Bir soruya cevap: Mekânsal ayrışmanın eşcinselliğe etkisi (1) Dil, yöntem, yaklaşım sorunu

Yaşlanan bir tarihçi, bir öğretim üyesi için en büyük mutluluk ne olabilir? Yazdıkları üzerinden, öğrencilerinden akıllı, titiz, dikkatle düşünülmüş, ölçülüp biçilmiş sorularla karşılaşmak.

[25-26 Ağustos 2021] İki gün önceki “Dış” korkusu (15) Osmanlı’da eşcinsellik yokmuş (Batı’dan mı gelmiş acaba?) yazıma, bir lisans öğrencimden, çeşitli nedenlerle önemsediğim bir soru geldi. Önce, ismini saklı tutarak aynen yayınlıyorum: 

“Merhabalar Halil hocam. Serbestiyet’te yazmış olduğunuz ‘Dış’ yazı serinizi ilgiyle takip etmekteyim. Son yazmış olduğunuz Osmanlı’da eşcinsellik ile ilgili olan yazı oldukça ufuk açıcıydı. Daha önceden de yaptığım araştırmalar ve okumalarla da birleşince aklıma zayıf bir hipotez fikri geldi (belki çoktan ilgili bir çalışma yapılmıştır, ama ben bilmiyorum). Yazınızda belirttiğiniz gibi Osmanlı’da kentli kadınlar kent yaşamından soyutlanarak evlere hapsolmuş durumda. Bunun neticesinde eşcinselliğin bir yansıması olarak literatüre daha çok oğlanların girdiğini görüyoruz. Aynı şekilde bugün Afganistan dolaylarında Bacha bazi denilen ve eşcinsellik barındıran yaygın bir pedofili geleneği mevcut. Bildiğiniz üzere orada da kadınlar sosyal yaşamdan alıkonularak evlere hapsolmuş vaziyetteler. Bu iki örnekten hareketle kadınların sosyal yaşamdan izole yaşamasının eşcinselliğin belirli normlar çerçevesinde geleneklere entegre edilerek normal karşılanmasını beraberinde getirdiğini söylemek mümkün müdür? Yani bu iki örnek böyle bir fenomene ulaşmak için yeterli midir? Daha da ileri gidilerek şehir hayatında  kadınların bir nevi görünmez olmasının eşcinsellik oranını artırdığını söylemek kabil mi? Bu iki duruma benzer bildiğiniz başka örnekler var mıdır? Bu husustaki fikirlerinizi merak etmekteyim.” 

Çeşitli nedenlerle önemsediğimi söylemiştim; önce ifadesinin düzgünlüğü ve netliği açısından. İkincisi, kişisel merakı ve araştırıcılığı, kurcalayıcılığı, sürekli okumak ve öğrenmek istemesi açısından. Üçüncüsü, tabusuzluğu açısından. Dördüncüsü, ihtiyatı açısından. Beşincisi, tevazuu açısından. Öğrencim iki örnek (Osmanlı ve Afganistan) biliyor, (a) kadınların mekânları ile erkeklerin mekânlarının hemen tamamen ayrıştığı; (b) yaygın eşcinselliğin, özellikle erkek eşcinselliğinin gözlendiği. Ne kadar çarpıcı da olsa, sırf bu iki örnekten hareketle fazla genellemek istemiyor. “Zayıf bir hipotez” diyor kafasında oluşan şüpheye. Arkasından, çalışılmışsa da ben bilmiyorum diye eklemeyi ihmal etmiyor.   

Bunları tek tek sıraladım, çünkü hepsine belirli bir akademik terbiye ve ciddiyet yansımakta. Maalesef Türkiye’de genel kamuoyunun hemen hiçbir nosyonu yok, bilimin ve bilimsel normların ne demek olduğu hakkında. Sosyal medyaya tartışma yerine boş iddiacılık, gıcıklık, lâf çarpma, aşağılama hâkim. Daha aklı başında sanabileceğiniz, kerli ferli bazı ekran şahsiyetleri de (Doğu Perinçek gibi) aynı kof iddiacılığa, uydurmaya, yukarıdan atmaya fazlasıyla yatkın. Kimse bir şey öğrenmek, kanıtlar temelinde ikna etmek veya ikna olmak peşinde değil. Bir. İdeo-politik tercihler her şeyi belirliyor. İki. Bu doğrultuda herkes bağırarak karşısındakini susturmaya ve kendi pozisyonunu (güya) tahkim etmeye çabalıyor. Aktardığım mektup ise, bütün bu yozluklara karşı bakın bilim böyle yapılır diyor. Henüz 20’sinde bir gencin ağzından, geleceğe dair bir umut sunuyor.

Geçtim; asıl muhtevaya gelelim. Öğrencim şüphesinde haklı tabii; geleneksel toplumlarda, toplumsal cinsiyetlerin ayrı mekânlara tıkılması, dolayısıyla ortak kamusal mekân kalmaması ile eşcinselliğin (özellikle erkek eşcinselliğinin) adamakıllı yaygınlaşması arasında ciddî bir korrelasyon söz konusu. Eski Yunan’da da bu var, Roma’da da, İslâm âleminde de, Japonya’da da, zaten değindiğim (ve daha çok değineceğim) Osmanlı’da da. Ve ilginçtir ki, tersi de geçerli, yani kadınlar aynı kamusal alanda kuvvetle mevcutsa (eski Türk ve Germen kabilelerinde, devamında Avrupa Ortaçağında olduğu gibi), tabii erkek eşcinselliği yok diyemeyiz ama, o kadar meşruiyet ve aleniyet kazanmıyor.

Hepsini birden inceleyemem. Kitap yazmayı gerektirir. Tepede, siyah zemin üzerine kırmızı figürlü bir Eski Yunan çömleğinden bir fragman. Homerik destanların enünlü kahramanı Akilleos (Brad Pitt?!) ile yakın silâh arkadaşı Patroklos. Tahmin edebileceğinizi aksine, soldaki sakallı, yetişkin tip Patroklos; sağdaki yakışıklı, genç, tüysüz delikanlı ise Akilleos. İkisi de zırhlı. Ama bir an için savaşın kıyısına düşmüşler. Patroklos yaralanmış. Akilleos onun yarasını sarıyor.

Aralarında nasıl bir ilişki var acaba? Buradan, Plato’nun Sempozyum (Şölen) diyalogundan, Sokrates-Alkibiades ilişkisinden, diğer ünlü Antik yazarlardan, Sparta’nın agoge sisteminden ve phidition denilen özel erkek yatakhanesi-müfrezesi birimlerinden hareketle, Eski Yunan örneğini masaya yatıracağım.