Başkanlığı kim tartışacak?

 

1 Kasım seçimleri sonrasında Türkiye’nin en azından bir süre için rahat nefes alacağı, artık sosyal ortamlarda bile katlanılamayacak hale gelen “aşırı politikleşme “ durumunun azalacağı varsayıldı. Seçimden sonraki birkaç hafta bu gerçekleşir gibi olsa da, özellikle uluslararası siyaset açısından yaşananlar tekrardan tüm toplumu aşırı-politikleştirdi. Önce Rus uçağının düşürülmesi  ve Irak- Suriye düzleminde yaşananlar, daha sonra da bombalı terör eylemleri, yeniden iktidar ile muhalefet arasında bir gerilim yarattı. Yaşanan terör olaylarında, acıda dahi ortak hissiyattan epey uzak kaldık. Aslında burada muhalefetten kasıt sadece muhalefet partileri değil; üstelik özellikle CHP ve MHP’de yaşananlara bakıldığında, onlar siyasal sistemin dışında kendi iç meseleleriyle yüzleş(e)meme seviyesinin üzerine çok çıkamadılar. Ama özellikle “aydınlar” ve sivri dilli politikacılar ile sosyal medya şövalyeleri, onların muhalefet eksikliğini çok da göstermiyorlar.

 

Muhalefet cephesinde durum bu seviyedeyken, iktidar cephesinde neler yaşandığı, siyasetin ve etkilediği tüm toplumun gidişatı açısından hayli önem kazanıyor. Uluslararası arenada yaşanan tüm gelişmelere rağmen AKP, tüm yaşananlardan ders çıkardığını düşündürüyor; kendi kararlarıyla ya da  kendi kararları dışında konjonktürel yanlışlar yapıldıysa dahi, bunun  da telafi edilmesi için elinden gelen çabayı gösteriyor. Özellikle AB ile olan yakınlaşmalar bunun önemli bir göstergesi. Rusya ile Irak ve Suriye üzerinden yaşananlar ise tek başına “uçak düşürme “ olayıyla açıklanamayacak kadar uzun vadeli bir Ortadoğu stratejisinin ve o stratejinin ana unsuru olan ABD ile ilişkilerinin de bir parçası. Böyle bir stratejinin yaratacağı etkileri de, birkaç aydaki  belirtiler üzerinden doğru ya da yanlış olarak değerlendirmek  çok kullanılan bir yöntem olmakla birlikte, sağlıklı bir analiz için yeterli değil. 

 

Muhalefet partileriyle muhalif aydınların bire bir aynı olmadığını belirtirken, aynı şekilde, iktidar ile iktidar yanlısı aydınlar arasında da bir farktan söz etmek gerekiyor. İktidar tüm bu rasyonel hamleleri yaparken, 7 Haziran – 1 Kasım sürecinde ve 1 Kasım seçimleri sonrasında  bazı iktidar yanlısı kalemlerin, tuttuğu tarafın maç kazanması dışında hiçbir ayrıntı ile ilgilenmeyen, tribünü koşulsuz coşturan bir amigoya benzetilmesi, genel pratiğe bakıldığında çok da abartılı değil. AKP ve onun liderliğinin pragmatist bir yaklaşımla, yaşanan her olay karşısında genel stratejiyi bozmayan ama gerektiğinde revize eden ve zaman zaman birbiriyle çelişen (İsrail ile ilişkiler ve  Kürt sorunu var mı yok mu tartışmaları gibi) taktik kararlar alması karşısında, bu iktidar yanlısı kalemlerin de birbiriyle çelişen kararları aynı hararetle savundukları düşünüldüğünde, siyasetin pragmatizmiyle açıklanamayacak bir ilkesizlik durumu ortaya çıkıyor. 

 

Bunun son örneğini de başkanlık tartışmalarında yaşamaktayız. Başkanlık Türkiye’nin tıkanan siyasal sistemini çözebilecek bir öneri olarak gündemimizde duruyor ve kronik muhaliflerin dışında ilkesel bir karşı duruş da çok yaygın değil. Ama bunun nasıl bir başkanlık sistemi olması gerektiği ve bu sistemin nasıl kurulacağı hususunda bir süre daha tartışmak gerekiyor. Tartışmanın tek taraflı bir eylem olmadığını, en azından iki tarafa ihtiyaç duyduğunu da düşündüğümüzde, kiminle tartışılacağı konusu önem kazanıyor. Kronik muhalefetle, özellikle de bu kesimin aydınlarıyla çok fazla tartışılamayacağı ortada. Onlar sadece diktatörlük ve Hitler benzetmeleri gibi bir akıntıyla, gerçeklikle bağını koparmış bir şekilde yaşıyorlar.

 

Süreci objektif olarak analiz edebilecek kesimdeyse  her an “vatan haini, faiz lobisinin adamı” olarak nitelendirilme riskinden ötürü ciddi bir psikolojik baskı hali mevcut. Bu baskının dışında hareket edenler de ciddi bir saldırı altında görevlerini yürütmeye çalışıyorlar. İşin en anlaşılması güç yanı da, sayıları çok olmayan bir “çekirdek saldırı grubu”nun bu tartışmalara katılanlara karşı acımasızca yürüttükleri saldırıları her gün tekrarlamaları ve sürekli aynı ezberden konuştukları halde hiç de bu durumdan rahatsız olmamaları. Mesela faizin de başkanlıkla çözülebileceği hususunda Mehmet Şimşek’in hiç duyulmayan açıklamaları (Burada bir sorun varsa, kredi faizleri yüksekse bu sorunun kaynağı bankalar değil. Bizim finans sektörünün sığlığından, yani derin olmamasından kaynaklanıyor. Tasarrufların sistemde olmamasından kaynaklanıyor. Bankacılık konusunda doğru teşhis koymamız lazım),  sistem değişikliğinin muhakkak her açıdan etkileyeceği alanlar olduğunu ama faizin “düşük faiz  istiyorum” kararıyla halledilebilecek bir durum olmadığını gösteriyor. (Yoksa Mehmet Şimşek de mi uluslararası faiz lobisinin etkisi altında?!)

 

Mehmet Şimşek’le benzer analizler yapanların açıkça suçlanması, aslında başkanlık tartışmalarının önünü kesiyor ve istenen şey ne kadar doğru olursa olsun yanlış yöntemlerle uygulanmaya çalışılmasının, aslında istenen noktaya ulaşıldığında da aynı toplumsal sorunların devam etmesini sağlayacak bir siyasal ortam doğuracağına işaret ediyor. Bunun için de, tartışmaya  katılmak isteyen tüm kesimlerin ve bu kesimlerin temsilcilerinin söylediklerinin, gündelik siyasette yaşanan kavganın hangi tarafına yarayacağından ve bunun paralelinde bireysel kariyer planlamalarına ne kadar etki yapacağından âzâde bir şekilde tartışılabilmesi gerekmekte. Herkes bu tartışma masasının etrafında olsun; ama masanın etrafındaki hiç kimse de, mümkünse yapılmaması gereken ama yapılacaksa da en son Lise II’de yapılıp sonra tövbe edilmesi  gereken  “çıkışta görüşürüz “ tehditleriyle masanın etrafındakileri sindirmeye çalışmasın.

 

Önceki İçerikHenüz vakit varken
Sonraki İçerikHrant’ı katleden örgüt…