Dikkat dağınıklığı, kafa karışıklığı

Bebeklerin diş çıkartması, taytay durması, ilk kelimelerini söylemesi karşısında “Tebrikler, demek ki çocuğunuz 7 milyar insanın geçtiği aşamalardan teker teker geçiyor” demezsiniz ama içinizden bunların aslında sadece ebeveyni ve onların ailesini ilgilendirdiğini düşünürsünüz.

 

 

Dil de olduğu yerde durmuyor, o da hayatlarımız gibi değişiyor. Kadının yerini “bayan” alalı zaten çok olmuştu. “Tuvalet”in yerini “lavabo”nun almasının üzerinde epeyce duruldu. Şimdi de sorun ve problem sözcüklerinin yerine “sıkıntı” deniyor. Bir yerli diziden sarmış dillere. Haydi bunlar daha gündelik dile ait kelimelerin yer değiştirmeleri. Bir de daha özgül alanlardan gelme; o nedenle de daha kulak tırmalayıcı olanları var. “Söylem”le başlamıştı, bu türden kaymalar. Bu sözcük “diskur”un karşılığı diye girdi lügatımıza, kendi içinde bütünlüğü olan söz, ifade biçimi anlamına geliyordu. Sık kullanılan hatta özgül anlamlar yüklenmiş kelimeleriyle ve hatta belirli cümle kurma biçimleri ve jargonlarıyla bir tür alt-dil idi kastedilen. Bu anlamda, mesela, akademisyenlerin ya da mühendislerin veya belirli bir siyasi fraksiyonun söyleminden bahsedilebilecekken, üstelik de çoğul olarak; “şöyle söylemler çalındı kulağıma.” denebilmekte ve kastettiği pekâlâ da anlaşılabilmektedir.  Bu örnekte söylem düpedüz söz veya laf kelimelerinin karşılığı haline geliyor. “Söylen” de malum “mit”in karşılığı olarak TDK’nın tutturduğu atışlardan biri olarak yerleşti dilimize. “Medya” da göz göre göre yamulmuş sözcüklerden. Onun hikâyesi hafızalarımızda hala taze. “Bazı gazeteler” diyeceğine “bir kısım medya” demişti, günün birinde Necmettin Erbakan. O gün bu gündür gazete veya kanal, dahası, gazeteci, yazar yerine bile kullanılır oldu, yadırgayanı da yok. Söylemli medyalı bir ifade daha teknik ve derin çağrışımlar yaptığından olsa gerek. Yapılan bir işi veya yapanı önemlileştirmek için “yapmak” ekiyle pekiştirmek de tutmuş bir eğilim. Sabah kampüse girerken kıdemlice bir hocanın gelip-gelmediği sorulunca güvenlik, bina sorumlusunu arayıp, "x-hoca giriş yaptı mı?” deniyor. Kıdemli birine gidilecek/uğranacaksa “yanınıza geleceğim.” deniyor artık. Malum müstehcen yan anlamı nedeniyle “koymak” sözcüğü sözlü iletişimden kalkalı epey oldu, duruma göre  “bırakmak”, “dökmek” gibi sözcüklerle ikâme ediliyor.İyice tuhafları da var: Eskiden “kandırmak” dediğimize artık “algı yönetimi” deniyor. Herkes alıştı, yadırganmıyor. Her neyse yine de özcü bir dil anlayışı benimseyip herkesi terbiyeye kalkışmaktansa olanı benimseyip hala anlaşabildiğimize şükredip geçeceğiz çaresiz.

 

Nobelli bilim insanı Aziz Sancar’ın dikkatimizi çektiği gibi; ama onun değindiği gibi sadece bililm insanlarının değil, Türkiye’de yaşayanlar olarak hepimizin dikkat dağınıklığı ve kafa karışıklığında, her sözü olduğundan daha çetrefil kılıklara sokan bu dil yamulmalarının mı? Yüz yıldır toplumu disipline eden rejimin vasiliğini üstlenenlerin bu statüyü sürdürmek için suçu göze alıp-almadıkları konusunun bile sarih bir sonuca vardırılamamış olmasının mı? Kürt sorunu gibi derin ve nüfus alanı geniş bir sosyal sorunun çözülmesiyle iyice derinleştirilmesi arasında salınılmasının yorgunluğunu mu? Ermeni soykırımı gibi utanç verici bir suçla yüzleşmenin eşiğinde kalakalmışlığın utancı mı? Göz göre göre yok sayılabilmiş seçimlerin mi?Yoksa konfeksiyonla giyinip pop müzik dinleyip düzenli tv izleyecek, otomobil, beyaz-eşya, uçak, bilgisayar kullanacak, hatta facebook, twitter paylaşıp iyi-kötü düzenli seçimlerini de yapmaya alışacak denli modernleşmiş bir toplumun seçilmiş cumhurbaşkanına, Topkapı gibi dünyadaki kadim sarayların en dikkate değerlerinden biriyle, Dolmabahçe gibi Versailles modeli, Barok-ertesi sarayların hepsini konumuyla gölgede bırakıp seçkinleşen bir yalı-sarayı sapasağlam ayaktayken adlı-adınca yeni bir saray yapılmasının mı?

 

Yoksa dünyanın en köklü kültür havzalarından birinin harcı olmuş içdeniz Akdeniz’in en kuytu halkaları, Marmara ve Karadeniz’i birbirine bağlarken çevresinde şekillenmiş kente de dünyanın en cazip panoramalarını bahşetmiş Tanrı lütfu Boğaz’ı dururken, bir de yanına replikasını yapacağım diye tutturan ne teknik ne de ruhani ya da estetik akılla bağdaşan, Boğaz’ın cazibesinin kağıt üzeri temsillerle tekrar ve taklit edilemeyecek kıyı ve sırt çizgileri, kendine has bitki örtüsü doğası  ile yüzyılların tortusunun armağanı bir yapılı çevre kültürü mirasıyla şekillenmiş olmasından kaynaklandığından bihaber görgüsüz bir kanal-İstanbul projesine maruz kalmanın mı  rolü  daha belirgindir?

 

 

Bizim içinden bakarak çözümleyemediğimiz bu karmaşık muammanın, tuhaf düğümlerin sağlam bir tahlilini yapmak da gelecek kuşaklara düşecek herhalde…