Bir saldırının etrafında (II)

 

 

 

Diyarbakır Bağlar bombalı araç saldırısı, etrafında yapılan yorumlarla gittikçe daha ilginç bir noktaya doğru ilerliyor.

Gerek terör eylemlerinin mantığı, gerek toplumdaki yansımaları ve bunların zıt taraflarca ne derece farklı algılandığı, gerekse de küçük hatâların algıdaki büyük sonuçları hakkında ders niteliği taşıyor.

Önceki yazımı, PKK saldırısının mantığını/mantıksızlığını, IŞİD’ın yapmadığı bir saldırıyı neden üstlenmiş olabileceğini , Diyarbakır valiliğinin erken ve yanlış “PKK üstlendi” açıklamasını inceleme sözü vererek bitirmiştim.

Bu sözü tutacağım ama önce, geçen sefer bu konudaki ilk yazısını eleştirdiğim Ümit Kıvanç’ın, şimdi onun devamı niteliğindeki yeni yazısına bir göz atmalıyım.

“Saldırıyı kimin yaptığı konusu hem bir Türkiye klasiği hem de yeni bir Türkiye rezaleti olmaya doğru gidiyor” demiş Ümit Kıvanç, T24 sitesindeki “DAİŞ ile TAK aynı eylemi nasıl üstleniyor?” başlıklı yazısında (http://t24.com.tr/haber/umit-kivanc-dais-ile-tak-ayni-eylemi-nasil-ustleniyor,369507?utm_medium=social&utm_content=sharebutton&utm_source=twitter). Kesinlikle haklı, fakat olaylar hiç beklemediği bir yönde gelişebilir.

 

Bekleyelim. Kıvanç bizi hemen başka bir yazıyı okumaya sevkediyor. Söz konusu yazı, “Jiyan” adıyla yazan, @nishtimann rümuzlu twitter kullanıcısına ait bir blog. “Diyarbakır bombalı saldırısı ve üstlenme muamması” başlığını taşıyor (https://medium.com/@jineazadi/diyarbakır-bombalı-saldırısı-ve-üstlenme-muamması-aa47c9ba6fa1#.b91wbysdt).

 

Uzun alıntılara gerek yok; ilgilenenler yazıyı istedikleri kadar irdeleyebilirler, ancak ben basit bir özetini sunacağım. Öncelikle yazar, Diyarbakır valiliğinin hatâlı açıklamasıyla başlayan ve ilkin IŞİD, sonra TAK’tan gelen üstlenmelerle büsbütün karmaşıklaşan olayın kaotik dokusunda iyice kayboluyor.

Sonra, “bir ton patlayıcı” ve arkasından “üç ton patlayıcı” açıklamalarındaki tutarsızlığı da hesaba katarak, aynı kaosun olasılıklar evrenindeki en küçük yıldıza kırıyor dümenini ve (mealen) şöyle soruyor: Ya farkedilince patlatılan TAK aracı, aynı bölgede patlatılmak üzere parkedilmiş IŞİD aracını, patlamasıyla tetiklediyse de bu patlama aslında iki aracın toplamıysa?

Tek bir patlama ile iki ayrı patlamanın seslerinin de, açtığı/açacağı çukurların da, iki ayrı aracın kalıntılarının da ayırdedilemiyebileceği varsayımı karşısında, söylenecek pek bir şey yok (veya var) ama hadi bunu da geçelim.

Ümit Kıvanç “bilmenizi istedim” diyor; olayı irdelemeyi biraz daha sürdürüyor ve sonra, kendince asıl önemli olduğuna inandığı (benim de önemseyip ileride tartışacağım) “Amaçlar farklıysa eylem nasıl aynı? (kendi ifadesi) konusuna geliyor.

Biz de geleceğiz ama önce, bir önceki yazıda sorulup cevaplanmayan noktalardan, olayın kaotik örgüsünü açmaya çalışalım.

Bu olaydaki asıl gariplik çok az insanın dikkatini çekiyor. Veya çekse de, daha çok hükümet açıklamalarına kuşkuyla yaklaşmaya zemin hazırlıyor.

HDP’li vekillerin gözaltına alındığı, halkın sokağa çağırıldığı bir güne başlanırken, PKK neden (hem de sivillerin ağırlıkta olduğu bir hedefe) bombalı araçla intihar saldırısında bulunsun?
 

Böyle bir saldırı, illâ taktik açıdan faydalı görünecekse, Kürt sivillerin çok daha az zarar göreceği bir hedefe, örneğin askeri bir hedefe yönlendirilebilirdi.

Bu sorunun cevabı bu tür saldırıların hazırlanışında yatıyor.
 

Düzenek, patlayıcı imla hakkı, araç ve aracı kullanacak fedainin bir araya getirildiği ve hedefin vurulmasıyla sonlanacak çok kollu süreç, başladıktan sonra emniyet tarafından farkedilip yakalanma ihtimaline karşı bir önlem olarak, giderek daha fazla yeraltına çekiliyor.

Sonunda, patlamaya kısa bir süre kaldığında hatlar kesiliyor, bağlantılar koparılıyor, böylece tetik aslında patlamadan saatler önce ve geri alınamayacak biçimde çekilmiş oluyor.
 

HDP’li vekillerin gözaltılarının başladığı anlar ile patlama arasındaki altı ilâ dokuz saatlik zaman dilimi de böyle; tetiğin geri dönüşsüz biçimde çekilmiş olduğu bir zaman aralığına tekabül ediyor.

Muhtemelen PKK kurmayları, ellerinden gelse, halkı sokağa çağırdıkları bir sabaha sivilleri öldürüp yaralayarak başlamak istemeyecekler ve ellerinden gelse saldırıyı durdurmaya çalışacaklar.

Bir diğer konu, hedefteki eski emniyet binasının, PKK’lı sanıkların tutulduğu ve gözaltılar sonrası Sırrı Süreyya Önder, FigenYüksekdağ, Selahattin Demirtaş gibi HDP ileri gelenlerinin de girip çıktığı bir merkez olması.

Yukarıda belirtildiği gibi, eylemi gerçekleştiren fedainin de, onu son kez uğurlayan PKK’lının veya PKK’lıların da, HDP ileri gelenlerinin saldırı saatlerinde hedef binada bulunabileceklerini bilme olasılığı çok düşük.

Bu bir yana; elbette oranın bir gözaltı merkezi olduğu saldırıyı planlayanlarca bilinmekte ve muhtemelen binayı hedef haline getiren sebeplerden biri de bu olmalı.

Saldırı sonrası çıkacak karışıklığı bina içinde bir çatışmaya dönüştürmek ve içerideki PKK’lılar zarar gorse (görecek olsa) bile bunu umursamamak, hattâ istemek çünkü suçunu devlete yüklemeyi ummak, PKK’dan beklenmeyecek bir düşünme tarzı değil.

Buraya kadar “PKK niye saldırdı” meselesindeki sorulara cevaplar getirmeye çalıştım.
 

Şimdi gelelim, Diyarbakır valiliğinin fazlasıyla büyütülen ve olayı karmaşık bir komplo tarlasına çeviren “PKK üstlendi” açıklamasına.

Sonraki günlerde servis edilen bilgilerden detaylarıyla öğrendiğimiz gibi, saldırının failinin PKK olduğu açıklaması, emniyetin PKK telsizlerini dinlemesi sonucu ulaşılan kestirmelere dayanıyor.

Ancak bu, valiliğin “saldırıyı PKK üstlendi” açıklaması için yeterli değil. Ama bilindiği gibi yapılıyor.
“Saldırının ardında IŞİD – Türkiye devleti ortaklığı var” gibi zırvalıklara kadar giden suçlamalara zemin oluşturan bu hatâ, sanıldığından çok daha basit insani sebeplere dayanıyor.

Örneğin, PKK’lıların kendi aralarındaki konuşmaların yer aldığı telsiz kestirmesinin dinlendiği odadakilerden biri “eh, bu resmen üstlenme!” gibi bir ifade kullanmışsa, bunun basın açıklamasına da aktarılması ve açıklamaya onay veren yetkililerin gözünden kaçması pekâlâ mümkün.

Açıklama şurada: http://www.diyarbakir.gov.tr/04112016-basin-duyurusu-baglar-ilcesinde-meydana-gelen-patlama-3; cümlenin o kısmı da şöyle: “… öğrencilerin oldukça yoğun olarak bulunduğu bir bölgede, bölücü terör örgütü mensuplarınca üstlenilen, bomba yüklü araçla bir patlama…”

Cümleden ‘üstlenilen”i çıkarıp, yerine “gerçekleştirilen”i koyabilirsiniz.

Fakat bu takdirde sorun çıkıyor ve ‘gerçekleştirilen’ kelimesi aynı cümlede yakın aralıkla ikinci kez kullanılmış oluyor, çünkü cümlenin sonu da şöyle: “…bomba yüklü bir araçla saldırı gerçekleştirilmiştir.”
 

O zaman? “Zaten kestirmeler açık, PKK yapmış. Üstlenme yazalım.”  
 

Belki de herşey bu kadar sıradan bir biçimde gerçekleşti. Elbette yukarıda yazılanlar birer tahminden ibaret, ama akla çok daha yakın oldukları kanısındayım.

Ümit Kıvanç ise “üstlenme” meselesine şöyle bakıyor:

“Olaydan iki saat sonra “PKK’nin işi” diyen valilik ve resmî mercilere inanmak için en ufak bir sebebimiz yok, çünkü Türkiye’de resmî merciler ve onların hizmetkârı olan medyacılar mütemadiyen yalan söylerler, manipülasyon yaparlar, hakikat diye bir dertleri yoktur, topluma/‘millete’ doğru söylemek diye bir kaygıları, sorumlulukları yoktur. Nitekim, resmî merciler ve hizmetkârları önce ‘PKK üstlendi’  iddiasını ortaya attılar, neden sonra valilik, ellerinde eylemi PKK’nin yaptığına dair kanıtlar olduğunu ileri sürdü. Yani buna göre, üstlenme yok, devlet faili bulmuş. Yani yetkililerin cibilliyetine dair abartı veya iftira kabahati işlemiş değiliz: Failin bulunduğu gerçekse bile önceki açıklama, ‘üstlendiler’  açıklaması yalan.”

Şimdilik “tercih meselesi” diyelim ve bombanın tonajına gelelim.

Bir ton – üç ton tartışması/çelişkisi, medyanın emniyetten aldığı duyumlara dayanıyor, herhangi bir resmi açıklamada geçmiyor.

Olayda kullanılan minibus, istiap haddi 1300 kg kadar olanlardan.
 

Daha çok insan taşımak için kullanılan bu tür araçlara 2000 kiloya kadar, hattâ biraz daha fazla yükleme yapabilirsiniz.

Patlayıcının miktarı açıklaması, saldırıdan bir saat kadar sonra ve belli ki kullanılan minibüsün kapasitesine göre yapılan yüzeysel bir yorumdan öte değil — ki zaten çoğu yerde “bir tondan fazla” diye geçiyor.
 

Birkaç saat sonra soruşturma derinleştirilip tahribat incelenince, patlayıcı miktarının üç tonu bulabileceği yorumu arkadan geliyor.

Oldukça basit ve belli ki fark, haberin resmi kanallar dışında dalgalanarak hızla akışından kaynaklanıyor.

İnceleme bittiyse de henüz açıklanmadı ve (patlayıcı cinsini de tespit eden kimyasal analizler sonrasında) daha doğru bir tonaj bilgisine, resmi açıklamayla ulaşacağız.

Yani ortada, “TAK bombası patlayınca o bölgede park edilmiş IŞİD bombalı aracını da tetikleyip patlattı” türü fantezileri besleyip büyütecek seviyede bir tonaj anomalisi yok.

Geliyoruz IŞİD’e ve onun eylem üstlenme alışkanlıklarına.

IŞİD’ın Türkiye’de gerçekleştirdiği eylemler kabaca iki hedefe yönelik. Bunlardan ilki turizm ve yabancılar. Bunun en belirgin örnekleri Alman Çeşmesi /Sultanahmet, İstiklal Caddesi ve Atatürk Havalimanı saldırıları.

İkincisi ise Türk hükümetine muhalif pozisyonda bulunan, mobilize olma enerjileri yüksek sol ve tercihen Kürt-sol gruplar.

Suruç ve Ankara Gar katliamları ile 20 Temmuz 2015 HDP (Diyarbakır) mitingi saldırısı da ikinciye örnek.

İlk tür hedefler, doğrudan ülkeye maddi zarar vermeyi hedefliyor, bu açık.

İkincisi ise karışıklık çıkarmayı ve çatışma olasılıklarını artırmayı hedefliyor; nitekim Ankara Gar saldırısından hemen birkaç dakika sonra HDP eşbaşkanı Demirtaş’ın “katiller, eli kanlı katiller” demeci ve ardından “Bu saldırının birinci derece sorumlusu AK Parti hükümetidir” deyişi hâlâ hafzalarda.

Ve evet, IŞİD Türkiye’deki saldırılarını üstlenmiyor.

Bunun sebeplerine bu köşede farklı fırsatlarda değinildi, ama kısaca özetlemek gerekirse, temelde Sünnî tabanını küstürmeme arzusu yatıyor diyebiliriz.

Bilindiği gibi IŞİD lideri Bağdadi, Bağlar saldırısından kısa bir süre önce Türkiye’yi direkt hedef gösterdi — ama bu bir ilk değildi.

Türkiye farklı merkezli ve mecralı IŞİD açıklamalarında, önceden de defalarca hedef gösterilmişti.

Ancak elbette Bağlar saldırısının IŞİD tarafından üstlenilmesi, Bağdadi’nin açıklamalarına bağlandı ve gerçeklik algısı bu sayede arttı.

Oysa ortada IŞİD’ı gösteren hiçbir delil olmadığı gibi, örgütün sitesinden yapıldığı iddia edilen ve Reuters tarafından yayılan haberde de çeşitli tutarsızlıklar vardı.

Tabii bunların hiçbirisi AK Parti karşıtları ile HDP/PKK taraftarlarının üstlenmeye sarılmasını engelleyemedi ve gerçek ancak bir gün sonra gelen TAK üstlenmesiyle anlaşılabildi.

Valiliğin yayınladığı telsiz kestirmeleri ve ses kayıtlarına inanmayanlar, TAK üstlenmesiyle sustular veya Ümit Kıvanç ve alıntıladığı yazının sahibi gibi fantezilere savruldular.

Oysa basit bir akıl yürütmeyle varılabilecek bir sonuç şunu söylüyordu:

Hükümet karşıtı grupları, özellikle de HDP taraftarlarını hükümete karşı kışkırtacak saldırılar düzenleyip üstlenmeyen bir örgüt, rahatlıkla, yine aynı tarafları birbirine düşürecek ama yapmadığı bir saldırıyı üstlenebilirdi.

Ki muhtemelen böyle oldu.

Oysa Ümit Kıvanç olayı şöyle aldı:

“DAİŞ bugüne kadar yapmadığı eylemi üstlenmedi. Buna karşılık Türkiye’de yaptığı eylemleri de üstlenmedi. Fakat bu son saldırıyı üstlendi. DAİŞ’in eylem üstlenme kanalı belli: Duyurularını Telegram üzerinden yapan Amak Ajansı. Diyarbakır saldırısından sonra örgüt Amak aracılığıyla üstlenme duyurusunu yaptı. Buna inanmamak için de hiçbir sebep yok.”

Olmalı oysa.

“Yapıyor ama üstlenmiyor, bu sefer üstlendi demek ki yaptı” değildir akla ilk gelmesi gereken.
“Bu sefer üstlendi demek ki yapmadı”dır.

Kanıtlar, veriler, belgeler ve içerikler bir yana; bağımsız düşünmenin, akıl yürütmenin yolu budur. Kaldı ki, Kıvanç bu yazısını yazarken TAK üstlenmesi, fedainin kimliği, PKK’lıların telsiz kestirmeleri gibi detaylar ile IŞİD açıklamasındaki tutarsızlıklar da çoktan ortaya dökülmüştü.

Ama tabii elde erken ve sehven yapılan bir “PKK üstlendi” açıklaması ile “yalancı devlet” kesin kabulü olunca, aynı yerde ve aynı zamanda çakışan iki zıt örgütün ikiz saldırısı dahi akla daha yakın gelebiliyor.

Buraya kadar bir karşı-bakış örneği olarak Ümit Kıvanç’ın yazıları eşliğinde, Diyarbakır Bağlar saldırısını kurcaladım ve söz verdiğim gibi, önceki yazıda sorduğum soruları cevaplamaya çalıştım.

Aslında yazı bitti ama yine de Ümit Kıvanç’ın yazısına dönmekte ve onun son bölümde sorduğu bazı soruları kayıt altına almakta fayda var.

“PKK’nin amaçlarıyla DAİŞ-IŞİD’in amaçları arasında herhangi bir ortaklık, hattâ kesişme var mı? Olabilir mi? Bu akla uzak ihtimali herhalde ikisi de kökten ve şiddetle reddeder. O halde iki örgüt nasıl bu kadar birbirine karıştırılabilir eylemler yapabiliyor? Örgütlerin amaçlarıyla yöntemleri, eylemleri arasında bağ olması, uyum olması, örtüşme olması gerekmez mi? Nasıl aynı eylemi amaçları birbirine bu kadar zıt örgütler üstlenebiliyor?”

 

Kıvanç bu soruları soruyor ama doğru cevabı görmüyor. Oysa o cevap, bu sorular dizisinden hemen önceki tespitinde, yine kendi satırlarında saklı:

“TAK ise PKK’nin, bizzat üstlenmek istemediği terör eylemlerini yapan sözde bağımsız yan kuruluşu.”

Bence yeterli açıklama.
 

NOTLAR

Bir önceki yazıda “taksi-taksici” şeklinde geçen ifadelerim hatalı. Hatâ, bölgede özel binek araçlarına da taksi denmesi alışkanlığından ve bilginin de böyle yayılmasından kaynaklı. Olaya karışan ve muhtemelen bu sayede onlarca insanın hayatını kurtaran araç, standart bir binek arabası.
 

Önceki İçerikABD’nin yeni başkanı Trump
Sonraki İçerikDemiryolu Hakkari’ye de, Antalya’ya da, Trabzon’a da gitmeli