Çifte standarda sıfır tolerans (3) Hürriyet ve Ahmet Hakan saldırıları üzerine

[2 Ekim 2015] Durumun fecaatini ve belirli bir seviye düşüklüğünü anlamak için, belki en iyisi Aziz Yıldırım’ın şişinmeleriyle başlamak. Hazret basın toplantısı yapıyor:  “Van Persie – Pereira haberleriyle kıyameti kopardınız. Basından rahatsızım… Samandıra’da başkanın da, yönetimin de odası vardır. İstediğimiz zaman gereğini yaparız. Sakın ha sakın, bir daha bu haberleri görmek istemiyorum. Maaş verdiğim çalışan mı bizi Samandıra’ya sokmayacak? Öyle bir şey olur mu? Kulağından tuttuğum gibi atarım. Karar bizim…” (Hürriyet, 27 Eylül 2015; iki yerin altını ben çizdim.) Ne demek, bir kulüp başkanının basına şunu yazacak bunu yazmayacaksınız diye talimat vermesi? Doğrusu bilemiyorum. 

 

Bu “kültür” göstergesinden bir diğerine, Cem Küçük’e geçelim ve iki buçuk hafta geriye dönelim. Malûm; Ahmet Hakan’a şöyle hitap ediyor: “Şizofreni hastaları gibi hâlâ kendini Hürriyet'in Türkiye’yi yönettiği günlerde zannediyorsun. İstersek seni sinek gibi ezeriz. Bugüne kadar merhamet ettik de hâlâ hayatta kalabiliyorsun.” (Star, 9 Eylül; gene son iki cümlenin altını ben çizdim.) Ne demek, bir gazetecinin bir başka gazeteciyi “sinek gibi ezmek”le tehdit etmesi? Hangi güçle, kime dayanarak? “Hâlâ hayatta” kalmanı “merhamet”imize borçlusun ne demek? “Biz” kim? Hangi grup, çevre veya örgüt? Ne gibi yöntemlerle ezecek ve/ya hayatta bırakmayacakmış? İster rakip medyalar, ister rakip gazeteler, ister rakip köşe yazarları arasında böyle bir lâfız, böyle bir dil nerede görülmüş? Doğrusu bilemiyorum. 

 

Kaldı ki, sırf köşe yazarı da değil. Aynı Cem Küçük, Ersoy Dede’yle birlikte bir televizyon programı da yapıyor. Arada gözüm ilişiyor; biraz bakıyor ve pek dayanamıyor, hızla başkasına geçiyorum. Hemen tamamen, olabilecek en bireysel düzeyde, ad hominem sataşma, küfür ve hakaret. “Nankör, sen varlığını kime borçlusun, şimdiye kadar kimden para aldın, kimin sayesinde yükseldin? Haddini bil.” Fikir düzeyi, hitap tarzı aşağı yukarı böyle. Buradan hareketle de talep, mutlak sadakat ve daha fazla sadakat ve daha daha fazla sadakat. Özellikle son zamanlardaki hedefleri de ilginç: Akif Beki, Abdülkadir Selvi, Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan… Kim bunlar? Hemen hepsi AKP’ye yakın; geçmişte ve bugün hükümet taraftarı medyada yer almış, almaya devam eden isimler. Özetle, son tahlilde Küçük ve Dede ile aynı safta olan insanlar. Hani, başka partilerde yer alsalar dahi böyle bir kin ve nefreti mazur görmek mümkün değil, ama hele bu kadar “içeriye” yönelince adamakıllı garabet niteliği kazanıyor. Ve hiç ama hiç iyi benzetmeler çağrıştırmıyor. İster istemez, 1960 ve 70’lerin sol fraksiyonlarının, kendine en yakın olana en çok düşman kesilmesini; “doğru çizgi”den milim sapanı  en revizyonist, en gerici, en burjuva ilân etmesini hatırlatıyor. Evet, şimdi vereceğim örneklere kıyasla, ortam farklı, rejim farklı, enstrümanlar farklı. Türkiye’de, bütün kriz çıkarma ve kaos yaratma gayretlerine karşın şöyle böyle bir parlamenter demokrasi var. Cem Küçük’lerin elinde ise giyotin, sehpa, tabanca veya Gulag yok. Ama kafa yapısı aynı: hiçbir vicdanî sınır tanımayan, aşırı mütecaviz bir süper-militanlık. Bu yüzden, maalesef, daha gerilere gittiğimizde, faraza (1) Fransız Devriminin Jakobenlerini ve onların egemenliğindeki Terör safhasında (1792-94), herkesin “en devrimci” gözükebilmek için başkalarını karşı-devrimcilikle suçlayıp ihbar ederek Kamu Selâmeti Komitesi’nin pençesine teslim etmesini hatırlatıyor. (2) Maalesef Teşkilât-ı Mahsusa’nın tetikçilerini hatırlatıyor (Kemal Tahir’in Kurt Kanunu’nda — ki “kurtlukta düşeni yemek kanundur” diye başlar — fiktif de olsa, Yakup Cemil’in Sarı Paşa’yı [Mustafa Kemal] ha vurdu ha vuracak olduğu sahneyi tekrar okuyun). (3) Maalesef 1925-27 Takrir-i Sükûn dönemindeki İstiklâl Mahkemelerinin (Kel ve Kılıç) “Aliler”ini hatırlatıyor. (4) Maalesef 1930’lardaki Sovyetler Birliği’nin doğrudan doğruya eski Bolşevikleri hedef alan tafiyelerinde, (Yagoda ve Yezhov’ları değilse bile) en azından Başsavcı Vişinsky’yi hatırlatıyor. (5) Maalesef  Çin Kültür Devrimi’nin ultra-solculuk yarışında çığrından çıkmış Kızıl Muhafızlarının, “burjuva yolcuları” diye gene parti içinde herkese ve herşeye saldırmasını, kırıp dökmesini, yakıp yıkmasını hatırlatıyor. Bugün Türkiye’nin bir Saint-Just’ü, bir Enver’i, bir Atatürk’ü, bir Stalin’i, bir Mao’su yok. İyi ki yok. Ama sanki varmış gibi davranan ya da olmasını isteyen kraldan fazla kralcıları, kapıkulları, apparatçik’leri var. Bunlardan AKP’ye, hükümete, Başbakan Davutoğlu’na, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yarar mı gelir, zarar ve hem de çok büyük zarar mı? Doğrusu bilemiyorum.   

 

Yok, bilemiyorum demem, lâfın gelişi; pekâlâ biliyorum ve biliyoruz aslında. Bu tırmanış ve kutuplaşma, kaybedecek bir şeyi olmayan (en azından öyle sanan) muhalefetten ve muhalefet medyasından çok, kaybedecek çok şeyi olan AKP’nin ve hükümetin aleyhine. Çünkü AKP Türkiye’yi demokrasi içinde yönetmeye çalışırken, muhalefet (ya da en azından bir kesimi) Türkiye’yi yönettirmemeye; hiç olmazsa dünyaya yönetilemiyor ve yönetilemediği için de ya şimdiden diktatörlüğe dönüşmüş veya diktatörlüğe gidiyor gibi göstermeye çalışıyor. PKK’nın durup dururken başlatıp sürdürdüğü savaş da buna hizmet ediyor (ve ben bu yüzden bu savaşa “devrimci” değil karşı-devrimci diyorum). HDP’nin, seçim beyannamesine ve Demirtaş’ın o gerçekten kritik önemdeki, hiç yabana atmadığım, PKK’ya örtük biçimde teşekkür ederken “Ama yolun bundan sonrasına HDP ile devam edeceğiz” diyen cümlesine rağmen, hâlâ ortadan kalkmadığını düşündüğüm boykot tehdidi buna hizmet ediyor. Marjinalliği içinde kekremiş, giderek habisleşen bir solun, “bu seçimlerle de gitmezse, başka hangi değişik, şık ve güzel yöntemlerle götürelim — sonu kötü olacak — ama yok, sakın bize darbeci demeyin” seslenişleri buna hizmet ediyor. Hükümeti ve cumhurbaşkanını hedef aldığında kimsenin ses çıkarmadığı, nefret suçu demediği en galiz nefret söylemleri, AKP’yi aşırı reaksiyonlara çekme çabaları olarak buna hizmet ediyor. Ve pusuda bekleyen BBC’si, Le Monde’u, New York Times’ı, Guardian’ı, Libération’u, Wall Street Journal’ıyla bir grup Batı basını da Oryantalist, İslamofobik önyargılarıyla gene buna hizmet ediyor.

 

Dolayısıyla AKP’den gelecek en küçük baskı, otoriterleşme, basına müdahale, muhalefete karşı yargıyı harekete geçirme belirtisi, objektif ölçüler içinde demokrasi ve demokratik kültür ihlâli demek olmanın ötesinde, kendileri açısından taktik bakımdan da hatâlı, çünkü pusuda bekleyen anti-AKP cephenin değirmenine su taşımakta. Kabul ederim ki bu tuzağa düşmemek her zaman kolay olmayabilir, ama AKP ve hükümet ne olursa olsun sürüklenmemek ve düşmemek zorunda. Onun için (a) Nokta’nın Erdoğan’ı şehit tabutları önünde güşlümseyerek selfie çektirirken gösteren kapağı elbette iğrenç, ama bir sindirme yöntemi olarak derginin basılması ve hakkında soruşturma açılması kabul edilemez. (b) Yüz aydının imzaladığı bir HDP’ye destek çağrısı veya bildirisini AKP Genel Başkan Yardımcısı  Selçuk Özdağ tabii eleştirebilir ama “PKK’ya kim destek veriyorsa, ister siyasal uzantı ister medya uzantısı olsun, hepsi bir gün hukuk önünde yargılanacaklardır”  dediği anda bu, siyasî mücadele alanından çıkıyor ve hukukî tehdide uzanıyor.

 

(c) Hürriyet’e yapılan iki saldırı tam bir rezalet ve felâket olduğu gibi, bu saldırıyı orasından burasından hafifletmeye çalışan söz ve yazılar da çok hatâlı. AKP Gençlik Kolları Başkanı ve İstanbul milletvekili Abdürrahim Boynukalın’ın bu olaylardaki rolü ve tavrı vahim. “Hatâmız bunlara zamanında dayak atmamak oldu” sözleri, Cem Küçük’le aynı havalarda ve tek kelimeyle korkunç. Başbakan Davutoğlu ise (16 Eylül’de) buna karşı asla “böyle bir kasıtla söylenmiş ifadeler değil; biraz da gençler arasında dost ortamında ifade edilmiş hususlar” gibi yumuşak bir tavır göstermemeli; çok daha müsamahasız konuşmalıydı. Aynı doğrultuda, Boynukalın’ın AKP Kongresinde başkanlık divanında yer alması yanlış, 1 Kasım seçimlerinde aday gösterilmemesi ise doğruydu. Bu bağlamda, Melih Altınok’un Sabah’ta yazdığı ve Serbestiyet’e aktarılan iki yazısına da çok hayret ettim.  Altınok önce şöyle yazdı: “Neymiş, Abdurrahim Boynukalın ve birkaç arkadaşı Hürriyet önüne gidip protesto yapmış ve gazetenin (kimin yaptığı da belli değil) kapısının camı çatlamış. Başka? Gençler sohbetinde bazı Hürriyet yazarlarına küfrediyormuş.” Bu önemsizleştirme denemesinin devamında ise Altınok, hem pireyi deve yapmaktan söz ediyor, hem de dikkati Hürriyet’in (benim de karşı olduğum) siyasî çizgisine kaydırmaya çalışarak, satır aralarında saldırıya hak verdirtmeye çalışıyor (19 Eylül). Aynı tavır, Altınok’un ertesi günkü yazısında da mevcut; Hürriyet’e saldırıyı en masumane bir protesto gibi sunarken, daha çok güya haklı gerekçesini vurguluyor: “Boynukalın Dağlıca'dan şehit haberinin geldiği gece bir grup arkadaşıyla Hürriyet’in önüne gitmişti. Gençler, bu acı gelişme henüz sıcaklığını korurken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ATV'de yaptığım söyleşideki sözlerini halkı galeyana getirmek için çarpıtan gazeteyi protesto etmişlerdi.” Ne kadar ayıp! Ne kadar çifte standartlı!  Fakat Altınok bununla kalmıyor; AKP’nin bu konuda yaptığı en doğru şey olan Boynukalın’ı adaylıktan çıkarmayı da yanlış buluyor. Neden? Çünkü bu Ahmet Hakan’ın da talebiymiş ve dolayısıyla karşı tarafa bir tâviz anlamına geliyormuş. Oysa başbakan boyun eğmemeli ve Boynukalın’da ısrar etmeliymiş; “böylece günlerdir Gülen Çetesi’nin, Aydın Doğan'ın tasmalılarının ve solcu faşistlerin Boynukalın hakkında yürüttüğü lince hakkaniyetli bir cevap verilmiş olur”muş (20 Eylül). Bir, dile bakın (örn. “tasmalılar”). İki, temeldeki zihniyete bakın: Yanlış-doğru demeden, esas kural santim gerilememek; dişe diş, kısasa kısas, bizim takım ve onların takımı. Sadece ve sadece kuyruğu dik tutmaya indirgenmiş bu siyaset anlayışı, demokrasinin olmazsa olması olan ara zeminin korunması ve genişletilmesine nasıl katkıda bulunabilir? 19 Eylül makalesinin bir yerinde Altınok şöyle de demiş: “Tamam, bu eylemi eleştirenler arasında ‘bizim onlardan farkımız olsun, ince eleyip sık dokuyalım’ diyenler de olabilir.” Yani işte, var böyle aşırı centilmen akılsızlar… Fakat galiba ben de onlardan biriyim ve buradan Altınok’u ahlâken, vicdanen kınıyorum.

 

(d) “Bizim taraf” faul yaptığında hemen daha yüksek sesle “karşı taraf”ın gelmiş geçmiş bütün faullerini sayıp dökme refleksi, yaygın bir hastalık. Bana, gidip Chiellini’nin omuzunu ısırdıktan sonra sanki Chiellini ağzına omuz atmış gibi çenesini tutarak yakınma hallerine giren Luis Suarez’i düşündürüyor. Daha vahimi, Ermeni soykırımı tartışmalarındaki “sizden şu kadar öldü, ama bizden de bu kadar öldü” hesaplarını düşündürüyor.  Örneğin Yıldıray Oğur, Hürriyet köşe yazarlarının Temmuz’dan bu yana YDG-H’yi 7, Boynukalın’ı ise 15 kere yazdığını; gene aynı dönemde, içinde YDG-H geçen 41, Boynukalın geçen 28 haber çıktığını saptamış (20 Eylül). Bana göre bu tartı da hatâlı. En son, Ahmet Hakan saldırısı meydana geldi. Bu da ayrı bir felâket ve rezalet. Ve ister yukarıdan birileri doğrudan emir vermiş, ister aşağıdan birileri “vaziyetten vazife” çıkarmış olsun, aşikâr ki çok gerilen ortamın ürünü. Neyse ki bu sefer AKP liderliği çok hızlı reaksiyon gösterdi; hem başbakandan başlayarak çok çeşitli ağızlardan, amasız, fakatsız, sert ve kesin bir şekilde kınadı, hem de saldırganlardan partili çıkan üçünün derhal ihracı sürecini başlattı. Buna karşılık Kurtuluş Tayiz tepkilere tepki göstermekten kendini alamamış: Bir gazetecinin yediği yumruk, kaç şehide bedel? (2 Ekim 2015). Üstelik Tayiz bu başlık altında, Altınok’unkini andıran bir asgarileştirme ve hafifseme denemesinde bulunuyor: “… bir gazetecinin karıştığı mahalle kavgası…” Yok, olmaz, Öyle değil. Bir gazeteciye vahşi ve zalim,   muhtemelen siyaset kaynaklı bir saldırı. Ayrıca bunun ne kadar kınandığını, terör saldırılarının ne kadar kınanmadığının karşısına dikmek, bir kere daha abes. En basiti, biri de çıkar der ki terör saldırıları tek tek kınamakla başa çıkılacak gibi değil ve zaten toptan kınıyoruz; kaldı ki, basın özgürlüğü evrensel ve kurumsal bir mesele. Bütün basına düşen de bunu bir kere daha amasız ve fakatsız kınamak, bu noktada Hürriyet’in ve Ahmet Hakan’ın yanında yer almak olmalı.

 

Biraz daha tarih, bu sefer Ortaçağ tarihi. Yukarıda, Ahmet Hakan’ı döven dört kişi “vaziyetten vazife” çıkarmış da olsa bunun habire nefret dili kullananların hukukî olmasa da vicdanî sorumluluğunu hafifletmeyeceğine işaret ettim. 12. yüzyılda bunun müthiş bir örneği var. İngiltere’de Taht ve Tâc ile Kilise arasındaki çatışma derinleşmekte. Kral II. Henry, çocukluk arkadaşı Thomas à Becket’i Canterbury Başpiskoposu atamış. Otoritesine itaat edeceğini ummuş, ama Thomas giderek daha fazla kendi kafası ve ilkelerine göre hareket ediyor. Kasım 1170’de, Becket’in böyle son bir özerk uygulaması, o sırada Manş’ın ötesinde, Normandiya’da bulunan krala ulaştığında, II. Henry çok öfkelenir ve bir popüler rivayete göre, “Kim beni bu her işe burnunu sokan papazdan kurtaracak?” der (Who will rid me of this meddlesome priest; bir diğer varyantında troublesome priest). Ünlü tarihçi Simon Schama ise, Edward Grim’in Becket biyografisindeki ifadeyi doğru kabul eder: “Kapımda ne sefil asalaklar ve hainler besleyip yetiştirmiş olmalıyım ki, ayak takımından bir papazın efendilerini bu kadar utanç verici ölçüde hiçe saymasına izin veriyorlar?" (What miserable drones and traitors have I nourished and brought up in my household, who let their lord be treated with such shameful contempt by a low-born cleric). Bunun üzerine dört şövalye (kim olduklarını da biliyoruz: Reginald fitzUrse, Hugh de Morville, William de Tracy ve  Richard le Breton; tutun ki Ahmet Güler, Kamuran Ergin, Fuat Elmas ve Uğur Adıyaman) atlarına atlayıp gider, denizi geçer ve 29 Ekim 1170’te vardıkları Canterbury’de, başpiskoposu dört büyük kılıç darbesiyle doğrayıp öldürürler. Fakat II. Henry’ye yaranamazlar; kral derhal elini çeker onlardan; gidip bir yıl Morville’in İskoçya’daki şatosunda saklanır, bu arada Papa tarafından aforoz edilir ve Roma’ya gidip af dilemekten, ardından 14 yıl Kutsal Diyarlar hizmetiyle cezalandırılmaktan kurtulamazlar. Buna karşılık Thomas à Becket 1173’te Katolik Kilisesi tarafından aziz ilân edilir; St. Thomas olur. Bu arada II. Henry de aforoz edilmiştir ve ancak çilesini doldurmak suretiyle bağışlanır. Papanın empoze ettiği bu çile, üzerine giysi niyetine bir çuval geçirip küllere bulanmayı ve sonra Canterbury Katedrali’ne yürüyerek gidip (12 Temmuz 1174’te) Becket’in mezarı önünde keşişler tarafından sopalarla dövülmek suretiyle alenen aşağılanmayı kapsar.

 

Kıssadan hisse: Hürriyet’e ve Ahmet Hakan’a saldırılar için de bir tür çile doldurması, en azından dürüstçe ortaya çıkıp alenen özür dilemesi gerekenler vardır şüphesiz. Muhtemelen yapmazlar; kendileri bilir ve bu, onların tiyneti hakkında bir fikir vermeye devam eder. Ama bundan önemlisi, (i) çifte standartlılığa sıfır tolerans göstermek; (ii) çamura yatmayıp, kendi takımımızın faullerine ânında sarı veya kırmızı kart çıkarabilmek; (iii) düşünce ve ifade özgürlüğünü John Stuart Mill gibi tutkuyla, coşkuyla savunabilmek; (iv) karşı olduğumuz düşüncelere dahi Voltaire gibi kol kanat gerebilmektir. Neden bahsediyorum? On Liberty’sinde (1859; Özgürlük Üzerine) Mill’e göre, insanların diledikleri gibi konuşup yazabilmesi, düşünsel ve toplumsal gelişmenin zorunlu şartlarındandır. Susturulmuş bir fikrin de bir gerçek payı taşımadığına asla emin olamayız. Diyelim ki bazıları yanlış şeyler söyleyecek — bu dahi iki açıdan yararlıdır. Birincisi, açık ve serbest tartışma hatâlı fikirlerden vazgeçmeyi kolaylaştırır. İkincisi, tartışma sırasında insanların görüşlerini habire sınamaya, gözden geçirmeye zorlanması, bu görüşlerin dogmalaşmasını önleyici bir rol oynar. Mill (Tanrının yanılmazlığı dahil) her türlü yanılmazlık iddiasına şüpheyle bakar. Kimse kendi mutlak doğrularını başkasına dayatamaz. Eğer karşındakinin görüşlerini savunmasını engelliyorsan, kendini yanılmaz farzediyorsun demektir. Hele bunu, (o günün koşullarında) muhatabını dinsizlik veya ahlâksızlıkla (veya bugün, başka büyük ideolojik isnatlarla)suçlayarak yapıyorsan, özgürlük için daha ölümcül bir durum tasavvur olunamaz.  Voltaire’in ise (1694-1778), Mill’den yaklaşık doksan yıl önce, Helvétius’a hitaben yazdığı bir mektupta, bir varyanta göre “Söylediklerinize katılmıyorum, ama bunları söyleme hakkınızı hayatım pahasına savunacağım,” başka bir varyanta göre “Yazdıklarınızdan nefret ediyorum, ama yazmayı sürdürmenizi mümkün kılmak uğruna canımı veririm” dediği rivayet edilir.

 

Ne acı; eski Taraf’ta yedi yıl önce, 5 Temmuz 2008’de yazmışım bunları. Sonra da Özgürlük Dersleri derlememin ikinci sırasına almışım (bkz “Voltaire ve Mill’den özgürlük dersleri”). Şöyle bitirmişim:

 

“Bu Türkiye’nin, çok yüksek dozda bir Voltaire-Mill tedavisine ihtiyacı var, hem de âcilen. Dahası, gayet net söylüyorum, şu anda Marx’tan fazla Voltaire ve Mill’e ihtiyacı var. Zira Marx’ın ‘burjuva’ diye sırt çevirdiği, geliştirmekle ilgilenmediği, devrimle aşılacağını sandığı olağan demokrasi ve özgürlük standartlarına, o horlanan liberal-demokratik düşünce çok daha fazla ışık tutuyor. Kâh Atatürkçü kâh Solcu yasakçılara, çoğulculuk ve tolerans adına, Marx’tan hareketle söylenecek çok şey yok, ama Voltaire ve Mill’den hareketle söylenecek çok şey var. En azından şu örnekte, John Stuart Mill zamanın sınavına Karl Marx’tan daha iyi dayanıyor.”

Bugün bu uyarı, son tahlilde benim de demokrasi ve parlamenter meşruiyet uğruna desteklemeye devam ettiğim AKP ve (herhalde benden farklı) bazı taraftarları için de aynen geçerli.

 

Önceki İçerikBir gazetecinin yediği yumruk, kaç şehide bedel?
Sonraki İçerikSokakların bereketi, saatin akrebi