Kontrat

Kağıda bastırdığım bir makaleyi, bir kısa hikâyeyi veya bir kitap bölümünü okumayı yarım bırakamıyorum. Elbette zorunlu aralar verebiliyorum, ama içim içimi yiyor eğer istediğimden çabuk dönemezsem okumaya. Tabağıma aldığım yemek gibi meselâ. Bitirmeden kalkamam masadan. Olmaz. Diğer yandan, cep telefonumda veya herhangi bir dijital ortamda okumaya başlarsam, okuduğum her ne olursa olsun, yarım kalabiliyor. Ardımda bıraktığıma aldırmıyorum. Başından ayrıldığımda, artık okumayacağım da demiyorum; ama geri dönmekle ilgili bir vakit bulma, acele etme dürtüm yok.

 

Okumaya niyetlendiğim yazının olduğu kağıtla birlikte, birisi elime bir kontrat tutuşturuveriyor. Kontrat, “iş bu kağıttakilerin tamamı okunup, bellenmeden başka bir şeyle uğraşılmayacak” diyor. Analog iletişimle yaptığım bu mukaveleyi dijital bir aracıyla yapamıyorum. Dijital ortam, bana otobüse yetişirken rastladığım bir tanışa, koşarayak, yalapşap bir merhaba dediğim; hareketli, hararet yapmış, gürültü tüten bir hava veriyor. Ne dedim, duydu mu muhterem, ne yanıt verdi; geçti, gitti edasında birşey.

 

En eski kontratlarım buluşmayı gerçekleştirmek için bir not göndermekle başlamış olmalı. Sanırım en son ilkokuldayken yapmışımdır. Kenar süsüne kadar emek verdiğim bir kağıdı, üzerine bir istekle birlikte, yer ve zaman yazıp, güzelce yuvarlayıp, çevresine ince bir kurdele bağlayıp, fiyongunu gelişigüzelmiş gibi yaptıktan sonra, muhatap kişinin sırasının hemen altında defterlerini dizdiği boşluğa bırakmıştım. Yok artık, demeyin lütfen; üzerine mühür damlatmama yardım etsin diye kırtayeci abiyi kandırmak için birkaç gün uğraştığımı anımsıyorum.

 

Herhalde kanal sayılarının ve yayın sürelerinin sınırsız olduğu bir televizyon olsaydı o zamanlar, mühür ile kağıt kapatan bir aristokrat olmaya özenmezdim. Serbestiyet açık veya örtük sınırlanınca, böyle bir zümreye ait olma özlemi artıyor olabilir mi? Aklımın bu nevi sorularla, bedenimin ise tamamlayıcılarıyla buluşması için, bir bütün olarak, alelacele bırakılan kısa notlardan söz verme, söz alma mektuplarına geçmem lazımdı. Bunun için ayakkabı numaramla birlikte cesaretimin de artması gerekiyordu. Oldu bunlar. Mektup bırakılan evin posta kutusunu ebeveynin açmasıyla, evdeki hesabın, annem tarafından tüp kuyruğunda beklemeye tahvil edildiğini hatırladığımda kulaklarım kızarıyor. Ama içimde hâlâ aynı coşku. Şu gün, şu saat, şurada buluşmayı teklif ettiğimde, içimdeki ağaçtan kuşlar havalanıyor, diye yazmışım bir yerlere.

 

Kabul edilmesi elbette önemliydi dileğimin; ama böyle bir sözü vermesi için birisine yazabilmek; yazdığınızı bırakacağınız yere götürürken yolda caymak; bunu arkadaşlarınızın gözü önünde bıktırırcasına tekrarlamak; bunlar benim için kontrat yapmanın olmazsa olmazları gibi olmuştu. Ya mektubu alan? Kendisi de benzer yollardan geçmiştir zâr. Önce en yakın arkadaşına göstermiştir; sonra birkaç kere yanıt yazıp, fikir değiştirmiştir. Sonra, arkadaşlarıyla birlikte mektuba acil şifa gerektiren bir konsültasyon muamelesi yapmış olabilirler pekalâ. Hatta arkadaşlarından biri, benim arkadaşlarımdan birisiyle, belki bizim buluşmamızdan çok önce diz dize oturmuşlardır. Hangi ilişki, hangi mukavele iki kişiyle sınırlıdır ki? Gerek taraf, gerekse şahit olarak bizi bağlayan hangi ilişkileri, hangi sözleşmeleri bu aşamalardan geçmeden çarçabuk kabulleniyoruz?

 

Zaman geçtikçe, arkadaşlıklarımla birlikte alışkanlıklarım da yaşlandı. Gençlerle bir kampüsü, ortak bir yaşam alanını paylaşmak, onlara ayak uydurma cüretini kazandırdı bana. Daha önceden konusu geçmişti. Yeri geldi; anlatayım. Günlerden birgün, öğle sularıydı; cep telefonumdaki “n’aber” uygulamasına su şıkırdamasına benzer seslerle ardı ardına birkaç kısa cümle çöreklendi. Kalem alışkanlığındaki parmaklarım — ki kaba desem değil — basmak istediğim harfin istemsizce bir sağındakine bir solundakine dokunduğu için, yazmak yerine, göndereni hemen aradım. Beyoğlu’na çıkıp çıkamayacağımı soruyordu. Kendimi kalabalıkların içine gömme havasında olduğum için hemen kabul ettim. Telefonu kapadım. Yani konuşma kısmını kapadım. Artık hiç kapanmıyor ki. Bir kipten diğerine geçiyor. Uçak kipi, toplantı kipi; ilkokul öğretmenimin ruhu şâd olsun; herhalde bu alet için en uygun kipin “gereklilik” kipi olduğunu iddia ederdi. Kullanmalısın. Öyle yapıyorum. Kadıköy’e hangi otobüs vardı bu saatte? Hemen otobüs işletmesinin bir uygulamasını açıyorum. Elimde telefon, aklım ondan bir iki karış yukarıda, bir yandan bakıyorum, diğer yandan durağa doğru yürüyorum. Evet, şu numara birazdan burada olmalı uygulamaya göre. Vallahi öyle; köşeyi döndü otobüs, geliyor! Otobüsün içinde sesli konuşma için hizmet aldığım kurumu terkedip, otobüsün bedava sağladığı buluta atlıyorum. Yok canım, etrafı seyretmek varken, niçin telefonuma kapanayım; vapur saatlerini kontrol edeceğim.

 

İniyorum otobüsten; dışarısı çok nemli. Evet, telefonum da öyle söylüyor. Sıcaklık bir sayı, hissedilen başka bir sayı. Saat bir buçuk. Kadıköy’deyim. Kabataş vapuruna biniyorum. “Telefonum birazdan çekmeyebilir. Tam duyamadim; Yenikapı Marmaray İstasyonu dedin, değil mi? Aa, anladım; metroya biniyorsun. Harika. Fünikülerden inince seni ararım.” Bu da bir kontrat, öyle değil mi? İşte fünikülerden inince arayacağım. Sonra? Sormayın; bilmiyorum; kesin değil. Nerede buluşacağımızı bilmiyorum. Her halükarda, birkaç defa daha konuşarak bir yer ve zaman ayarlayacağız. Belki başka bir arkadaşım beni arayacak; belki arkadaşın başka bir arkadaşı kendisini arayacak; belki hepsi katılacak bize; belki de hiçbirimiz bir araya gelmeyeceğiz bugün. Denk gelir mi arzularımız acaba?

 

Hangi kontrat bana daha bir serbestiyet tanıyor? Günlerce önceden ayarlanmış buluşma mukavelemiz mi, yoksa denk gelmiş, fakat kesinleşebileceğine asla emin olamayacağım birlikte takılma sözleşmemiz mi? Elbette bu iki birbirine en uzak durumun arasında, muhtemel, bir sürü değişik, münasip senaryo da yaratabilirim. Ama uçlar güzel. Sivri durumlar düşünmemi tetikliyor. Acaba şu anda, mesela Istanbul’da, kaç değişik çift veya üçlü, beşli grup ne şekilde buluşuyor? Bu iki uç durumda olanlar vardır; en az bir o kadar da bu uçların değişik bileşimleri. Bu sabah anlaşmıştır birisi diğeriyle “n’aber” üzerinden; beriki de “tamam” diye “n’aber”lemiştir. “Ama ben size sonra katılacağım; ararım” diye eklemiştir. Arayabilir; arasa iyi olur; ama aramazsa da kimse niye demez.

 

İşte belki de, bu taban tabana zıt uçların varlığı, ama diğer taraftan birliktelikleri, değişik kaynaşımları, geçiş zamanlarının aynı anda birlikte var olan yapılarını temsil ediyorlar. Birileri hâlâ günlerce önceden kavilleşiyor; ötekiler “haydi” diyerek kalkışıyorlar. Böyle dediğimde, ikinci duruma özenmiyor değilim. Şu içimden, ansızın çıkıverdiğini sandığım, adına kendiliğinden dediğim şeyi kendime çok yakıştırıyorum. Eskiden de, “haydi Sedef Adasına yüzmeye gidelim” demek için, bir solukta en kolay ikna edebileceğim arkadaşıma koşardım. Sonra ikimiz bir sonrakine, ardından hep birlikte diğerlerine çağlardık. Zincirin içinde hayır diyenler olduğunda bir burukluk olsa da, takılmazdık bu redde. Bazen kolay olurdu ardışıklığı başlatmak, bazen zincir çabuk kırılırdı. Bir riski vardı bu eylemin; azınlıkta kalabilirdiniz, hatta yalnız. Bunu göze almanın heyecanı kutsal gelirdi bana. Apansız, birdenbire davranmanın en risksiz karşılığıydı bu heyecan.

 

Bıraktım buluşmayı, takılmayı bir kenara; düşünmek istiyorum. Neredeyim şu anda? Herhangi bir yer olabilir. Belki hiçbir yerde değilim. Zaten kalabalıklara, şehre bunun için bırakmıyor muyum kendimi? Neyse, telefonuma bir bakayım, en yakın, kahvesi en güzel yeri göstersin hele bir haritada.

Önceki İçerikTanıdık geliyor mu?
Sonraki İçerikDevlet ve kent