Jimmy Hill: futbol spikeri dediğin işte böyle olur

Daha programı açıklanmadan, AK Parti’ye karşı “öz”ü nedeniyle muhalif olan çevreler vardı. Bu gürültücü fakat etkisiz muhalif gruba bir de sonradan “özcü” olanlar eklendi.

 

[21 Aralık 2015] Yukarıdaki resmini görür görmez tanıdım. Hah, buymuş dedim kendi kendime. Oysa yıllar boyu, yakın arkadaşlarıma kimbilir kaç kere anlatmışımdır, peşpeşe iki önemli maçı aktarırken neler görüp farkettiğini, ya tutmazsa diye hiç korkmadan daha çok erken bir aşamada ne gibi tahminlerde bulunduğunu, sonra öngörülerinin nasıl çıktığını. Bizim sunucuların hımbıllığı, ürkekliği, topun kime geldiği ve ondan kime gittiğini sıralamaktan öteye geçememeleri, faraza son düdüğe beş dakika kala durum 3-0’ken bile artık bu sonuç değişmez diyememeleri ile arasındaki farkı (doğru dürüst cümle kuramamaları, ya da başladıkları cümleyi nasıl bitireceklerini bilememeleri faslına hiç girmiyorum).

 

1986 ilkbaharıydı. Uzatmalı doktoramı bitirmek için 1985-90 arasında İngiltere’ye yaptığım parça bölük seferlerden birinde, Londra’nın Earls Court semtinde iki haftalığına olabildiğince ucuz bir öğrenci stüdyosu kiralamış; feodal toprak tasarrufuna ilişkin teorik bir sorun hakkında, tez danışmanımın görüşüne itirazlarımı uzunca bir makale haline getirmeye uğraşıyordum. Özel hayatımda zor ve gergin, kararsızlık ve pişmanlıklar dolu bir dönemdi. Çalıştığım konuyu seviyordum neyse ki. Son tahlilde, toprak beyliğinin özel ve kamusal biçimleriyle ilgiliydi. Nerede olurlarsa olsunlar, bütün bağımlı ortaçağ köylüleri küçük üreticiydi. Çayanov’un “köylü aile emeği çiftliği” (the peasant family labor farm), Halil İnalcık’ın “çift-hane [sistemi]” (one-household, one-holding) diye tarif ettiği bir birimde yaşayıp çalışıyor; sonbaharda kaldırdığı mahsulün bir bölümünü (beşte veya yedide veya onda birini) ise “aynen” (ürün ne ise o türden) tepesindeki hakim sınıf mensupları veya temsilcilerine ödüyordu. Barkan’ın deyimiyle “ırsî ve daimî bir kiracı” olarak üzerinde çalıştığı toprak (faraza İngiltere’de olduğu gibi) özel mülkiyet konusu ise bu ödemeye rant (toprak kirası), ya da (faraza Osmanlı’da olduğu gibi) devlet mülkiyeti altında ise bu ödemeye vergi denmekteydi. Bu, artı-ürünün doğrudan üreticilerden çekilip alınışındaki bir hukukî biçim farkı demekti. Ama acaba, sırf bu kadarıyla, bir “üretim tarzı” farkının da işareti sayılabilir miydi? Journal of Peasant Studies’e söz vermiştim, yetiştireceğim diye; sabah oturuyor ve akşama kadar kalkmıyordum emektar daktilomun başından. Bitti ve yayınlandı daha sonra: “The feudalism debate: The Turkish end – is ‘tax-vs.-rent’ necessarily the product and sign of a modal difference?” (JPS 14/3, 1987). Ardından 1990’da tezimi de aynı şekilde, aynı daktiloyla yazdım; son defa kutusuna koyup kapattım ve bir daha dokunmadım; hâlâ durduğu eski hâtıralar rafına kaldırdım ve bilgisayar çağına geçtim.

 

Dışarı çıkıp gezmeye bile vaktimin olmadığı, zaten Londra’nın beni artık çok yaraladığı ve belirli yerlere, sokaklara, manzaralara bakamaz olduğum bu koşullarda, odadaki büyük ekranlı, siyah-beyaz (ama çok net görüntülü) televizyon, tek dinlenme ve hafifleme şansımdı geceleri. Kafam boşalsın da hiç olmazsa rüyamda serf ve reaya görmeyeyim diye bütün eklerini son satırına kadar okuduğum gazeteler de sezon sonunun büyük maçlarıyla doluydu zaten. Böyle iki karşılaşma seyrettim o stüdyoda, futbolun kendisi kadar yorumcusuyla da unutmadığım. Unutmadığım derken, olayın anahatlarını kastediyorum kuşkusuz. Yoksa tarihleri tabii şimdi google’layıp ekliyorum.

 

İlki o yılın Avrupa Şampiyonlar Kupası finaliydi, 7 Mayıs 1986’da Steau Bükreş ile Barselona arasında oynanan. Barça favori tabii; üstelik maç İspanya’da (Sevilla’da) oynanıyor. Fakat beklentiler hilâfına, tatsız tutsuz bir oyun. Yalnız Bükreş’in bıyıklı, uzun boylu kalecisi yer yer hava hakimiyeti, blokajları, bazen çift yumruk çıkışlarıyla dikkat çekiyor (adını hatırladığımı iddia edemeyeceğim; geçenlerde bir başka vesileyle bakmıştım, Helmuth Duckadam’mış). Galiba daha ilk devrenin sonu; BBC ekibinden biri (işte en tepede resmini gördüğünüz şahıs), aklımda kaldığı kadarıyla “Romenlerin,” diyor, “tek atağı yok, karşı kaleye gitmiyorlar bile, gol aramaya dahi niyetli değiller; tek hesapları var: hiç riske girmeden maçı 0-0 bitirip uzatmalara ve asıl penaltılara taşımak. Ve biliyor musunuz, bu iri yarı, kaleyi iyi kapatan, baktım elleri de kocaman kaleciye, hele 120 dakika oynadıktan sonra, ben penaltı atmak istemem doğrusu.” Nitekim, normal süre gibi uzatmalar da golsüz sonuçlandığında, Duckadam Barcelona golcülerinin ilk dört penaltısını (ilk üçünü kendi sağına, dördüncüsünü ise soluna yatıp) kurtararak Steau’yu 2-0 şampiyon yapıyor.    

 

Üç gün sonra, 10 Mayıs 1986, bu sefer Federasyon Kupası (eski Kral Kupası) finalinde Liverpool ve Everton karşı karşıya. Günler öncesinden, her yerde bu Merseyside (Mersey nehri kıyısı) derbisinin heyecanı. Liverpool, oyuncu-menecer Kenny Dalglish ile bitirici Ian Rush’ın sihirli bağlantısına güveniyor. Hâlâ en sevdiğim santrfor olan Rush’ın yüzünü kaleye dönmesini Kevin Ratcliffe ile engellemeyi tasarlayan Everton’ın hücum silâhları ise orta sahada Peter Reid ile forvette Gary Lineker. Aynı yıllarda Juventus’ta oynayan Michel Platini – Zbigniew Boniek ikilisini çok andıran bir baskın hücumu kapasiteleri var. Platini kendi ceza sahası önlerinden uzun top kullanıyor; geriden çıkıp sprinter süratiyle bütün defansı geçmiş bulunan Boniek’in bir adım önüne düşüyor. Keza Reid, kendi ceza sahası önlerinden uzun top kullanıyor; aynı sprinter süratiyle defansı arkasında bırakan Lineker’ın bir adım önüne düşüyor. Ofsayt filan yok; bir sonraki karede top ağlarda. Liverpool-Everton finalinde de aynen işliyor bu otomatik. İlk devre Lineker’ın golü ve Everton’ın 1-0 üstünlüğüyle sona eriyor.

 

Haftaym. Gene aşağı yukarı aynı BBC ekibi ve gene aynı yorumcu: şüphesiz gene aklımda kaldığı kadarıyla, “Liverpool,” diyor, “orta sahada Jan Molby’yi fazla geride tuttu; ikinci devre Dalglish’in Molby’yi sol kanattan gitgide daha ileri sürmesini ve Liverpool’a gol gelecekse soldan Molby’nin ortalarıyla gelmesini bekliyorum.” Molby, o dönemde Dalglish’in yeni ilk 11’e aldığı ve orta sahaya monte ettiği Danimarkalı oyuncu. Aynen de yorumcunun dediği gibi oluyor; Molby soldan ileri çıkmaya başlıyor ve üç asisti (ikisi Rush, biri Craig Johnston’dan olmak üzere) üç gol, dolayısıyla Liverpool’a 3-1 galibiyet getiriyor; Molby de haklı olarak Maçın Oyuncusu seçiliyor.

 

Peki, kim(miş) bu adam, oyunun akışını bu kadar iyi okuyan ve olabilecekleri çok önceden kestiren, bu kadar analitik bir bakışa rafine üslûba sahip? Tam adıyla James William Thomas Hill, ya da kısaca Jimmy Hill (1928 – 2015 [19 Aralık]). Oyuncu (uzun süre Fulham kaptanı), sendikacı (Profesyonel Futbolcular Birliği’nin başkanı), teknik direktör, kulüp başkanı, televizyoncu, yardımcı hakem. 1960’lardan başlayarak, sporcu haklarını koruyup geliştiren bir dizi reformun itici gücü, fikir babası. 1973-1998 arasında 25 yıl boyunca, BBC’nin Günün Karşılaşması (Match of the Day) programının moderatörü, baş sunucusu. 

 

Her işini iyi yapan bir adam-dı. Ne yazık, kafamdaki çehreye ve o sihirli kehanetlere, ancak iki gün önceki ölüm ilânları nedeniyle artık bir isim ekleyebiliyorum.

 

Önceki İçerikBugünün sorusu: PKK Kürt halkını militanlaştırabilecek mi?
Sonraki İçerikKalbin zamanı