Türkiye burjuvazisinin kaygıları

Devlet ve devlete köleliği merkez aldığı için “merkez medya” sıfatını gururla taşıyan endoktrinasyon/sansür/yasak basını, toplumsal düşünce hayatımızın her köşesine bu mayınları döşemişlerdi. Üstüne basarsanız uçardınız. Hem de üniformalılardan önce siviller uçurabilirdi sizi.

Hasan Bozkurt

 

G20 öncesi B20’de konuşan Türkiye sermayesinin en büyük grubunun ortağı ve yöneticisi Ali Koç, “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir” dedi.  Bu tür saptamalar birkaç yüzyıldır çeşitli düzeylerde yapılan, en derinlikli halini de Kapital’de gördüğümüz bir kapitalizm eleştirisini yansıtması açısından, sıradan bir söz de olsa, söyleyenin kimliği ile birlikte düşünüldüğünde biraz şaşırtıcı.

Kapitalizmin insanoğlunun her gün yeni bir sorununu çözecek iç dinamikleri taşıdığı gibi, buna paralel yeni sorunlar yarattığı ve eski sorunları daha da derinleştirdiği, yadsınamayacak bir gerçeklik. Yaşanan yoksulluklar, dünya üzerindeki iç savaşlar, hüküm süren diktatörlükler ve terör,  kapitalizmin doğrudan veya dolaylı sonuçları olarak karşımızda duruyor. Bu gerçekliğin, bireylere fırsat eşitliği yaratan ve aynı zamanda onları atomize eden bir sistemle daha adaletli kılınacağı şeklindeki liberal yaklaşımla bu sorunları kendi üzerlerinden kısmen atan ve göreli refah toplumları haline gelen Batı toplumları ile bu noktalara henüz yaklaşamamış toplumlar arasında ciddi bir çelişki bulunuyor.  Lenin bunu “emperyalizmle ezilen uluslar arasındaki çelişki” olarak tarif etmişti. 

Kapitalizm işçi sınıfı ile sermaye arasındaki kendi iç çelişkisini dinamik yapısı sayesinde farklı bir noktaya getirip orta sınıfla bir tür ara çözüm buldu.  Bu orta sınıf, kapitalizmin kâr hırsı ile oluşturduğu ve teknolojiyle desteklenen üretim artışına tüketimle cevap verebilecek fonksiyonu üstlendi ve bu sayede zenginlik daha geniş toplumsal kesimlere yayılabildi. Türkiye de özellikle 2000’li yıllarda bu çerçevede ciddi mesafe katetti. Bu gelişimle Türkiye sermayesi önemli ölçüde sınıf atladı. Koç Holding’in 1995 de 6,2 milyar dolar olan cirosu, 2000 yılında 11,7 milyarı, 2005’te 18,8 milyarı, 2010’da 35,7 milyarı, 2014 yılında ise 68,6 milyarı buldu.  Yani yaklaşık her beş yılda bir cirosunu ikiye katlayabildi.  Aynı oranı hemen tüm büyük gruplarda görmekteyiz. 

Dünyadaki çoğu iktisatçı ve siyasetçinin bu konudaki temel problemi, kapitalizmin bu aşamasının daha ne kadar sürdürülebileceği ve bu durumun daha hakkaniyetli bir bölüşümle çözülmesinin mümkün olup olmadığıdır.  Türkiye dışındaki büyük sermaye sahiplerinin dünyanın gidişatına dair çözümlemelerde bulunanları, bunu uluslararası bir alanda sürdürürken, ülkemizdeki sermaye sahipleri bu mücadeleyi sadece yerli güç dengelerinde mevzi kazanmanın bir unsuru olarak gördü. Gerek Gezi’de gösterilen çeşitli tepkiler, gerek seçim öncesi alınan tavırlar, yapılan analizlerin kıymetini önemli ölçüde azaltıyor. Yine de Ali Koç’un bu analizinin, Türk sermayedarının “burjuvazi olma” yönünde attığı önemli bir adım olmasını temenni edelim. Bu sayede dahil oldukları sınıfın hakkını ekonomi politik açısından da vererek, hem kendilerinin hem Türkiye’nin zenginleşmesinin; bunun da sürdürülebilir bir zeminde yürütülmesi için toplumun “normal sosyoloji”sinde ilerlemesinin önünü, yine kendileri açabilir.

 

Önceki İçerikTabular
Sonraki İçerikGerilim imparatorluğu