkinliğinin de bu yönde arttığını belirtiyorlar.

 

Başkanlık yönündeki tercihin bunu pekiştireceğini; demokratik hakların, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin; inanç ve yaşam tarzlarının ciddi bir tehlikeyle karşılaşacağını düşünüyor ve bu nedenlerle karşı çıkıyorlar.

 

Cumhurbaşkanlığı gibi konumların kimseye tapulu olmadığı, siyasi şartların pekâlâ değişebileceği ve böyle mevkilerin siyasi güçler arasında el değiştirebileceği dikkate alındığında, bu tür endişelerle ortak noktalar bulmak mümkün olabilir. Konuya ona göre yaklaşılabilir.

 

AK Parti’nin umduğu çıkmazsa ne olacak?

 

Malûm; anayasa değişiklikleri hakkında siyasi partiler gruplarını bağlayıcı karar alamıyorlar.

 

Ağırlıklı tahminler farklı olsa da, şayet AK Parti’nin getirdiği paket meclisten 330 ve üzerinde oy alamazsa veya referandumda benzeri tablo çıkarsa ne olacak? AK Parti bu konudaki ısrarı ve kararlılığını sürdürecek mi, bu da merak ediliyor haklı olarak.

 

Aynı soru Cumhurbaşkanı Erdoğan için de ortaya atılıyor. TBMM’de veya referandumda beklentilerinin tersine bir sonuç çıkarsa bunu nasıl karşılayacak ve nasıl davranacak? Örneğin, Bahçeli’nin ve diğer muhalefet önde gelenlerinin işaret ettiği sınırlara çekilecek mi? Tartışmalar ve referandum öncesinde bu konuda bir şey söyleyecek mi?

 

Can sıkıcı gibi görünse de, bunlar birçok insanın aklında dolaşan sorular.

 

Önceki İçerikHitit Krallığı ‘Hattuşa’da hayat bulacak
Sonraki İçerik‘Yiğit yarasına yiğit katlanır’