Başkasının yalancısı

Yalan evcilleşiyor böyle koşullarda, topraklarda. Evcilleştiriliyor… Petyalan oluyor, o “shop”larda envai çeşidini göreceğin… Yalanını beğen, al, sen de “ev”inde besle, büyüt, sonra sokakta dolaştır. İnsanlar hayatı, “gerçek”leri öyle hikâyelerden öğreniyor bazen. “Hikâyeden” öğreniyor. Başkasının yalancısı olmak işten değil, ayıptan da sayılmaz bu “sosyal” ortamda.

12. Yüzyıl Japonya’sı… “Kılıç”ın hayatın ana sembolleri arasına yerleştiği feodal dönem. Bir samuray öldürülüyor, eşine tecavüz ediliyor. Cinayete bir şekilde tanık olanların ifadelerine başvuruyorlar. Ancak suçun çevresindeki her “tanık”, giderek her “zanlı” olayı farklı anlatıyor. Hepsinin hikâyesi farklı… Gerçekler, yalanlar, farklı algılar, insanların kendilerini kollayan, hatta yücelten zihinsel kurguları, ezberindeki hikâyeleri birbirine karışıyor.

Akira Kurosawa’nın yıllar önce izlediğim 1950 yapımı kült filmi “Rashomon”, gerçekten sapmanın arka planına, “gerçek”in-yalanın sosyolojisine, sosyal psikolojisine dair hâlâ esaslı kaynaklardan. Hele yaşadığımız ülkeyi, yaşadığımız bu dönemi düşünürsen…

Filmin odağında bir sorun alanı olarak “hakikat” var. Film siyah beyaz ama gerçek ve gerçek olmayan öyle net değil. Hakikat baktığın yere göre de ışığı kırılan, gölgelenen, flulaşabilen bir yansıma. Kurosawa zaten gördüğümüz şeylerin, “gerçekliğin” nerede durduğumuza bağlı olduğunu savunuyor.

Öyle ki, filmi izleyen seyircinin nerede durduğunu/duracağını da meselinin, o karmaşanın içine itebiliyor, seyirciyi avucunun içine alabiliyor yönetmen. İzleyenin yorumu, film boyunca kıpır kıpır muhakemesi de, nerede durduğu, nereye, nereden baktığıyla ilişkili. “Hakikat sorunu”, ta oralarda filizleniyor. Gerçek olmayanın, hatta yalanın geri planındaki bilincin panayırında…

Yalan tahayyülün işvebaz şeytanı

O yer, o duruş, gerçeği eğip bükebildiği gibi “yalan”ın bazen gerçekten inanılan bir yanılsama olarak ortaya savrulmasını da etkiliyor. Filmde yalan söyleyenler yahut kendi algıladığı “gerçek”i, kendi gerçeğini dile getirenler, bazen inanmak istediği, bazen inandığı yalanı da seslendiriyor. Yalan, sadece dilin değil tahayyülün de işvebaz şeytanı…

Kurosawa’nın kurgusunda, “İnsanlar kendileri hakkında, kendilerine karşı dürüst olamazlar” mottosunun ağırlığı açık. Filmdeki rahip “büyük yalanların zayıflıkları gizlemek için söylendiğini” savunsa da, gücün, bilhassa sınırsız sanılanının da yalanı kolaylaştırdığını, sıradanlaştırdığını, hatta kendini aklayabildiğini hatırlatmak gerek. Tabii “büyük güç”lerin, egoların derininde çırpınan zayıflıkları, zâfiyeti de unutmadan. Ego yamıyor da, yamadığı yırtık ilk bakışta görünmese de bâkî.

Güç, hükümdar olmak, yalanın iktidarının “olağan”, gerekli parçalarından birisi haline gelmesini kolaylaştırıyor. Gücünün kışkırttığı pervasızlık, kendi algısındaki “gerçek”in toplum(un)ca kabulünü sağlayan her türden egemenlik alanı, hemen her hırsa müsait. Gerektiğinde her duruma uygun biyonik maskeyi de sağlıyor. Giderek yapışıyor insanın yüzüne, bazısında doku uyumu emsalsiz.

Sadece uydurulmaz, inanılır da…

Egonun insanın arızalı karakterini arşa erdiren o dünyasında, o bağlamda algılanan “gerçek”, dolayısıyla inanılan “yalan”lar da günlük icraata yerleşiyor. Günah, haram filan sayılması bir yana, yalan bir sorun olmaktan çıkıp bir yönetim, yaşam biçimine dönüşebiliyor. Yalan sadece uydurulan değil, inanılan, hak görülen bir gereç böyle örneklerde. Sürüp giden hükümdarlığında, durup dururken doğrunun inşasını ihaleye çıkaracak hâli yok.

Alper Görmüş’ün 9 Ağustos 2021’de Serbestiyet’te yayınlanan “Popülist-otoriter liderlerin kurumsal soytarı ihtiyacı” yazısı, bu mevzuda da bereketli tartışmalara kapı aralıyor, zihin açıyor: “Popülist-otoriter liderler hakkındaki en yaygın yanlışlardan biri, onların yaptıklarına ve söylediklerine gerçekte inanmadıklarıdır. (…) Hepsi de egoları yüksek, akıllarının her şeye yetebileceğine inanan -hakikaten inanan- insanlar. Böyle insanların inanmadıkları bir şeyi sırf ‘taktik’ amaçlarla savunabileceklerini düşünmek, her şeyden önce temel psikolojik kabullere uymaz. (…) Hayır, söylediklerine, savunduklarına inanırlar, hattâ giderek daha çok inanırlar ve zamanla kendi akıllarının her şeye yettiğine inanma aşamasına ulaştıklarında, bir zamanlar yanlarında bulunan, danışıp fikir aldıkları yol arkadaşlarına ihtiyaçlarının kalmadığını düşünmeye başlarlar.”

Buralardan bakınca “yalan” da çekirdeğiyle, katmanlarıyla farklı, katmerli bir mesele.  Arka planı, etkisi, geçerliliği de farklı. Popülist-otoriter liderlerin “mitomani (patolojik yalancılık)” kavramının etimolojisinde de psikiyatriye, psikolojiye kıymetli bir katkısının olduğuna inancım tam. Tarihte onlar olmasaydı, mitomaninin beslendiği en bereketli topraklar arasındaki “narsizm”e evrensel örnekleri nereden bulacaktık?

Evcilleştirilen yalanın muteberliği

Yalan evcilleşiyor da böyle koşullarda, topraklarda. Evcilleştiriliyor… Petyalan oluyor, o “shop”larda envai çeşidini göreceğin… Yalanını beğen, al, sen de “ev”inde besle, büyüt, sonra sokakta dolaştır. Başkasının yalancısı olmak işten değil, ayıptan da sayılmaz bu “sosyal” ortamda. Bu puslu havada, o havayı soluyan insanın sisli, iyice loş iç’işlerinde, yatsıya kadar da olsa yalancının mumu en azından dibini aydınlatıyor. Yatsı nedir, ne zamandır, o da zaten belli değil.

Hem insanlar hayatı, “gerçek”leri öyle hikâyelerden öğreniyor bazen. “Hikâyeden” öğreniyor. O hikâyelerin coğrafyası, kulaktan kulağa aktarılan anafikri, düşüncelerini, zihniyetini biçimlendiriyor. Güç “hikâye anlatıcısı”nın elinde… Edebi değer taşımasa da, hamasetin temcitinden, pilavından ibaret kalsa da, etkili. Müşterisi de, bayisi de çok, yenilenmiş, gözden geçirilmiş baskıları da…

Öyle ki… Eskiden elbette belli bir sınırı, haddi de olsa manşetlere belgeleriyle taşınan “Cumhurbaşkanının, başbakanın, falanca liderin, politikacının açıklamasının gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı” türünden haberler, hatta “Gerçeği sakladı” başlıkları artık sadece farklı kampların karşısındakine kendi alanından savurduğu sarf malzemesi. Yani sözlük anlamıyla, “ürün”ü korumak, “taşımak”, ürünle beraber kullanmak amacıyla ihtiyaç duyulan malzemeler. Yalan malzemeleri… Yalan söyleyenin itibarının, gücünün yanında, “Yalan söylüyorsun” diyenin esâmesi okun(a)mıyor.  O karmaşada gerçeği ayıklamak da her yiğidin harcı değil.

Tekzibin nostalji olduğu ülke

Açık yalanlar dolaşımda… Apaçık. Diyelim ekonomiyse mesele… Orhan Veli’nin şiirinden mülhem, “Bedava yaşıyoruz, bedava”…  Hava bedava, bulut bedava, yağmur çamur bedava, aşı bile bedava. Bayramda köprüler, seyranda köprü altı bedava. Mitingde, afette çay, ekranda her mevzuda tek boyutlu brifing, “uzman görüşü”, nasihat bedava. Siyasetse mesele, “kelle fiyatına hürriyet” bedava… Yalan da bedava; bedeli yok çoğu örnekte. Satarken de, alıp kullanırken de, bedava…

Yokluğuyla meziyet alanına giren yalan, varlığıyla, günlük/gündelik enflasyonuyla hayatın ekran, tepe normallerine iyice yerleşti. Varlığıyla bir kıymet, bir makbuliyet, bir işlevsellik kazandı neredeyse. Yokluğuyla insanın erdem hanesini ferahlatan yalan, yokluğuyla erdemsizliğin voltasını atan vicdansızlığın, pervasızlığın, utanmazlığın, adaletsizliğin en bereketli, örtülü sığınağı aynı zamanda. Zira yalanın şalı, derisi kalın, hatta kat kat.

Kelimenin tam anlamıyla ortaya sıkılıyor yalan. Tarlaya tohum atarcasına, her köşeye serpiliyor. Öyle ki bazıları ana pozisyonunu oradan, yalandan üretiyor. Zira yalan hâkim medyada, ekranlarda yalanlan(a)mıyor. Tekzip bile nostalji, müzelik artık.

O güzel “yalan dünya”

Hem gerçeğe oranla yalan, çok daha geniş bir alanda, çok daha davetkâr… Her kürsüden, tepeden imitasyon vaatleriyle el sallıyor.  Gerçek parmaklarının ucuna basarak yürürken, yalan step (tap) ayakkabılarının bitevi ritmi, her yeri saran yankısıyla, nalçalarını vura vura dolaşıyor.

Muteber de bu yüzden… Kör kör parmak gözüme de olsa, gerçekle alakası olmasa da o “güzel yalanlar”ın, “mut”u yalancıktan umutların cazibesi âşikâr. Tutunacak tek dal bazen… Zira “yalan dünya” güzel. İnsanın o “güzel”, “güçlü” dünyasında gerçeği öğrenmek istememesi, buna emek, zaman, gönül, bellek ayırmaması, o dünyanın karmaşasında iyice flulaşan, işe yaramaz gerçeğin adresine, fikren, ruhen uzak-yabancı kalması, hatta düşman durması anlaşılmaz bir mesele değil. İftirasıyla, bedduasıyla bile yürek serinletiyor.  

Neredeyse edebi, veciz, hamasetle bezeli, “sallama”sı alaycılıkla sivritilmiş-keskinleştirilmiş, gerçeğe tereddütsüz omuz atan yalanlar kol geziyor. Bu iklimde asla gerçek olmasa da uygun, tedavülde olana inanmak da mümkün, delik kum torbalarından ibaret mevziyi yalanla güçlendirmek, sızdırsa da kum saatini her seferinde ters yüz etmek de…

Gerçeği kendince, hükmünce, keyfince “yalanlamak”, ardından o “yalan”a daha kuyruklusuyla mukabele etmek siyasi tuluatın ana ezberi, yeni münazarası. Başta yansıtma, yön değiştirme, inkâr, üste çıkma olmak üzere savunma mekanizmaları, otomatik artık.  Bırak gerçeği savunmayı, her yerde, zeminde yalan, hakaret, tehdit yağmuruna karşı sadece yalan söylemediğini, gerçeği dile getirdiğini savunmak bile başlı başına bir iş.

İsmet Özel’in sözleri geçiyor aklımdan: “Yalan ve yalancı, düşmanlarının sırtından geçinir. Yalan ve yalancı, doğruyu nakz etme (bozma) tecrübeleri sayesinde işgal ettikleri sahayı genişletirler. Doğruya bel bağlayanlar zamanını yalanı ve yalancıyı nakz etmeye ayırırsa, bu doğrunun kendini ihmal etmesi anlamına gelir.”

İKİ FİLM/İKİ REPLİK

VATANA SADAKAT VE HAKİKAT

Yönetmen Giulio Ricciraelli, 2014 yapımı “Yalan Labirenti (Labyrinth of Lies)” filminde, Nazi Almanyası’nın etkilerini, İkinci Dünya Savaşı’ndan 13 yıl sonra bile bir “yalan labirenti”nde, koridorunda yürümeye çabalayanları anlatır. Dünya kamuoyunun bile mesela Auschwitz Toplama Kampı’ndaki vahşetin boyutlarını, oranın “Eh, savaş koşullarındaki bir kamp”tan ibaret olmadığını neden sonra öğrenmesini…

Almanya’da 1958 yılında bir ilkokulda öğretmenlik yapan Austwichz kampındaki bir SS subayının peşine düşen gazeteci, tanıklarıyla savcılığa başvurur ama nafile. Hatta birçok savcı, yetkili gazeteciyi “Memleketine hiç sadakatin yok” diyerek suçlar, aşağılar. Ardından tehditler başlar.

O anlara tanık olan ve “ihbar”ı bir ucundan araştırmaya başlayan genç Alman Savcı Johann Radmann’ın da o vahşetten,  hatta Auschwitz’den bile haberi yoktur. Sorduğu, -bir kısmı bakışlarını kaçıran- hemen herkes gibi… O da aynı suçlamayla, tehditlerle karşılaşmaya başlar: “Memleketine hiç sadakatin yok…”

Amerikalıların elindeki milyonlarca belgeyi içeren “Nazi arşivi”ne girdiğinde dehşetle yüz yüze gelir. İçinde kaybolduğu, durmadan önünün, yolunun kesildiği “Yalan Labirent”inden daracık bir çıkışı, yine bir labirenti andıran hakikatin arşivinde, loş koridorlarında bulur.

“Bunca yıl gözümüzün önündeymiş ama hiçbirimiz bakmamışız, görmemişiz” der sonradan: “Yalanlar ortaya çıkmadı çünkü kimse öğrenmek istemedi…” Zira yalan dünya güzel… Ve aslolan o dünya(n)daki güzel ve yalnız memleketine sadakat. Söz konusu vatansa, hakikat de teferruat.

Kabullenmenin zorunlu olduğu Dava: “Her şey sırf doğru olduğu için kabul edilmez, zorunlu olduğu için de edilir” dedi. ‘Ne sefil bir görüş’ karşılığını verdi Joseph K; ‘Yalan üzerine kurulu bir dünya düzeni. (…) Zannederim bu yasa sadece sizin kafalarınızın içinde var.” “The Trial (Dava)”, Yön: Orson Welles,  1962. (Yazı fotoğrafı filmden alınmıştır)

Önceki İçerikFelaket zamanlarında ruh sağlığını korumak
Sonraki İçerikSonuçta derdimiz alfalık müessesesiyle…