Ana SayfaYazarlarÇam ağacı

Çam ağacı

Daha güzel, daha mutlu, daha adil, sevgi dolu bir dünya için, barış için, insanlık için batsın bu dünya…

Orhan Gencebay

 

Yılın ilk gününde sokağa çıkmayı, bir kafede oturup insanları izlemeyi severim. Hiç dikkat ettiniz mi insanlar yılın ilk gününde mutsuz bir yüz ifadesiyle dolaşırlar… Ya da bana öyle gelir. 31 Aralık gecesi sanki bütün kötülükler geride kalacak, yeni ve güzel bir güne uyanılacaktır. Bu beklentinin gerçek olmamasıdır yüzümüze yansıyan…

 

1 Ocak gününü bir önceki ya da bir sonraki günden farklı kılacak bir önemi olmadığını bilsek de yine de umut eder, beklenti içine gireriz. Son yıllarda bende bir ritüel oluştu, yeni yıla Orhan Gencebay’ın ‘Batsın Bu Dünya’ şarkısını dinleyerek giriyorum. Hani olur batarsa, daha güzel bir dünya kurulur diye… O da belki…

 

Şans oyunlarıyla alakam, ayda yılda bir oynadığım ve sevdiğim at isimlerini yazdığım altılı kuponundan ibaret olsa da her yılbaşı mutlaka birkaç tane çeyrek bilet alırım. Tam ya da yarım değil, mutlaka çeyrek, hani büyük ikramiye çıkarsa paylaşacağım insanlar olduğunu bileyim diye. Yılbaşı biletime de hemen bakmam, birkaç ay cüzdanda taşırım. Büyük ikramiye bana çıkmış, birkaç ay zengin zengin dolaşayım… Meteliğe top mermisi attığım günlerden birinde bu huyumu bilen bir arkadaşım “Oğlum belki ikramiye sana çıktı. Sefil sefil dolaşacağına biletlerine baksana…” diye gürlemişti. Ben de baktım. Sonuç; tam bir hayal kırıklığı! Amorti bile çıkmamıştı. İki ay daha zengin zengin dolaşmayı kaybettim arkadaşım yüzünden. Tövbe bir daha bakmam öyle erkenden…

 

2015, ülkenin durumuna bağlı olarak, benim için üzüntü verici geçti. Ege Denizi’ni mezar edinen mülteciler, Ankara’da ve Suruç’ta patlayan bombalar, ülkenin Güneydoğu’sunda yaşananlar bir yılı zehir gibi geçirmemize yetti de arttı. Bir gerilim filmi platosunda yaşıyor gibiyiz… Geçen gün Çağan Irmak’ın ‘Nadide Hayat’ adlı son filmine gittim. İçine ustalıkla duygu serpiştirmeleri yapılmış tipik bir Çağan Irmak filmi. Hakkını yemeyelim bunu çok iyi yapıyor Irmak… Sinemadan çıktığımda kendimi çok mutlu hissettim nedense. Başka bir hayatın olacağını, olabileceğini anlatıyor yönetmen filmiyle. “2015 yılında en mutlu olduğunuz an hangisi?” diye sorsanız hiç düşünmeden “İşte o sinemadan çıktığım anda hissettiklerim!” derim…

 

Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve sonradan gelen Müslüm Gürses’in kral olduğu yıllarda insanların yılbaşında tek bir eğlencesi vardı. Tek kanallı televizyonun karşısına geçip 00.00’da çıkacak dansözü beklemek. O dansöz çıksın diye bir yıl beklerdi bu topraklardaki insanoğlu. Sonrasında Orhan Baba alırdı sazı eline. Orhan Gencebay her yerdeydi; sokakta, tarlada, minibüste, atölyede… Sadece, tek kanallı televizyonda yoktu. Bir yıl boyunca yasaklanan ekran, yılbaşı gecesinde ödül diye sunulurdu ahaliye… Bir sonraki yıla kadar hasret çeksinler diye.

 

İşte o yıllardan birinde, köye bir metrenin üzerinde kar yağmıştı. Lisede okuyordum, kardan köyün yolu kapanmıştı. 5-6 kilometrelik yolda, karlara bata çıka eve vardım. Amacım eve vardıktan sonra ıslak giysilerimi çıkarıp köyün kahvesinde bekleyen arkadaşlarımla lüks ışığı altında okey oynayarak yılbaşını geçirmekti. Ki kar elektrik tellerini koparmıştı, böyle zamanlarda 15 günden önce gelmezdi köye elektrik. Olmayan elektrikler yüzünden kaçırmıştık televizyonda önce dansözü, sonra da Orhan Baba’yı görmeyi. Giyinip tam kapıdan çıkacaktım ki iki kapılı toprak salonlu evde yanan ateşin başında oturan dedem seslendi “Uşağum bu gece çıkma, furtuna var. Otur çocuklarla ve bizle evde…”

 

Geri döndüm dedemin yanındaki iskemleye oturdum. Kardeşlerim yanıma dizildi sıra sıra… Babaannem Nafiye, derenin kenarına ektiği patlayan mısırları çıkardı zulasından. Bir anda patladığı için ‘cin mısırı’ derdik ona… Sacayağının üstüne oturttuğu tavaya koydu mısırları, üzerine de bakır tencere kapağı. Tavanın içindeki mısırlar patladıkça çocuklar çığlık attı. Şişeli lambanın loş ışığında yüzler tam görülmese de herkesin yüzünde gülücükler vardı. Cömertliği tuttu Nafiye Sultan’ın zulasından kestane, ceviz çıkarıp getirdi siniye koydu. Kestaneleri kuzinanın üzerine koyduk. Ellerimiz yana yana yedik. Dedem kabağı çok severdi, divanın altında sert kabuklu kara kabak vardı; Nafiye’nin nadide eserlerinden. O gecenin hatırına onu da çıkarıp getirdi. Dedem, her daim kınında taşıdığı bıçağı çıkardı, özenle kesti kabağı. Odanın ortasında yanan ateşin içine koydu dilimlediği kabakları…

 

Babaannem 15’inde varmıştı dedeme. O gece bolca gurbet hikâyesi dinledim dedemden, hiç dinlemediğim kadar… Babaannem 12-13 yaşındayken Rusların Karadeniz’i işgal edişine tanıklık etmişti. “Hiç zulüm yaptılar mı?” diye sordum ona. “Yoo!” dedi. “Kimseye bir kötülük ettiklerini duymadım. Ben zaten bir kez gördüm Rus askerlerini. Evin kapısından geçiyorlardı, su istediler. Onlara su ve ayran verdim gittiler…” Yıllar sonra bu konuşmayı hatırlayıp babaannemi kızdırmak için “Babaanne Rus askerleri seni öptü mü?” diye sormuştum. Tepesi atan babaannem “Ula kopeli, ben dedene namusumla vardım…” diyerek odun fırlatmıştı! Ben kaçarken başımı sıyırıp geçmişti o odun. Derken herkes odasına çekildi. Bir başına kaldım ateşin başında, 15 yaşında bir gencin umut ve hayalleriyle…

 

Yeni yıla gireli birkaç dakika olmuştu, kapıya çıktım. Kar yağışı dinmiş, soğuğu vuruyordu yüzüme. Bir süre öyle kaldım. Evin bahçesinde bir çam ağacı vardı. Kar tutan dallarıyla adeta kardan bir anıta dönüşmüştü. Ay ışığında hafifçe sararmıştı üzerindeki karlar. Sonra yatağıma gidip yattım. Sabah uyanır uyanmaz kanatlı pencereyi açıp dışarıya, Kaçkarlara doğru baktım. İçimi bir sevinç kapladı. Hissettim o an yeni bir yıla girdiğimizi. Bir daha da hiçbir zaman öyle bir şey olmadı…

 

Herkese güzel bir sene dilerim… Orhan Baba’nın dediği gibi “Batsın bu dünya”. Bakarsın batar, biz de yeni yıla gireriz harbiden…     

 

- Advertisment -