Devlet ve kent

 

 

 

Michel Foucault, Türkiye’de de okunup ilgi görmüş çağdaş bir Fransız düşünürü. Vaatkâr düşünürlerini araştırma sürecini açık seminerlerle kamuyla paylaşmaları karşılığı istihdam ederek destekleyen kayıtlı-öğrencisiz devlet kurumu College de France bünyesinde 60’ların ortasında verdiği seminerleri toprak merkezli/odaklı devletten nüfus odaklı modern devlete geçiş sürecine yoğunlaştırmış. (1) Entellektüel kimliği ilgi görüp hakkı verilse de bu temel tezinin aydın çevrelerce gereği kadar (mesela Marksizmin economist-revizyonist yorumları ölçüsünde) sindirilemediğini söylemek yanlış olmaz herhalde.

Toprak ve nüfus farkı geleneksel-modern kadar temel bir karşıtlık. Çünkü modern öncesi devletlerin nüfusla yani kitleyi oluşturan insanlarla ilgilenmediğini, dolayısıyla da bu ilginin (2) epeyce yeni olduğunu iddia ediyor. O kadar ki devlet, mesela eğitimin sahibi ve patronu değil. Şimdi bizde rakamlarla tartışılıp sürekli altüst edilen zorunlu eğitim diye bir şey yok. Zorunlu eğitim yurttaşların standart bir ortalamada buluşması, devletle ve aralarındaki asgari iletişimi garanti altına alınmasının aracı. Ve de askerlik; Tüm erkeklerin birkaç yıl toplumdan soyutlanarak birarada yaşamaya zorlanmaları da aynı modernleşmenin parçası. Öncesinde Avrupa’da şövalyeler, Osmanlı’da başka işi-gücü olan yeniçerilerle belirli bir toprak parçasını üretken tutma karşılığı olarak asker de yetiştiren timar sahipleri var. Zaten toprak Ortaçağın egemen fenomeni, ona sahip olan toplumun egemen sınıfı da oluyor. Avrupa Ortaçağı’nda toprak sahibi feodaller soylu sınıfı da oluşturuyor ve hasbelkader sahibi oldukları toprağın üzerinde yaşayan köylüleri angarya usulü ve yaşadıkları yerlerde yaşamaya devam etme izni karşılığı çalıştırıyorlar.

 

 

Böylece toprak diri tutulmuş, yani kurumamış oluyor. Toprak insanoğlunun yaşamını hayvan avlayıp sebze-meyve toplamaya tabi kılmaktan kurtaran tarım devriminin hediyesiydi. Toprağı varettiği kadar kuruyup çöl olmaktan da koruyan sulak bölgeler, mesela Firat-Dicle (Mezopotamya) ve Nil Vadisi… Tarım devrimi ertesinde toprakta çalışmak kölelere düşmüş, sahipleri özgür insanlar da o verimli toprakların uygun yerlerinde kurdukları Antik Kentlerde, kendileri kol emeği kullanmak zorunda kalmaksızın iyi yaşamanın hala araçları olmaya devam eden tiyatro’dan mitoloji, politika ve felsefeye ne kadar süzme zihinsel araç varsa hepsinin en alâsını daha en başından keşfetmiş ve bedenlerini de gymnasium’un ve hamamların haz ortamında terbiye ederek yaşamayı sürdürüp kent surlarının dışında kendileri için kölelerce üretilen tarım ürünleriyle, etleri yiyip içerek yaşayıp gitmişler. Bu özgür polis hemşehrileri sonraki devrin toprak sahibi soylularına, köleleri de köylülerine nasıl dönüştü, en azından ben ayrıntısıyla bilmiyorum… Ama her nasıl olduysa, toprak sahipliği Avrupa Ortaçağı’nda hak ve hukukuyla “özel mülkiyet” statüsüyle gelişirken, Osmanlı’da aslen Allah’ın (yani doğaya ait) olmasına sadakatin dolaysız ifadesi olarak imparatorluk toprağının tamamı O’nun adına, padişaha ait sayılmış. Padişah da bu üç kıtaya yayılmış toprakla sadece sarayın imkânlarıyla başa çıkamayacağı için parça-parça üzerinde yaşayan köylülerin ileri gelenlerine, kurutmayıp üretken tutmak ve vergi verip asker yetiştirmek karşılığı tahsis etmiş. Sonuçta aynı kapıya çıkmış, onlar da Avrupalı sınıfdaşları gibi yine orada toprağı diri tutup vergi de ödeyecek artık-ürün temin etmeyi, yine orada yaşayan köylüleri çalıştırarak sağlamışlar. Özel mülkiyetli ve tahsise dayalı sistemlerin farkı, sonraki kuşaklarda, devirlerde gecikerek çıkmış ortaya; tam da o toprak eksenli dünya yıkılıp, nüfus eksenli Modern dünyaya geçilirken. “Özel Mülk” adı üstünde tüm haklarıyla birlikte miras bırakılabilmiş ki, o mirasın tüm haklarına o toprakla işine gelen şeyi yapmak da dahilmiş tabii ki.

 

 

 

 

İşte tam da o noktada o toprakla daha kârlı işler yapma imkânı doğunca ki, o dönüm noktasının müsebbibi de kentleşme süreci (3) olacaktı. Yani avlanıp-toplamaktan kurtulalı beri tarihte o toprakla haşır-neşir emekçi sınıflara ilk kez kentte yaşama şansını doğuran makina destekli modern sanayi sağlayacaktı… Ortaçağ’da da kentler yok değildi, ancak bunlar tarımsal artığın değiş-tokuş edildiği ticaret kentleriydi ve oralarda da sınırlı sayıdaki zanaatkâr emeğinin ötesinde emekçiler bulunmuyordu… Kısacası emekçiler, kitlesel olarak ilk kez sanayi devrimiyle birlikte kent yüzü görmüş, kentte yaşama şansı bulmuşlardı. Kentlerde de onlar çalışacak ama köle olarak değil, angaryaya da değil… Tarihte ilk kez alışverişin bir tarafı ve sözleşmeli insanca muhattabı olarak emeğini kullanma statüsüne yükselmiş oluyordu emekçi sınıfları. İşte Marx’ın “özgür emek” nitelemesiyle kastettiği de buydu. Yani o kırlardan gelen emek gücünün özgürleştiği şey insan türü hayatının ta en başına kadar dayanan böylesi bir derin tarihten kopmak anlamına geldiği için, emekçi sınıfların kitle halindeki kentle ilk buluşmalarının (4) her yerde emareleriyle de birlikte er-geç ortaya çıkaracağı kentleşme süreci de sanayi kapitalizminin küresel ölçekte nüfus edeceği, neredeyse doğa olayı gibi bir kaçınılmazlık olarak yaşandı… Evet ne boyunduruk ne angarya, emek gücünü özgür iradesiyle en azından pazarlıkla belirlediği şartlarla satıp satmamakta serbest oluyordu emek. Tabii bu sefer de Marx’ın o her zamanki veciz ifadesiyle “sömürülmekten daha kötüsü sömürülmemektir!” olgusuyla yani işsizlik tehdidiyle yüzleşiyordu. Çünkü bu kez de kentleşme oranlarıyla istihdam oranlarının denkleşmemesi sözkonusu olabiliyor ve emek, binyılların ertesinde nihayet tam da özgürleşecekken bu kez de o emeğini de sarfedecek ortamdan yoksun kalma tehtidiyle yüzleşiyordu.

 

 

Mirasla devraldığı özel mülk hakkıyla toprağıyla istediğini yapabilecek toprak sahibi torunlara gelince; tarla ve otlak diye kullanmaya oranla daha çok gelir getirecek kanal yine artan nüfusun kendisi oluyor, kentleşmenin doğurduğu yeni imar ve iskan ihtiyacı getirisi en garantili yatırımı besleyecek bir potansiyel değere dönüşüyordu. Evet arazi spekülasyonu diye adlandırılacak süreç… Arazi sahipleri, tarım ve otlak yerine inşaatların zemini arsaya dönüştürdüler topraklarını. Mahalleler, hatta semtler ölçeğinde yeni iskan alanları oluştu. Eski şehirler, kendilerinden misliyle büyük yeni iskan alanlarınca kuşatılıp azmanlaşıp metropol haline geldiler…

 

Osmanlı’da özel toprak mülkiyeti olmadığı için (5) toprağını iskana açmanın getirisinin hesabı peşinde potansiyel toprak spekülatörü de çıkmıyordu. Ama bu kentleşen emeğin tamamının iş ve ev bulduğu anlamına da gelmedi, ve yine burada “Gecekondu ve orta sınıflar” başlığıyla yayınladığım yazıda etraflıca değindiğim gecekondu olgusuyla telafi edildi toprak spekülasyonunun boşluğu. Özel mülk edinilememiş tüm imparatorluk artığı toprağı devletin elinde birikip tekelleşince açık bir politik tercihe bile dönüşme fırsatı bulamadan işgücünün yeniden-üretiminin sübvansiyon kaynağına dönüşmeye zorlanmıştı o topraklar.

 

Foucault’a dönersek, söylediğim gibi buraya kadarına değil onun özgül katkısı. Sonrasına, yani kentleştikten ve görece özgürleştikten sonra ne olduğuna, yani kentleşmeye değil de kentleşip “özgür emek” statüsüne yükselmiş emekçi sınıfların nasıl yeni mekanizmalarla disipline edilip sanayi toplumunun üretkenliğinin garantisi haline getirildiklerine ilişkin tezleri ve düşünceleri özgün bir düşünür haline getirdi Foucault’u. Evet Marksizm genel sınıf analizini yeni sınıflardan oluşan topluma aktarmaktan öte özgül bir tarihsel tez geliştirmeden toprak aristokrasisi soyluların yerine sermaye sınıflarının egemen sınıf haline geldiklerini, yeni toplumun emekçi sınıflarını da kentleşebildiği ölçüde sanayi işçilerinin oluşturduğunu söylüyordu da, Ortaçağ’ın emekçi sınıfı köylüler üzerinde iktidar kurmak üzere kullanılmış araçlarla Modern toplumun kitlesel emekçi sınıfı proleteryaya da hükmedilebilmiş miydi yoksa yeni mekanizmalara mı başvurulmuştu? İşte Foucault’un sosyal bilim ve bilgi tarihine yaptığı özgül katkı tam da bu modern dünyaya özgü yeni mekanizmaları bulup deşifre etmesi oldu. Evet tam o noktada Modern devlet Ortaçağ’daki gibi sosyal sınıfların ve konumların statükoya uygun yerde ve şekilde konumlanmalarının, yani mevcut işleyişin olduğu şekliyle sürmesinin aracısı ve teminatı,statüko bekçisi olmakla yetinmeyecek, toplumu oluşturan kalabalığın kaynağı emekçi sınıflarının gevşek dokulu ve dağınık kırsal alanlar yerine kentlerde yoğunlaşmasını onları derli-toplu tutmanın fırsatı olarak aldı. Emekçiler tarihlerinde ilk kez kitle halinde kentleşmekten özgürleşme umudu beslerken devlet de aynı süreci onları derli-toplu tutmanın fırsatına dönüştürerek pay çıkarıyordu. (6) Özetle denetimi zamanda ve mekanda yaygınlaştırarak yanıt veriyordu bu tarım devrimi sonrasının en önemli dünya/tarihsel kırılma noktasındaki gelişmelere devlet. Emekçi sınıflar tabii ki tarihin her devrinde denetlenmiş, hatta çok daha sert baskılar altında tutulmuşlardı, ama yeni mekanizmalar hem olağan-dışı denetim aralıkları yerine aralıksız çalışan bir süreklilik kazanıyor hem de yeni teknikler sayesinde insanın sadece sosyal varoluşunu değil, tüm canlılarla paylaştığı canlı olma halini de denetimi kapsamı altına almış oluyordu. (7)  

 

 

 

Foucault, İngiliz aydınlanmacı Jeremy Bentham’ın Panopticon adlı hapisaneleri daha  etkili ve sürekli denetleme projesinde “Biyo iktidar” diye niteleyeceği yeni egemenlik biçiminin nüvesini görüyordu. Sadece hapisaneler değil, kışla, hastane, okul gibi insanları toplayan tüm kamusal kurumlar, hatta kentin kendisi bu merkezinde kontrolun çevresinde kontrol edilenlerin bulunacağı şekle uygun olarak yerleşebilirlerdi. Ana sayfaya çıkan görsel tercihimin de vurguladığı gibi arkasından gelen ışık aracılığıyla daha da şeffaflaşarak sürekli görünür olan çevre birimleri, muhtemel vakalar anında değil sürekli gözlenerek, vaka öncesinden müdahale edilebilir oluyorlardı. Hatta yeni öznelleştirme mekanizmalarıyla kendilerini de denetleyen gözüyle görmeleri sağlanıyordu. Toprağı, toprak sahibi sınıfları ve onların denetim altında tuttuğu emekçi köylüler yerine doğrudan nüfusun tamamını denetleyecek aygıtlar gelişiyordu. Foucault’un ardılı düşünürlerden Agamben, bu tasvirle Hannah Arendt’in saptadığı modern toplumdaki otoriterlik eğilimleri arasındaki paralelliği gösterip her ikisinde de ortak olanın yeryüzündeki dolaysız varoluş potansiyelimizle tüm canlılarla paylaştığımız “çıplak hayat”ımız [homo saccer] üzerindeki aralıksız denetim biçimi olduğunu ileri sürüyordu. “İnsanoğlu binlerce yıl aynen Aristoteles’in tanımladığı gibi kaldı. Siyasal varoluş kapasitesi de olan bir hayvan. Modern insan kendi siyaseti canlı bir varlık bağlamındaki kendi varoluşunu sorgulayan bir hayvandır”… (8)

 

Agamben toplama kampının zaten, bu “çıplak hayat” üzerinde kurulmuş iktidarın en dolaysız şekilde karşılığını bulduğu kurum olduğunu da dile getirip orada katledilmenin beden üzerinde kurulmuş sürekli hegemonyanın son sınırına varmış bir uygulamasından başka şey olmadığına da getiriyor sözü. Evet bu mutlak tahakkümün sonunda bir suçun ya da ihlalin cezai karşılığı olmadan o canın canlılığına son verme kararından öte şeyler olmuyor o kamplar da. Neyse ki Naziler yok artık ortada, ama sadece Pegida gibi heveslerle değil, Filistin’i tüm medeni dünyanın gözü önünde ayan-beyan bir kamp coğrafyasına dönüştürme tasarılarının uygulanabilirliğinde de yaşamaya devam ediyor o bedenler üzerindeki iktidarın en dolaysız ve hoyrat  biçimi. Hatta sadece o bile değil, 28 Şubat’ta başörtüsüyle okullara gelmeyi yasaklayan vesayetçi kanada hep antidemokratikliği hatırlatıldı. Ama ille de Panoptikon’un da imâ ettiği mekansal kapalılık şart mı? Kendileri farkında dahi değillerdi muhtemelen ama güçlerini de zaten fikirlerden değil, iliklerine kadar sinmiş bedenlere tahakkümle beslenen o biyo-iktidar mekanizmalarından alıyorlardı. Tıpkı Erdoğan’ın da kaç çocuk doğurulacağı hakkında konuşup kürtajı ya da içkiyi yasaklarken güç aldığı siyasi bölgenin de aynı Panoptikon’un ta orta yerindeki siyasi odak olması gibi… Yasak kısmını da geçelim, kadınların gülmesi hakkında konuşmak hangi bakanın haddine düşerdi ki başka türlü? Üzerindeki eşi görülmemiş din/dil/ırk/sınıf-üstü mutabakat nedeniyle görünmez hale gelmiş küresel ölçekli sigara yasağı bile bedenlerimizi topluca o lanetli dumandan korumak için değil mi? Pek yakında dünyayı çöle çevireceği ayan-beyan ortada olan küreyi ısıtan gazlar ve bilumum atıklar konusunda uzlaşmaya yanaşmayanların bir tek o teker-teker üflenen duman konusunda hassaslığa rıza göstermeleri de manidar değil mi? Hannah Arendt’in,  atıfta bulunduğum iktidar karşıtı fikirleri yerine fotoğrafındaki sigarası nedeniyle “makul şüpheli” sınıfına girme ihtimali de, Foucault’un anlattığı dünyadan uzaklaştığımızın değil, iyice yaklaştığımızın kanıtı değil mi? O hepimizi kendimize ve çevremizin sıhhatine zarar verecek fiile teşvik ettiği, ben de yardım ve yataklık etmiş olmuyor muyum bu biyo-suça? Cezası dışarıda 64 TL. Benim bildiğim sanal ortamda yayılamayan dumanın cezası da kesilmemişti daha. Olsaydı da Foucault’nun entellektüel mirasının hanesine koz diye yazılmış olurdu ki, onu kayda geçirmek de hem felsefeci hem de Foucault eksperi olarak Ferda Keskin’e düşer herhalde.

 

 

 

Dipnotlar________________________________

(1) G.Agamben, Kutsal İnsan/Homo Saccer, Ayrıntı Yayınları, 2001.

(2) Tabii devletinki de, ebeveyn ve sevgilininki de dahil, tüm ilgiler gibi şevkat-şiddet ikilemi diyalektiğinde şekillenmekte, gözetmek kadar bastırmaya, baskıya da meyledebilmektedir.

(3) Bu noktada kentleşmenin yegane nedeninin modern makinalı sanayiinin çekim gücü olmadığını da hesaba katmak gerekir; mesela sanayileşmenin dolaylı modern makinalı sanayinin etkisiyle küresel ölçekte yoğunlaşan küresel meta ve hammadde trafiği özellikle de bu okyanuslar-ötesi trafiğin kavşak noktalarını oluşturan liman kentlerindeki ani büyümenin o kentlere yerleşmiş sanayiden ziyade mal ve insan trafiğinin yarattığı sinerjiyle ilişkiliydi. Sanayi devriminin beşiği diye bilinen İngiltere’de bile Engels’in yeni işçi sınıfının yaşam koşullarını konu eden istisnai ve öncü saha çalışmasının sahnesi Londra değil, Manchester’dir, çünkü sorunları ve kiriyle birlikte sanayi Britanya imparatorluğu’nun siyasi başkenti Londra’dan uzak tutulmuş, Londra’daki sanayi liman bölgesindeki tersane ve gemi yapımı ile sınırlı kalmıştır. Adanın merkezinde Manchester’in de bulunduğu su yolu hattı, yeni sanayinin odağı olmuş, Londra’nın aldığı göç adadan ziyade Hindistan gibi denizaşırı nüfus bölgelerinden olmuş ve Londra o nedenle liman kentlerinin doğasında olan kozmopolit karakterini diğerlerinden çok daha erken ve yoğun şekliyle metropolitenleşme sürecinin en başından itibaren yaşamaya başlamıştır.

(4) “Stadtluft macht frei!”(kent havası özgür kılar) bir Ortaçağ atasözüydü ama onunla kastedilen bu anlamdaki bir kadim geçmişle kopuş değil, doğa şartlarına dolaysızca bağlı tarıma dayalı kır hayatının ölümcül rutininden ve dolayısıyla taassubundan özgürleşme idi. Dolayısıyla hepsini kent diye adlandırsak da Antik kentle Ortaçağ kenti ve modern sanayi kentleri arasında sırf yapısal özellikleri bakımından değil, içinde bulundukları dünyaya vaadettikleri bakımından da kayda değer farklar olduğunu hatırda tutmak gerekiyor.

(5) Kent dışı kırsal alanlar için mesele yok da kentlerin imar sürecini bu çerçevenin sınırları içinde yeniden-üreten kalarak anlamak mümkün değil. Devletin bir kenti oluşturan binlerce binanın arsalarını teker teker tahsis etmiş olamayacağı aşikâr. Tarihçi Orhan Esen’in bizim programda verdiği derse referansla Osmanlı devleti, kent topraklarını nasıl imar ettiğini açıklayayım; devlet, kentleşmeye dahil edilmesini istediği arazileri, vakıflar, loncalar ve mahallelerin tasarrufuna veriyor. Mahalle ve vakıfı içlerinde toplumun topluluklar halinde örgütlendiği resmi statüsü olan ekonomik ve sosyal sivil toplum örgütleri gibi görmek gerekir. Bu durumda loncalar, çarşılarla üretim hanlarını; mahalle ve vakıflar da bünyelerindeki cemaatlere yönelik iskan alanlarını üretip kenti inşa ediyorlar. Dolayısıyla üzerlerinde gecekondu vb yasa-dışı yapılaşma olmuş yerler hazinenin, yani devletin değil, sivil toplum örgütlerinin kamu arazileriydi. 2. Mahmut ıslahatleri sadece askeri ve bürokratik reformlar olmayıp bu kent üretim sistemini de darmadağın ettiği için, devletle sivil toplum ilişkisini görece adaletli şekilde yeniden-üreten bir geleneğe de son vermişti ve o “biz” dediğimiz mirasın özgünlüğünün yeniden-üretiminin tıkandığı bir dönüm noktası arıyorsak o Cumhuriyet değil, 2.Mahmut ıslahatlarıdır. Hatta sadece devletin de değil, Osmanlı toplumunun çözülüşünü bu tarihe taşımak gerekir.

(6) Şunu da gecikmeden not etmeliyim ki, Foucault böyle paralellikler kurmuyor. Hatta esasen, burada değindiğim kentleşme hikayesiyle Foucault’unki birbirinden hem disipliner hem de paradigmatik bakımdan apayrı ve hatta çelişkisi uzlaşısından fazla olan ayrı anlatılar. O kadar ki en başta kent sosyolojisinin, yani ilkinin hiç kuşku yok ki Türkiye’deki baş aktörü olan hocam ve dostum M.Kıray’ın adını anarken bile zorlandım. Çünkü, Yapısalcılik ve Post-yapısalcılık gibi spekülatif bulup idealist Fransız düşüncesi diye andığı eğilimlerle arasına dikkatlice mesafe koyar ve hatta bir tür rekabete dahi girip bizi de kollamaya çalışırdı. Başta kızı E.Kıray, diğer akademisyen yakınlarının da anlayışına sığınarak bu tutarsızlığın sorumluluğunu üstlendim.

Tabii insan şahsen de tanıdığına karşı daha hassas oluyor, düşünsel sorumluluğunu alarak kurduğum bu paralelliğin Foucault bakımından ne anlama geleceğini değerlendirecek ehil kişinin maalesef bu yazıyı kendisine danışamadan yayınlamak durumunda kaldığım, Ayrıntı yayınlarından 6 ciltlik toplu yazılarının da editörü Ferda Keskin olduğunu belirtmekle yetineyim.

(7) Agambeneski Yunanca’daki zoes ve bios arasındaki, ilkinin tüm canlılarla paylaştığımız canlılık halimiz, ikincisiyse yaşama biçimi diye karşılanabilecek ve sadece insana has olan ayrımına dikkat çekip “çıplak hayat” diye anacağı ilkinin siyasetin, yani denetimin konusu olmakla insanlık tarihindeki bir dönüm noktasına işaret ettiğini söylüyor. Agamben, age, s.158.

(8) Agamben, age, s.157-8.

 

 

 

Önceki İçerikKontrat
Sonraki İçerikAynanın resmini yapmak