Bir dünya tarihi telif ettik mi yahut telif edebilir miyiz?

Bir dünya tarihi yazmanın yahut yazmamanın yaşamsal bir yanı yok. Kim bilir belki de entelektüel anlamda vardır; emin değilim. Ama modern zamanlar söz konusu olduğunda düşünce üzerinde hakimiyetin tecelli edip etmediğini anlamanın bir yolu da artık bu olsa gerek; dünya tarihi yazmak!

 

Dünya tarihini yazma işinin bir kültür ve yaşamı anlama meselesi olduğunu not düşüp kısaca şerh etmek isterim. Çünkü bu şerhe, meseleyi anlamak bakımından ihtiyaç var. Dünya tarihi yazmak sadece Batılılara has bir iş değil; yazmayı onlar keşfetmediler. Ama 17. ve 18. yüzyıldan itibaren yazma beceri ve üretkenliğinde onlar kadar başarılı olan sanırım yoktur. Keza Batılılar zamanla dünya tarihinin bir tür zihnî tahakküm aracı olarak kullanılabileceğini de keşfettiler. Bu keşif üretkenliklerini artırdı. Dünya tarihi yazmak bu bakımdan bir benmerkezci duruma da işaret eder. Batı aklı sekülerist ve pozitivist mevkiini dünya tarihine uyarlayarak bambaşka bir cennetin kapısını araladı aslında. Böylece modern dünya tarihinin yazımı 17. ve 18. yüzyıldan sonra yaygınlık kazanarak işlevsel bir hale büründü. Hızla zenginleştiği kadar düşünme yönteminde de değişikliğe giden Avrupa, kazanımlarını farklı alanlarda gösterdiği gibi tarih yazımında da cömertçe kullandı. Zamanı dilimlere böldü, birleştirdi, iç içe geçirerek insanlığın deneyimlerini kendi dünya görüşü içinde anlamlı kıldı. Bununla da yetinmedi ve bu kabulü bir kanunmuş gibi tüm dünyaya yaydı.

 

Osmanlı coğrafyasında da dünya tarihi yazıla gelmiştir. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur doğrusu. Zira şimdi takvimden ötürü zaman ve mekan ilişkisi kopmuşsa da o vakitler zihinlerde zaman mekan rabıtası var olduğundan dünya tarihleri yazılabilmekteydi. Ramazanzade Nişancı Mehmed Paşa’nın Tarih-i Nişancı’sında, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhül’l-Ahbar’ında ya da Katip Çelebi’nin Takvimü’t-Tevarih ve Cihannüma adlı eserlerinde ve daha bir çoklarında dünya tarihlerine yer verile gelmiştir. Bu eserlerde yaratılıştan yazıldıkları tarihe kadar geçen sürede vukua gelen belli başlı vakaları anlatmak, bir gelenektir. Keza ortak insanlık değerlerine doğrudan bir atıf da vardır. Dünya tarihi silsilesinin içinde sayılabilecek peygamberler tarihinde de benzer bir özen kolaylıkla sezilir. Zira bu eserlerde, tek atadan geldiğine inanılan insanlar arasındaki bağlar açıkça ortaya konulur.

 

Hem Batı hem de Şark aklının ürünleri olan dünya tarihlerine basit bir şekilde bakıldığında ilk göze çarpan, tarih yazımının ardışıklık ve kültürel-siyasî refahla neredeyse eş zamanlı ilerlediğidir. Diğer bir deyişle belli bir doyum ve refah sonrasında etrafa duyulan ilgi, zamanla bir norma kavuşmuştur. Bu durum ise bazı durumlarda mimarî, bazı durumlarda da ilmî eserlerle görünür hale gelmiştir. Entelektüel birikim, ister istemez kendisi ve yaşadığı anın zaman kavramı içinde kökenlerine ilgi duymaya başlıyor ve beraberinde, geçmişle alaka kurmaya özen gösteriyor.  Ardından geçmişten getirdiğini düşündüğü aklî birikimle gününü anlamaya çalışıyor. Böyle yaparak aslında kendini zaman ve mekanda konumlandırmış oluyor. Daha belirgin bir ifade ile de dünyevîleşiyor. Bu dünyevîleşme maddî bir şekilde yorumlansa da aslında manevî tarafı çok daha dikkat çekiyor. Ama durum bu! Dünya tarihi yazanlar kendilerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar; dahası başarıyorlar.

 

Şimdi yazının başlığındaki soruya dönelim ve iki hususu baştan açığa kavuşturalım. Başlıktaki soru, son yüzyılı ve bugünü kapsıyor; bunu belirtelim. Sonrasındaysa rahatsız edici görünse de dikkatli bakıldığında olumlu bir anlamı içerdiğini ifade edelim. Dolayısıyla soru, son yüzyılın başlangıcından bu zamana kadarki geçen sürede bir dünya tarihi yazıp yazamadığımızın ipuçlarını vermekle kalmıyor, aşağıda tartışılan hususlara dikkat edildiğinde yazabileceğimizi de muştuluyor. Soruyu tekrar sormak istiyorum; bir dünya tarihi yazabildik mi? Elbette bu soruyu, bugünkü anlayışımız ve dünya görüşümüzün neticesinde gelişmiş olan zihnimiz ve kavrama becerimizle soruyoruz.

 

Esaslı bir dünya tarihi yazılamamış olmasının ilk ve en önemli sebeplerinden birini, son derece basit bir şey oluşturmakta: Meraksızlık! Evet; meraksızlık. Hemen hiç bir şeye merak duymuyoruz. Etrafımıza, dışımızdaki dünyaya, dışımızdaki dünyada olan bitenlere ilgi duymuyoruz. Dikkatimizi çeken şeyler değil dış dünyamız. Meraklı insanlarımızın olmayışı ya da az oluşu dünya tarihini yazmak için gerekli olan yeterli malumat ve bilgi biriktirmememize de yol açtı. Geçenlerde rast geldiğim bir konferansın videosunda da benzer bir dertten muzdarip olan konuşmacı, meraksız insan tipine ilişkin örnekler veriyordu. Merak meselesini son derece ciddiye almamız gerekiyor. Çünkü merakın heyecanı ve öğrenme isteğini harekete geçirdiğini biliyoruz. Meraksızlık durumu gerçekten bulaşıcı bir hastalık gibi toplumun içerisine hızla yayılabiliyor. Sanırım ilk üstesinden gelinmesi gereken engel büyük bir meraksızlık halinin yaşantımızı esir almış olmasıdır. Meraksızlık bulaşıcı bir hastalık gibi tüm zihinlerimize sirayet etmekte ve bulaştığı fikriyatı felç edip bırakmaktadır.

 

Meraksızlık fikrinde zihnî dönüşümü dikkate almak mümkün ve gerekli mi bilmiyorum. Ancak özellikle 16. yüzyıldan sonra Batı ile yapılan savaşların neticesinde yaşanan toprak kayıplarının toplumda genel bir yılgınlığa yol açtığı hatırlanmalı. Aslında meraklı insan yetiştirememenin başka sebepleri daha olmalıdır. Fakat dile getirilen zaman dilimindeki çözülme, düşünsel alandaki çözülmeyi de beraberinde getirdiğinden toplumun entelektüel sınıfındaki meraksızlığı da körüklemiş olması ihtimal dahilindedir. Azalan iş imkanları yanında artan beratlı medrese mezunları da toplumun ve devletin dertlerine yeni dertlerin katılmasıyla sonuçlanmıştır. Bürokrasi bu duruma pratik ve ivedi çözümler bulmuşsa da sorunların üstesinden gelinememiştir Öyle olunca toplumun eğitimli sınıflarından başlayarak askerî ve bürokratik kısımlarına doğru dalga dalga ilerleyen bir vazife bulma önceliği tüm toplumun önceliğini birden bire olmasa da kuvvetli bir şekilde değişikliğe uğratmıştır. Dolayısıyla 16. ve 17. yüzyılın meraklı insan tiplerine örnek olacak Katip Çelebi, Evliya Çelebi ve Gelibolulu Mustafa Âlî gibi meraklı şahıslar gittikçe azalmış ve görünmez olmuşlardır. Yaşama tutunmak için hem kendi hem de bakmakla yükümlü oldukları ailelerinin iaşe ve ibateleri söz konusu olduğunda meraklı da olsa insanların öncelikleri hiç kuşkusuz bunlarla yer değiştirmiştir. Dolayısıyla artan ihtiyaç ve taleplere karşın azalan arzlar ve gelirler söz konusu olduğunda, varsa da, merakı yaşamın sıralamasında çok daha gerilere itmiştir.

 

Bir başka mesele ise tarih yazıcılığımızın neredeyse yüz yıldır siyer yazımına ilgi duymamasıdır. İlgi duyması durumunda da aşağıda değineceğim üzere mukayeseden uzakta edebi ve sığ içerikli bir yöntem izlemesidir. Halbuki siyerlerin başka bir şekilde ve katmanlı olarak kaleme alınmaları gerekmekteydi. Tarih yazıcılığı konusunda bağlı olduğumuz bir kuşak mevcut ve bunun üzerinde ilerleyen bir gelenek var; farkında olup önemsiyorum. Bu gelenek son derece kıymetli ve çoğu defa derinlikli olarak da tanımlanabilir. Kaldı ki daha önceki yazılarda da işaret edildiği üzere Kafiyeci adında son derece önemli ve özgün bir tarih teorisyeni olduğunu da hatırlatmak gerekir. Ancak dikkat çekilmek istenilen asıl husus özellikle tarih tasarımındaki dünyasızlaşma metaforuyla ilgili. Zira bu dünyasızlaşma durumunu en yakın, Efendimiz Hz. Muhammed’in yaşamının kaleme alınmasında görüyoruz. Siyerlerin kaleme alınmasında dünyasızlaşma olarak adlandırılabilecek zaman ve mekandan uzakta yeni bir tarih tasavvurunun gelişip serpildiğini söylemek mümkün. Öyle ki bu yönelimden hızla ve dikkatlice uzaklaşmak çok yerinde bir karar olacak.

 

Siyerlerde dünyasızlaşma olarak tanımlanacak olgunun iki bakımdan anlaşılması makul görünüyor. İnananların kalbinde, aklında ve elbette gözünde mümtaz bir yere sahip olan Efendimiz Hz. Muhammed’in, yaşamını konu edinen eserlerde merkezi bir rol alması elbette anlaşılabilir bir duruma karşılık gelmekte. Ne var ki siyer yazımında dünyada gelen meselelere nadiren yer verilmekte, Efendimiz ile bağlantıları kurulmakta. Pek çoğumuzun bildiği üzere klasik siyerler çoğu defa Efendimiz’in doğumundan önceki harikulade olayların işlenmesiyle başlanmakta ve sonrasında da vefatına değin kronolojik bir biçimde yıllar takip edilmekte. Yaşamı dışında sıklıkla anlatılan dış dünyaya ilişki anlatılar birkaç tane ile sınırlı kalmakta. Mesela veladeti sırasında Kisra’nın sarayının yerle bir olması, Mecusilerin sönmeden yanan kutsal ateşlerinin sönmesi ve Suriye’deki Save nehrinin yeniden su yüzü görmesi bu fevkalade olayların başlıcaları arasında sayılmakta. Bu vakalar arasında çoğu defa İran ve Yemen’deki başkaca gelişmelere de yer verilmekte. Hatta harikulade olayların dışında Ebrehe’nin Mekke’ye yapılan hac ziyaretlerine, dolayısıyla mobilizasyona son vermek ve hareketliliği Yemen’de inşa ettirdiği Kulleys’e yönlendirmek için yaptığı askeri sefer de anlatıla gelmekte. Bu evvele ait meselelerin dışında Efendimiz’in yaşamı sırasında da Bizans ile İranlılar arasındaki savaşlar, Suriye’deki siyasî ve askerî hareketliliklere de değinildiğine siyerlerde şahit olunmakta. Yine Arabistan ve Efendimiz’in dışında siyerlerde Mekke’deki Müslümanlara yapılan eza ve baskılar neticesinde Habeşistan’a göç etmek durumunda kalan Müslümanlar dolayısıyla Afrika’nın doğu kıyısındaki politik ve siyasî olduğu kadar coğrafî bilgilere değinildiğine de rastlanmakta. Son bir değini olarak Efendimiz’in İslam’a davet için devlet başkanlarına gönderdiği mektuplar da siyerlerde kendilerine bir yer bulmakta. Ama bu kadar! Klasik siyer edebiyatında dış dünya da diyebileceğimiz farklı coğrafyalara ilişkin bilgiler ve alakalar bu belli başlı konularla sınırlı kalmakta.

 

Oysa Efendimiz Hz. Muhammed’in doğumundan önce olduğu kadar yaşamı sırasında ve vefatının hemen sonrasında da dünyada pek çok olay vuku bulmaktaydı. Mesela Asya içlerinde Türkler batıya doğru ilk kitlesel hareketlerini yapmakta ve Amuderya ile Siriderya’ya doğru ilerlemekteydiler. Bu hareketin Asya’nın politik olduğu kadar ekonomik yaşamında da bir etkisinin olmasını ummazsak tarihten anlamamız gerekeni anlayamaz durumuna düşebiliriz. Türkler Maveraünnehir’de atlarını dolaştırırken Augustus Heraklius Kur’an-ı Kerim’de de anılan savaşları yapmaktaydı. Bu savaşların neticesinde Heraklius, Türklerin az gerisindeki Horasan’a kadar ilerlemişti mesela.  Hakikaten klasiklerde olduğu kadar, son elli [50] yıldır yazılan siyerlerde de Bizans-Sasani mücadelelerinin derinlikli bir biçimde dikkate alınmamış olması tespitlerimizi destekler niteliktedir. Açıkçası 602-628 yılları arasında en şiddetli çatışmaların yaşandığı Bizans-Sasani savaşlarını anlamadan Arabistan’ı ve burada olan biteni anlamak ve Arabistan tarihini dünya tarihinin içinden ayırmak mümkün müdür? Yine Arabistan’da Efendimiz Hz. Muhammed İslam’ı yayarken Türklerin bir kolu olan Bulgarlar Bulgar ve Bugulma ovalarından yola çıkarak bugünkü topraklarına gelip yerleşmişlerdi. Omurtag ve Bleda, soylarını Tuna’nın güneyine getirip daimi bir ikametgaha kavuşturmuştu. Uzak Asya’da ise Çin fetih hareketlerine girişmiş, Li Hanedanı’nı yerle bir edip kültürünü olduğu kadar ekonomik dominasyonunu da bugünkü Vietnam ve Tayland’a kadar ilerletmişti. Güney Asya hallaç pamuğu gibi atılmaktaydı. Sonuçta Çin’in boyunduruğu altında bir milletler topluluğu ortaya çıkmıştı. Çin’in hikmete yönelik kültürel dokusu kendisine yeni mecralar bulmaya devam etmiş, ilgili dönemlerde Tang Hanedanı ile Türk boyları arasındaki savaşlar yaşanmıştı.

 

Klasik siyer yazıcılığında pek anlatılmadığı gibi tarih yazıcılığında da değinilmez ancak bahsini ettiğimiz dönemde Hicazlı tüccarın Afrika’da ayak basmadığı yer neredeyse yok gibiydi. Arap tüccar yaygın ve geniş bir şekilde işleyen ticaret yolları aracılığıyla Habeşistan şöyle dursun bugün Çad olarak adlandırılan bölgede ve Çad Gölü’nün etrafında ticaret kolonileri kurmuştu. Benzer koloniler Afrika ile de sınırlı kalmamış bugün Hindistan ve Hindistan’ın oluşturduğu Asya Alt Kıtası’na kadar ulaşmıştı. Dolayısıyla genel olarak aksi iddia edilmese de Araplar da dünyanın geri kalan kısımlarından haberdardılar ve ticaret üzerinden geliştirdikleri işleyen ilişkileri mevcuttu. Bakmayın siz Avrupa merkezli keşif tevatürünün etkinliğine Araplar coğrafî olarak hemen etraflarındaki binlerce kilometre yarıçapındaki kültürlerden haberdarlardı. Ana bu bilgilerimizin hiç biri siyerlerde kendilerine yer bulamamaktadır.

 

Yukarıda özet bile olmadan başlıklar halinde anlatılan konular söz konusu edildiğinde 16. ve 17. yüzyılın dünyasındaki çevre ve tarih algısı içinde bir siyer yazımı ne yazık ki karşılaşılan bir olgu olmamıştır. Oysa 19. yüzyılda yaşayan insanlar kendilerinden öncekilerden hiç kuşkusuz daha çok malumat sahibiydiler. Ancak bunca malumat hiçbir zaman siyerlere dahil edilmediği gibi sirayet bile etmemiştir. Bu yaklaşımın, ucundan köşesinden değindiğimiz üzere son derece aklî ve belki de haklı sebepleri vardı. Ancak sonuçları bakımından bir dünya tarihi yazımına öyle ya da böyle zihinsel anlamda bir ket vurmuş oldu. Çünkü siyerin Efendimiz’in hayatı çerçevesinde yazılması geleneği devam etti ve 19. yüzyılda olduğu gibi 20. yüzyılda da dünya tarihi ile çapraz okuma ve yazımlarla zenginleştirilemedi. Bu durum, konformist bir yaklaşımla tarih algısında değiştirilemeyecek sonuçları doğurdu. Halbuki Efendimiz’in hem Mekke hem de Medine’deki yaşamı ve aldığı kararlar, siyasî, ekonomik ve kültürel mücadelelerinin dünyada bir yerinin ve dünyadaki gelişmelerle çok ama çok yakından bir irtibatının kurulması gerekirdi. 

 

Siyer yazımından başlayarak dalga dalga genişleyen tarih yazım geleneği Osmanlılarda bu defa Osmanoğulları merkezli bir biçim almıştır. Örneklerine bolca rastlanılacağı üzere Osmanlı tarih yazıcılığı da Osmanoğulları merkezlidir ve olan biten bu merkezden değerlendirilir. Yine burada sayılamayacak denli pek çok olay dünyanın pek çok yerinde vuku bulurken bunlardan neredeyse hiç biri değerlendirilmek şöyle dursun kronolojik bile olsa Osmanoğulları tarihinin içine katılmamıştır. Sözün özü, dünden bugüne tarih, bizim için kronolojik ve tek merkezli olmuştur.

 

Yine üzerinde uzunca durulması gereken bir başka mesele ise sınırların çizilmesi ve bundan kaynaklanan hareketliliğin azalmasıdır. Azalan hareketliliğin insanlardaki oryantasyon ve coğrafya kültürünü zedelediği meydandadır. Bir İstanbullu için İsfahan nereye düşer; Maskat nerededir? Delhi‘de kimler yaşar? Bunların neredeyse tümü bir coğrafya ve mekan bilincinin kaybedilmesiyle neticelenmiştir. Oysa Şark’ın ana gövdesini oluşturan Müslümanların elinde çok işlevli bir mekan ve coğrafya enstrümanı bulunmaktaydı. Bahsini ettiğim bu enstrüman, hiç kuşkusuz hacdır. Haccın çokça faydacı bir yaklaşımla değerlendirildiği üzere malî ve bedenî ibadet olduğu kabulünün yanında toplumsal bir yanının daha olması mümkündür. Zira hac mali ve bedeni bir ibadet olmaktan çok daha zihni derinliğiyle değerlendirilmeyi hak eden bir ibadettir. Bu ibadetin başat ve önemli iki [2] unsuru bulunmaktadır. Bunların ilki Müslümanların bir araya gelerek ümmet olup olmadıklarını test etmeleri, umurlarını bir düzen içinde görüp göremediklerini anlayıp ders çıkarmaları meselesidir ki bu bizim konu itibariyle ilgimizin dışındadır. Ancak diğer unsur haccın fizikî dünya algısını kuvvetlendirmeye yarayacak bir varlık realizasyonu ile ilgilidir. Hac ile dünyanın dört bir köşesinden gelen müminlerin geldikleri coğrafyaları ve tarihlerini dindaşlarına bir merak duygusu eşliğinde aktarmaları beklenirdi. Tabii çoğu defa öyle olmadı. Dolayısıyla Şark’ta dünya tarihi yazımı, çok çeşitli sebepler ve ortamlar olsa da genel anlamda nüfus hareketliliklerinin sınırlandırılmış olmasıyla yaralandı.

 

Dünya tarihi yazamamak konusunda dikkati çeken bir başka mesele ise bilhassa 17. yüzyıldan sonra Avrupa’daki toprak kayıplarının zihinlerdeki etkisidir. Bu etkinin azımsanarak küçümsenmeyecek denli önemli olduğunu tartışmaya değer bulmalıyız. 17. yüzyıldan sonra hızla artarak 20. yüzyılın başlarında acı sonuçlarıyla karşı karşıya kalınan ülke nüfusunun Anadolu’ya çekilmesi ile toprakların kaybı, bir içe kapanmacı etkiyi üretmiştir. Makul görünmese de bu içe kapanmacılık aslında zihinlerin sağaltılmasıyla yakından alakalı olmuştur. Dolayısıyla güvenli sınırlar içinde mevcudun tarihi ile uğraşmak yaşama tutunmanın diğer adı haline gelmiştir. Çünkü kendi kendisi ile meşgul olmak bir şekilde varlığının hukukî ve tarihî bağlarının yanında meşruiyetinin de garanti altına alınmasını hedeflemiştir. Her iki alanda hedeflenilenin de neticede esenlik kaynağı olarak geri dönüşü olacağına inanılmıştır. Ama tabii düşünüldüğü gibi de olmamıştır. Çok bilindiği üzere üç tarz-ı siyaseti bu tefekkürün meyveleri arasında saymak, en azından konunun anlaşılması bakımından, faydalı olacaktır. Ama çekilme fiilî, tarihî, dar kapsama atmasıyla örseledi, kesintiye uğrattı ve bir seçmece tarih anlayışını doğurdu. Bu hal ve durumda dünya tarihinin elbette bir kıymetinin olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

 

Bir dünya tarihinin yazılamamasının son önemli unsurlarından bir diğeriyse metodolojik yetersizliktir. Şark en son metot değişikliğini Abbasiler ve Endülüs Emevileri zamanında yapmıştı. Bu usul değişikliği neredeyse onlarca yüzyıldır aynen korundu ve devam ettirildi. 19. yüzyıldan sonra bilhassa revizyonist kimi çabalarla sekülerist ve pozitivist bir değişikliğe gidilmeye çalışıldıysa da bu ne tamamen önlenebildi ne de tamamen kabul edildi. Ama sonuçta ikili bir yapı ortaya çıktı. Dolayısıyla yukarıda anlatılan nedenler yanında metodolojik ön kabul de işin içine dahil edildiğinde bir dünya tarihi yazımına bir türlü girişilemedi.

 

Şimdi tekrar soruyorum: Bir dünya tarihi telif edebildik mi yahut telif edebilir miyiz?

 

 

Önceki İçerikOlmak sabır ister
Sonraki İçerikTrump’a saldırı girişimi