“Belki bir gün 15 dakikalığına kendimiz oluruz.”

 

Sosyal medya kullanımının bu derece büyük boyutlara ulaşmasının, bize açık ara birinci olarak gösterdiği olgunun “görülmeyi çok sevdiğimiz” olduğunu düşünüyorum. Anladığım kadarıyla bu sadece güzel ülkemiz için değil, tüm “modern” ve ötesi dünya için geçerli. Güzel ülkemiz, en azından burada yalnız değil.

 

İnançlarla ilgili yaşama biçimlerini ve vicdanımızla başbaşa kalmanın verdiği huzuru bir kenara bırakırsak, bir insanın diğer insanların gözünden görülmeyi, bu aynalarda kendisine bakmayı istemesi de son derece normal bir durum. Başkasının bakışını üzerimizde hissetmezsek, düşüncelerimizi ve duygularımızı kayda değer bulan birilerini bulamazsak, solup gideriz gibi geliyor bana. Zaten neden yazıyoruz, çiziyoruz? Neden bunca sanat eseri var? Tabii ki hayatı anlamaya ve acılarla başa çıkmaya çalışmak esas  motivasyon ama bir yandan da “Bakın biz buradayız, bunları düşünüyoruz, siz de bilin, olumlu ya da olumsuz bir tepki de verirseniz, daha da iyi.” demiyor muyuz bu işleri yaparken?

 

Sosyal medya, ama en çok da facebook ve instagram, işte bu “görülme” ihtiyacının giderilmesi için biz sıradan insanlara çok büyük bir konfor sağlıyor. Facebook’da, diyelim ki 500 arkadaşınız var, bu 500 kişinin sizi takip ettiğini, “feys’de” önceleri özene bezene çizdiğiniz, sonraları ise akıllı telefonunuzu elinize aldığınız anda el yordamıyla hemen giyiverdiğiniz o imajın (muhtemelen birden fazla ve yine muhtemelen birbirleriyle yer yer çelişen imajların) görülmeye ve dikkate değer bulunduğunu düşünüyorsunuz.

 

Oysa facebook, biraz çılgın ama şefkatli ve fedakar bir anne olup da eşinin iplerini elinde tutmayı da ihmal etmeyen, arkadaşlarının içinde en popüleri olan, eski öğretmenlerinin de bayıldığı, içindeki sanatsal yetenekler sonunda ortaya çıkmış, “güzel” gözlerle bakan kadınlarla dolup taşıyor. Erkeklerde ise farklı imajlarla yine aynı sıradanlık yaşanıyor: Yer yer “onu da yapmasam olmaz şimdi” kontenjanından evlilik yıldönümünü eşinin coşkulu ve alabildiğine yaratıcı sözlerine karşın kuru da olsa birkaç “sevgi sözü” yazarak kutlamak gibi aktiviteler dışında, “iyi bir eş” olmaktan ziyade “tatlı bir baba” olmayı tercih eden, “özgürlüğüne düşkün”, politikayla pek fazla ilgilenmese de birkaç köşe yazarının her yazdığını takip edip, her dediğine gönülden inanmak suretiyle politik görüşler oluşturan ve “zekice” hep altta yatan sebeplere dikkat çekme alışkanlığı olan erkeklerle karşı karşıyayız.

 

Takdir edersiniz ki, bu kadar laf/imaj kalabalığının içinde çok dikkat çekici kişilikler olamıyor bu kadınlar ve erkekler. İstisnalar var tabii ama bu kişilerin özellikle feys’de gerçekten ihmal edilebilecek sayıda az olduklarını düşünüyorum. Genel olarak hiç kimse, üç beş yakınının dışında, hiç kimsenin fazla dikkatini çekemiyor. Facebook hayatımızdan ne olduğunu anlayamadığımız, varlığı ya da yokluğu kanıtlanamayan acayip bilgilerin oluşturduğu bir “beyin sisi” olarak geçip gidiyor.

 

Burada önemli bir itirazla karşı karşıya kalabiliriz: “Ama aldığım “geri bildirimler” öyle demiyor. 358 kişi beğeniyor, 103 tane yorum geliyor.”

 

Bir kere bu “like” tuşu büyük bir icat. Daha resim açılmadan “like” edip geçebilirsin, saniyede birkaç gönderiyi “like” edebilirsin, acıklı bir haberi, örneğin bir ölüm haberini “like” etmen garip karşılanmaz, herkesin her gönderisini “like” edersen onlar da seninkileri “like” eder, böylece hepimizin gönderileri bol bol “like” alır. Bir nebze daha yakın olan feys arkadaşlarının paylaşımlarını ise, her gün beş kez “yaptığı paylaşımlar”dan biri değilse eğer, sadece “like” edip geçmen yetmez, bir de yorum yazsan iyi olur. Fazla uzun olmasına gerek yok yorumun, hatta üç beş emoji bile yeter bir yorumun yorum sayılması için.

 

Peki bu geri bildirimlere pek fazla güvenmeyeceksek, nasıl var edeceğiz kendimizi o aynalarda?

 

Bence bu sorunun cevabı da başka sorularda gizli. Aslında gerçekten kendimizi görmek istiyor muyuz? O gerçek hayattaki kadın/adam biraz fazla silik, biraz fazla kötü kalpli, biraz fazla başarısız, hatta biraz fazla umutlarını kaybetmiş biri değil mi? Biz onu görmesek de, feys’deki, insta’daki, kopmaya yüz tutmuş incecik iplerle gerçekle bağlantılarını korumaya çalışan yansımalarını görsek olmaz mı?

 

Bu soruların cevaplarıyla karşılaşmayı göze almak, birçok insan açısından çok lüks ve hatta gereksiz bir davranış olarak görülebilir. Hem de şu sorunun cevabını da haklı olarak isteyeceklerdir: Sosyal medya olmasaydı, bu kendimizden uzaklaşmaları yaşamayacak mıydık? Tabii ki yaşayacaktık. Hayatın ne kadar çok yanılsamalarla, daha önemlisi kendi kendimize uydurduğumuz ama nedense de doğruluğuna çok inandığımız yanlışlarla, geçmiş hakkında hiç bıkmadan oluşturduğumuz “estetizasyon” harikalarıyla dolu olabildiğini biliyoruz bir kısmımız. Feys’ler, insta’lar ise sahte ama görülebilir ve “doğrulanabilir” olduğu için inandırıcı bulma eğiliminde olduğumuz kimlikler yaratmamızı çok fazla kolaylaştırıyor.

 

Kendi adıma feys’den çıkmaktan dolayı hiçbir gerçek arkadaşımı kaybetmediğimi, çok daha rahat ve birazcık daha berrak düşünebilen bir insan olduğumu söyleyebilirim. Şimdi bana büyük bir yük gibi geliyor bu görmeler ve görünmeler. Ama burada, bu mecraları başka amaçlarla kullanan, gerçekten anlatacak bir meramı olup da onun için çabalayan az sayıda kullanıcının varlığını da teslim etmek gerekir tabii.

 

Murat Menteş’in kitaplarını okumayı çok severim. İlk kez bir tanesini okuduğumda üslubunu çok sıradışı ve çarpıcı bulduğumu hatırlıyorum. Son iki kitabını okurken ise şunu farkettim: Bu romanları roman olarak değil de, olay örgüsüyle hiç ilgilenmeksizin, kitabı ağzına kadar doldurmuş olan çoğu komik aforizmalarına ya da çok ilginç bir bakış açısıyla bir araya getirilmiş kelimelerine hayranlık duyduğum için okuyorum. Konuyu nasıl Murat Menteş’e bağladığımı ise şöyle açıklamak isterim: “Antika Titanik” adlı son kitabında çok hoş bir sözle karşılaştım: “Belki bir gün 15 dakikalığına kendimiz oluruz.”

 

Not: Yazıyı tamamladıktan sonra aldığım uyarıyla, Gürbüz Özaltınlı’nın çok benzer ama bence konuya daha geniş açıdan bakan ve daha açıklayıcı olan 16/11/2016 tarihli “Söyle bana sanal dünya var mı benden popüleri” yazısını gördüm. Onun da bir kez daha okunmaya değer olduğunu ifade etmezsem olmaz.

Önceki İçerik“Bir milyon” İlkçağ ve Ortaçağda ne anlama gelir?
Sonraki İçerikUlaştırma Bakanı Cahit Turhan’dan tren kazasıyla ilgili açıklama