Bugünün sorusu: PKK Kürt halkını militanlaştırabilecek mi?

“Daha iyi bir yarını düşlemeksizin kimse bugünü yıkmayı göze alamaz…”

Dücane Cündioğlu’nun bu cümlesine Ot dergisinin Kasım sayısında rastladım. Bu cümle bana, “daha iyi bir dünya”ya inanmış, bu uğurda belirli bir “bilinç” eşiğini aşmış ve inancı uğruna ölümü dahi göze almış “militan-direnişçi”lerle, yıkılacak olanın yerini “daha iyi bir dünya”nın alacağına henüz onlar kadar inanmamış halk arasındaki gerilimi açıklamada işe yarar bir anahtar gibi göründü. Mesela, PKK-KCK önderliği ile, onların ısrarlı çağrılarına icabet etmeyip “serhildan” boyutlarında bir kalkışmadan ısrarla uzak duran Kürt halkı arasındaki gerilimi açıklamada…

 

Dikkat edilirse görülecektir: PKK-KCK’nın çağrıları cevapsız kaldıkça, her yeni çağrıya bir hayret ifadesi siniyor; 30 yıldır dağda savaşan militanların diline, “uğruna mücadele ettikleri” halkın “ilgisizliğini” anlayamadıklarını imâ eden sitemkâr, duygusal bir ton yerleşiyor. Mesela, geçtiğimiz hafta KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı tarafından yayımlanan “Göçertme politikasına karşı direnelim” başlıklı çağrıda şöyle deniyordu:

“Türk devletinin bu göçertme politikasına karşı tüm Kürt halkı var olma direnişi göstermelidir. En büyük var olma direnişi tüm baskılara rağmen toprağına, taşına sarılmaktır. Soykırımcılara inat evimizi, sokağımızı, mahallemizi terk etmemek bir var olma direnişidir. (…) Yaşanılacaksa da mahallemizde, ilimizde ve ilçemizde yaşanılmalıdır. Evimizi ve barkımızı terk etmek, daha baştan ölümü kabullenmektir. Sevilecek, yaşanılacak yaşam, ölümsüz şehidimiz Kemal Pir’in dediği gibi ‘uğruna ölünecek yaşam’dır. (…) Her çiçek toprağında güzeldir. Her çiçek toprağında kendi yaşamını var edebilir; en güzel renklerini ve kokusunu verir. Hiçbir zalim elin ve psikolojik savaşın bizleri toprağımızdan koparmasına izin vermeyelim. Gül gibi dikenlerimizle, direnişimizle varlığımızı koruyalım!’’

 

Bu dil, yukarıda işaret ettiğim, “inancı uğruna ölümü dahi göze almış militan-direnişçi”nin dili. Bildirinin neredeyse her cümlesine sinmiş sitem ise “uğruna 30 yıldır mücadele ettikleri” halde tam olarak kendileri gibi hissetmeyen, tam olarak kendileri gibi davranmayan Güneydoğu’daki Kürt halkına gidiyor.

 

Kitlelelerin militanlaşması istisnaidir

 

PKK-KCK önderliğinin anlamadığı, anlamak istemediği şey, dünyadaki bütün militanca mücadele içinde olanların anlamadığı, anlamak istemediği şeyle aynı: Kitleler sadece çok istisnai durumlarda militanlaşır.

 

Ana akım Marxizmin dünyadaki en önemli eleştirmenlerinden Japon düşünür ve akademisyen Kojin Karatani, bu gerçeğin, 19. ve 20. yüzyılın “en örgütlü, en devrimci, en fedakâr”  sınıfı olan işçi sınıfı için bile doğru olduğunu söylüyor:

“(…) Diğer taraftan, emek-gücü metasını satanların yani işçilerinse edilgen olmaktan başka seçeneği yoktur. Bu ilişkisellik dahilinde, yalnızca kapitalistlerle kendi metalarının ücretini müzakere ettikleri bir ekonomik mücadeleye girişebilmeleri gayet doğaldır. İşçilerden, bu koşullarda açıktan açığa mücadele etmelerini beklemek kesinlikle imkânsızdır. Eğer tarihte bu olduysa, savaşın yol açtığı toplumsal bir kaos işverenlerin bilhassa habisçe davrandığı bir durum sayesinde olmuştur.”

 

Bir militan, gerçeklerden çok hayallerinin içinden düşünür ve duyumsar. Ona göre, o tarihsel an gelip de o son duvar yıkıldığında, her şey bir anda değişecek, “kötü”nün yerini “iyi” alacaktır. Bu o kadar yüce bir hedeftir ki, uğruna ölmek insanı sadece yüceltir ve sadece uğruna ölünecek bir yaşam anlamlı bir yaşamdır. KCK bildirisinde dendiği gibi:  “Sevilecek, yaşanılacak yaşam, ‘uğruna ölünecek yaşam’dır.”

 

Direnişçi ile ‘kitle’ arasındaki gerilim

 

Direnişçi ile onun uğruna mücadele ettiğine inandığı kitleler arasındaki ilişki gerilimli bir ilişkidir. Kitleler, hiçbir zaman direnişçinin arzu ettiği kıvama gelmez. Çünkü onlar, içinde bulundukları durumdan hoşnut olmasalar da, onu yıkma hususunda bir direnişçinin sahip olduğu azme sahip değildirler. Sebebi açık: Çünkü onların düşüncesi ve duygusu bir direnişçininki kadar kristalize olmamıştır. “Eski”nin iyi olmadığı hususunda net olsalar da, onun yerine önerilen “yeni” hususunda henüz net değillerdir. Kaldı ki, o kıvama gelenler dahi gündelik hayatla olan sıkı bağları (aile, çocuklar, başka sorumluluklar vb.) nedeniyle kolay kolay bir direnişçi haline dönüşmezler.

 

Mücadele edileni habisçe uygulamalara zorlamak

 

Direnişçiler, sıradan halkın kulağının, yüksek ideolojilerin çok sayıda güçlüğe katlanmayı da içeren çağrılarından çok, hayatı kolaylaştıran pragmatik çağrılara açık olduğunu bilirler. Bu bilgi, mesela açık bir işgal durumunda, onları, düşmanın ülke halkının sempatisini kazanmak amacıyla ürettiği alt yapı hizmetlerini sabote etmeye sevk eder. Direnişçi, diyelim elektriksiz bir bölgeye işgal kuvvetlerinin elektrik götürmesini istemez, sabote eder; çünkü bilir ki bu, halkta düşman hakkında bir sempatiye yol açacaktır. Oysa onlar için iyi düşman, halka daha çok zulmeden düşmandır.

 

İşte bu nedenle, direnişçiler halkı işin içine daha fazla sokmak istediklerinde akıllarına gelen ilk hamle her zaman, mücadele ettikleri gücün halk üzerindeki baskısını temin etme amacına yönelik olur.

KCK-PKK’nın devlete karşı yürüttükleri savaşın bu aşamasında tam olarak bunun yaşanmakta olduğu kanaatindeyim.

 

Şayet bu temin edilebilirse, yani devletin sıradan insanlar üzerinde “habisçe” bir baskı kurması sağlanabilirse, kitlelerin militanlaştığı o istisnai anlardan biri yaşanabilir. Burada, KCK-PKK açısından problem şurada ki, bunu sağlamak için başvurduğu yöntem, Kürtlerin şu anda mâruz kaldığı habasetin tamamını devletin üzerine yıkma sonucunu doğuracak bir yöntem değil. Kürtler, bu aşamada yaşadıkları zulüm düzeyindeki zorlukları çatışan taraflar arasında pay ediyorlar.

 

KCK-PKK taktiğinin işleyip işlemeyeceğini önümüzdeki haftalarda, aylarda anlayabileceğiz ancak.

Son olarak, bunun riskli bir oyun olduğunu; KCK-PKK’nın, kendi oyununu uygulayamadığı için puan kaybeden güreşçi durumuna düşme ihtimalini içerdiğini de ekleyelim.

 

 

 

 

 

Önceki İçerikToplumsal barış
Sonraki İçerikJimmy Hill: futbol spikeri dediğin işte böyle olur