Davutoğlu siyasetinin beş ayırım noktası

AK Parti, kapsayıcılıktan uzaklaştıkça, dışlayıcılığının tonu yükseldikçe, daralan bir mahalleye yöneldikçe, tevil götürmez işlere daha fazla imza attıkça, aralarında muhafazakâr kesimin önemli isimlerinin de bulunduğu mensuplarının bir kısmını “otoriter bir klan İslamcılığını” savunmaya mecbur ediyor.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Diyarbakır Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) tarafından düzenlenen bir on-line toplantıya katıldı. Bölgedeki birçok ilden farklı kesimlerden çok sayıda sivil toplum temsilcisinin katılımıyla gerçekleştirilen toplantı, sıcak ve samimi bir havada cereyan etti.

Son beş yıl içinde Davutoğlu’nun kamuoyuna hitap edebilme kanalları çok sınırlandırıldı. Böyle olunca da ona ilişkin birçok tevatür aldı yürüdü. Misal; ona ait olmayan sözler (“Emevi camiinde namaz kılacağız”) ona atfedildi. Bazı cümleleri (“Diyarbakır’ı Toledo yapacağız” veya “Beyaz Toroslar geri gelir”), bağlamından koparılarak, muradının tam aksi yönde yorumlandı. Hattâ zaman sapmasıyla, başbakanlıktan alındıktan sonra gerçekleştirilen (Demirtaş’ın tutuklanması gibi) birçok icraatın faturası da ona çıkarıldı. 

DİTAM toplantısında da Davutoğlu’na hem geleceğe, hem de geçmişteki bu meselelere dair sorular yöneltildi. Herkes aklındakini, herhangi bir kısıtlama olmadan en açık şekliyle dile getirdi. Davutoğlu da bir akademisyen titizliğiyle, kendisi hakkında doğru bilinen yanlışları düzeltmeye ve kimi önyargıları kırmaya çalıştı. Katılımcıların bütün suallerine detaylarıyla cevap verince, süresi iki saat olan toplantı tam dört saat sürdü.

Sistemik deprem

Davutoğlu konuşmasında, önce yeni çıkan Sistemik Deprem ve Dünya Düzeni: Dışlayıcı Popülizme Karşı Kapsayıcı Demokrasikitabından hareketle, dünya ve Türkiye siyasetine dair teorik bir analiz çerçevesi sundu. 1990’lardan bu yana Demir Perde’nin yıkılması, Balkanların çözülmesi, 11 Eylül ve Arap Baharı gibi sistemde deprem etkisi yaratan hadiseler yaşandığını belirten Davutoğlu, bunların hem krizlere yol açtığını hem de siyasetin tasavvurunu değiştirdiğine dikkat çekti. Örneğin 1990’larda Doğu Bloku tarih sahnesinden çekildiğinde siyasette liberal değerler geçer akçe oldu. Lâkin 11 Eylül’den sonra siyasette otoriterliğin yıldızı parlamaya başladı.

1990’lar ve 2000’lerdeki eğilimler göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin dünyadan farklı bir güzergâh takip ettiği söylenebilir. Sovyetler Birliği’nin ve onun liderliğindeki sistemin çökmesi dünyada liberal rüzgârlar estirirken, Türkiye o dönemde baskıcı, istikrarsız ve karanlık bir anlayışın egemenliği altındaydı. 2000’lerde ise dünya özgürlükleri kısıtlayan bir yola girerken Türkiye tam tersi bir istikameti tercih etti ve özgürlük sahalarını genişletip dünya ile bütünleşmenin yollarını aradı.

Otoriterliğin tohumları

Türkiye’nin rotasının 2000’lerin başındaki dünyadan farklılaşması, Türkiye için doğru olandı. Zira bu sayede Türkiye, kangrenleşmiş toplumsal sorunlarıyla yüzleşme imkânı buldu; vatandaşlarına hak ettikleri müreffeh hayatı sağlamak için gerekli altyapının kurulmasında mühim mesafeler kaydetti. Türkiye bir taraftan kendi içindeki sorunları çözmeye odaklanırken, diğer taraftan da dünyanın hemen her bölgesiyle yakın temas kurabilecek bir düzeye erişti.

Lâkin bu olumlu tablo 2010’lı yıllarda menfi bir yöne kaydı. Davutoğlu burada bilhassa 2013 yılına ve otoriterliğin tohumlarının bu dönemde atıldığına dikkat çekti. Elbette siyaset boşlukta veya laboratuar ortamında yapılan bir iş değildir. Ülkede meydan gelen olaylara, aktörlerin bunlara karşı zihnî ve fiilî tutumlarına bakmadan yapılacak tahliller bir kıymet taşımaz. Bu bağlamda Davutoğlu, 2013 ve sonrasında içte ve dışta yaşanan Gezi, 17-25 Aralık, Mursi’nin devrilmesi, 15 Temmuz darbesi gibi olayların siyaseti rayından çıkardığını belirtti. İktidarı elinde tutanların, ortaya çıkan sorunlara karşı çözümü daha az demokraside araması, o güne kadarki demokratikleşmeci paradigmayı ters yüz etti ve her geçen gün otoriterliğin daha fazla tahkim edilmesine sebep oldu.

Çoğulcu, içselleştirici ve kapsayıcı bir siyaset

Gelinen noktada Davutoğlu, tekleştirici, tek taraflı ve dışlayıcı bir siyasetin, hem dünyanın hem Türkiye’nin temel problemi olduğunu ifade ediyor. Buna karşı çoğulcu, içselleştirici ve kapsayıcı bir siyaseti savunuyor. Davutoğlu bu tür bir siyaseti tarif etmeye ve bir siyasi hareketi diğerinden ayırt etmeye yaracak beş hususu vurguladı.

1. Siyasetin öznesi kimdir?

Davutoğlu’na göre bugün, her bir vatandaşı eşit gören ve sahip oldukları herhangi bir özellikten dolayı onları dışarıda tutmayan bir siyaset ile, kamusal alanı bir kesime veya bir kişiye ait olarak gören bir siyaset arasında keskin bir ayrım var.  İlki, siyasetin öznesi ve muhatabı olarak her bir vatandaşı kabul eden kapsayıcı siyaseti; ikincisi ise, siyasette hak sahibi olarak gördüklerinin dışında kalanları ötekileştiren, hattâ düşmanlaştıran dışlayıcı siyaseti ifade ediyor.

2. Kimlik siyaseti mi, değer siyaseti mi?

Kimlik siyasetinden kasıt, kimliğe abanmak, siyasi faaliyetlerin tümünü tek bir kimliğe hapsetmektir. Oysa toplum çok farklı kimliklerden müteşekkil olduğu gibi, her bir bireyin de aynı anda taşıdığı birçok kimlik vardır. Siyasetin salt kimlik üzerinden inşası, siyaseti çoraklaştırır, çözüm bekleyen sorunları derinleştirir. Bu itibarla Davutoğlu’na göre, kimlik siyasetinin yerine değer siyasetinin geçirilmesi gerekir. Değer siyaseti kimliği reddetmez, ama siyaseti tek bir kimliğe indirgememenin yoludur. 

3. Özgürlük ve güvenlik dengesi

Anahtar kavram devlet otoritesi değil, kamu düzenidir. Bir kamu düzeni oluşturmak ve korumak, birlikte ve medeni yaşamın temelidir. Eğer kamu düzeni yoksa, ya da kamu düzeni çeşitli kesim veya örgütler tarafından ihlal ediliyorsa, ya da alternatif kamu düzenleri oluşturulmaya çalışılıyorsa… orada ne bir “kamu”dan ne de bir “düzen”den bahsedilebilir. İnsanların özgürlük ve güvenliği ancak güçlü bir kamu düzeninin varlığıyla teminat altına alınabilir.

Davutoğlu’na göre, hem özgürlüklere alan açan ama güvenliği sağlamayan devletler, hem de güvenliği sağlayan ama özgürlüklere el koyan devletler, meşruiyet sorunu yaşar. Ne güvenlik için özgürlükleri yok eden devletler, ne de özgürlük adına güvenliğe gereken önemi vermeyen devletler, vatandaşlarının taleplerini karşılayabilir. Dolayısıyla bu meseleye bütüncül yaklaşmak, terazinin özgürlük ve güvenlik kefelerini dengede tutacak en uygun formülü bulmaya çalışmak icap eder.

4. Kurumsallaşma mı, popülist tekelcilik mi?

Bütün anlamını tek bir kişide bulan, varlığını tek bir kişiye adayan ve gücü tek bir kişinin karizmasına dayanan popülist bir siyaset, eninde sonunda yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü bu tarz bir siyaset her şeyi bir kişinin iki dudağının arasından çıkacak söze bağlarken, kurumsal aklı yok eder. Sonuçta ne öngörülebilirlik kalır, ne de hukuki güvenlik. Koronavirüs süreci, bu tür devletlerin zaaflarını göstermesi bakımından oldukça öğreticidir. Pandemi ile mücadelede kurumsal aklını çalıştıran devletler başarılı olurken, ABD’de Trump, Brezilya’da Bolsonaro ve İngiltere’de Boris Johnson gibi popülist liderler ağır bir tahribat yarattılar.

5. Dünyaya açık olmak mı, kapalı olmak mı?

Kendinizi dünyaya kapattığınızda ekonomide korumacılığa yönelirsiniz. Korumacılık rekabeti öldürür, kalkınmanın hızını keser, şeffaflığı engeller ve yolsuzluklara kapıyı ardına kadar açar. Siyasette ise “biz bize yeteriz” sloganını şiar edinir; içeride hamasete yüklenirken dışarıda işbirliği yapabileceklerinizin sayısı giderek azalır. Dayanışma ağlarından dışlanır, uluslararası mekanizmalardaki etkiniz sınırlanır. Netice, her açıdan vatandaşın kaybıdır. Bu nedenle, Türkiye’nin ekonomik ve politik olarak daha güçlü olması hedefleniyorsa, yapılması lâzım gelen ülkenin kapılarını dışarıya açmak ve oyunu uluslararası kurallarına uygun  şekilde oynamaktır.

“Otoriter bir klan İslamcılığı”

Davutoğlu, bu beş parametre dahilinde bir değerlendirme yapıldığında partisi ile AK Parti’nin birbirine tamamen zıt iki anlayışı temsil ettiğinin görüleceğini belirtti. Ona göre iktidar partisi, menfi mânâda radikal bir dönüşümden geçiyor. Kapsayıcılıktan hızla uzaklaşıyor. Dışlayıcılığının tonu giderek yükseliyor. Yeni bir hikaye yazamadığından kutuplaşmaya yatırım yapıyor. Giderek daralan bir mahalleye yöneliyor. Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasında olduğu gibi tevil götürmez işlere daha fazla imza attıkça, aralarında muhafazakâr kesimin önemli isimlerinin de bulunduğu mensuplarının bir kısmını da “otoriter bir klan İslamcılığını” savunmaya mecbur ediyor.

Gelecek Partisi ise bugünkü AK Parti resminin tam karşısında duruyor. AK Parti’nin  “dışlayıcı, kimliğe dayalı, güvenlik odaklı, popülist ve dünyaya kapalı” siyasetine karşı Gelecek Partisi “kapsayıcı, değer merkezli, özgürlük ve güvenlik dengesini gözeten, kurumsallaşmaya dayanan ve dünyaya açık” bir siyaseti savunuyor.

Zannım o ki, önümüzdeki süreçte Davutoğlu, artık 180 derece ters düştüğünü söylediği AK Parti’ye muhalefetini keskinleştirecektir.

Önceki İçerikARŞİVDEN: Sivas Katliamı’na karşı uçaklardan atılan 1 milyon bildiri
Sonraki İçerikOsmanlı ne kadar moderndi (6) Bıraktığım yerden