Duanın yarısı

Şampiyonlar Ligi finalinde Tuchel şov vardı. Yarı finalde Real’i kilitleyen Alman hoca, finalde de Pep’in bütün yollarını kesti. Birbirine yakın ve ayakta alkışlanası bir disiplinle sahaya yayılan Chelsea, Pep’e geçiş izni vermedi. Önündeki hareketli duvarı bir türlü aşamadı Pep, takımını rakibin ceza sahasına yaklaştırmadı. Sahadaki 21 futbolcunun terden sırılsıklam olduğu bir gecede, Chelsea’nin kalecisi belki de hayatının en rahat doksan dakikalarından birini geçirdi; zira nerdeyse kendisine top gelmeden maçı bitirdi. Herhalde Pep’in bu kadar aciz kaldığı az sayıda maç vardır.

Geçen hafta bizim ligin Z Raporuna odaklandık, bu hafta açılalım, Avrupa futbolunun bir bilançosunu çıkarmaya başlayalım.

Sezonun başında, Avrupa’nın beş büyük ligi için bir dua ettim:

“La Liga’da Real, Premier Lig’de hak eden kazansın. Bundesliga’da Bayern’den, Ligue 1’de PSG’den ve Serie A’da da Juventus’tan başka bir takım şampiyon olsun. Liglerinin tepesine ambargo koyan bu üç takım gün yüzü görmesin, mutlu sona kim ulaşırsa ulaşsın. Yeter ki, Münihliler, Parisliler ve Torinolular ilk sıraya oturmasın!’”

Ligler bitti, sanırım duamın yarısı kabul oldu.

Bayern’e dua ya da beddua işlemedi, yine uzak ara aldı götürdü ligi. Almanya’da rekabeti mümkün kılacak birtakım düzenlemeler yapılmadıkça, Bayern ile kimse boy ölçüşemeyecek. Çünkü muhtemel rakipleri onun organizasyon ve mali gücü baş edemiyorlar. Bayern de bu vaziyeti gayet iyi kullanıyor; her sene –ister teknik direktör ister futbolcu olsun- rakiplerinin en kıymetlilerini kadrolarına katıyorlar.

Bavyeralılar bu sene de daha lig bitmeden Nagelsman’ı gözlerine kestirdiler, onu Leipzig’ten koparıp gelecek sezon için takımın başına getirdiler. Rakiplerini zayıflatıp kendi gücüne güç katan bu döngü değişmeyince, Bundesliga’da birinci de değişmiyor. Top dönmeye başladığında herkes kimin birinci olacağını biliyor. Mücadele ancak ikincilik ve sonrası için veriliyor. Kazananın önceden belli olması ve yarışın dört-beş hafta önceden bitmesi heyecanı öldürüyor. Bayern’in mutlak hâkimiyeti, Bundesliga’nın cazibesini düşürüyor.

Almanya’da 2020-2021 sezonunda futbol adına hatırlanacak hoşluk, herhalde Lewandowski’nin Gerd Müller’in 49 yıllık gol rekorunu kırması olacak. Müller, 1971-1972 sezonunda 40 gol atmıştı. Altıncı kez gol kralı olan Lewandowski, bu yıl 41 gole ulaşarak Müller’in “bir sezonda en çok gol atan futbolcu” unvanının yeni sahibi oldu.

Kendi efsanesine yenilmek

Juventus, 2006’da, şike olaylarına katıldığı gerekçesiyle bir alt lige gönderilmişti. Serie A’da tekrar zirveye çıkabilmesi altı yılını almıştı. 2012’de tekrar şampiyonluk tacını taktığında, takımın başında kendi evladı Antonio Conte vardı. Conte’nin takımını üst üste üç yıl ligin en üstünde tutması, Juve’nin dokuz yıllık sarsılmaz hükümranlığının da başlangıcı olmuştu.

Conte, daha sonra Chelsea’ya gitti, Ada’da da bir şampiyonluk kazandı ve 2019’da tekrar ülkesine döndü. Ama bu kez oyuncu ve hoca olarak tarih yazdığı takımın değil, onun ezeli rakibi İnter’in dümenine geçti. İlk yıl ligi ikinci sırada bitirdi. Ama ikinci yılında efsanesi olduğu Juve’yi tahtından etti. Pirlo yönetimindeki Juventus, zar zor Şampiyonlar Ligi biletini alırken Inter güle oynaya koltuğa kuruldu.

Elbette bu başarıda büyük hisse Conte’ye düşer ama iki isme de özel bir yer açmak lazım. Lukaku ve Martinez. Şahsen Lukaku’yu, Ronaldo’dan (Brezilyalı olanını) beri en heyecan verici santrfor olarak görüyorum. Her türlü meziyet var Lukaku’da; güçlü, hızlı, hırslı, asla pes etmiyor, çalım atıyor, servis yapıyor, oyunu çok yönlü oynuyor, final vuruşlarını her geçen gün geliştiriyor. Arjantinli on numara Lautaro Martinez de tekniğiyle, oyun zekâsıyla, liderliğiyle, sorumluluk almasıyla büyülüyor.

Lukaku-Martinez ikilisi Conte için, Conte de onlar için büyük bir şans oldu. Nitekim Lukaku, hocasına dair görüşlerini paylaşırken onu göklere çıkarıyor: “Hayatıma doğru zamanda girdin ve beni oyuncu olarak değiştirdin. Mental olarak beni daha güçlü hale getirdin ve daha önemlisi, birlikte kupa kazandık. Prensiplerini kariyerim boyunca uygulayacağım. Senin oyuncun olmak bir şerefti.”

Onlar Conte’yi şampiyonluğa taşıdılar, Conte de onları bir üst seviyeye çıkardı; disiplinli hocanın rehberliğinde her iki futbolcu da müthiş bir sezon geçirdiler ve değerlerine değer kattılar.

İtalya’ya ilişkin bir not da Ronaldo’ya dair; bu sıralar Juve ile yıldızım barışmaz ama Ronaldo’yu her zaman severim. İngiltere ve İspanya’dan sonra İtalya’da da gol kralı oldu ve üç büyük ligde bunu başarabilen ilk futbolcu oldu. Kırılabilecek başka bir rekor var mı bilmiyorum ama eğer varsa Ronaldo muhtemelen onları da kıracaktır!

Parayla saadet

Fransa’da son yıllarda PSG’nin ligi çok önceden bitirmesinden farklı olarak bu yıl son haftalara kadar dört takımın zirve için iddialı olduğu bir sezon yaşandı. Lyon ve Marsilya’nın geride kalmasıyla Lille ve PSG son haftaya nefeslerini birbirlerinin enselerinde hissederek girdiler. Üç milli futbolcunun (Zeki, Yusuf ve Burak) ilk onbirde oynaması nedeniyle, bu şampiyonluk mücadelesi Türkiye’de de yakından takip edildi. Ve Lille şampiyon olduğunda, biz de şampiyon olmuş gibi olduk!

Lille’nin PSG’ye oranla çok mütevazı bir kadro ile ligi zirvede bitirmesi çok hoş, futbol için de çok umut verici. Demek ki neymiş; saadeti parayla satın almak her zaman mümkün olmuyormuş! Neymar-Mbappe-Di Maria’dan oluşan bir ileri üçlün olsa da 35 yaşındaki Burak Yılmaz’a geçilebiliyormuşsun!  

Latife bir yana, Burak bütün tahminleri boşa çıkardı, bütün beklentileri aştı ve rüya gibi bir dönem yaşadı. Kariyeri adına verdiği en doğru kararın Lille’e gitmek olduğuna şüphe yok.

Madrid’in diğer yakası

La Liga’nın muzafferi Simeone’nin Atletico’su oldu. Doğrusu, Real ve Barca’nın çok kötü bir başlangıç yaptığı bu sezonda Kırmızı-Beyazlılar, tarihlerinin en rahat şampiyonluklarından birini kazanabilirlerdi. Bir ara –Ocak ayında- bir maçı eksik olmasına karşın en yakın rakibi ile arasında on puanlık bir fark vardı. Fakat hem rehavet hem de Covid şartları Atletico’yu bir krize soktu, büyük açıklık hızla kapandı ve Simeone ecel terleri dökerek ancak son maçta şampiyonluğa ulaşabildi.

Real, ne ŞL’de ne de La Liga’da beklediğini bulamadı. Kimileri bunu Zidane’nın başarısızlığı olarak niteliyor, ama ben bu görüşü paylaşmıyorum. Beyaz Şimşekler’in ŞL’de yarı final oynamasının ve ligi ikinci sırada tamamlamasının, mevcut şartlar altında, küçümsenecek bir netice olmadığı kanısındayım.

Zira bir kere Real’in kadrosu yetersizdi. Söz konusu Real olunca bu laf çok tuhaf kaçabilir ama takıma baktığınızda kadronun ciddi bir zayıflık içerdiğini görürsünüz.  Benzama’dan başka forvet yok, Benzama atmayınca takım duruyor. Orta sahada -hala büyük oyuncu ama- Modric belli bir yaşa geldi. Kroos, durağan dönemde. Hazard, büyük bir hayal kırıklığı; Madrid’den ayrılması hem ona hem de Eflatun-Beyazlılara yarar sağlar; zorlamanın faydası yok! Asensio ve Isco, bir türlü beklenen patlamayı yapamadı. Bütün yükü Casemiro sırtlandı.

İkincisi, sakatlıklar ve Covid 19 de en çok bu takımı vurdu. Mesela Real ligin büyük bir kısmını ideal defansı olmadan (Marcello/Mendy, Varane, Ramos ve Carvajal) oynamak zorunda kaldı. Zorunluluklar, Zizou’nun kafasındaki oyunu sahaya yansıtmasını imkânsız kıldı. Diğer taraftan bu yoksunlukların Real’e bir hayrı da dokundu; alt yapıdan pırıl pırıl gençler (Odriozola ve Gutierrez gibi) sahaya sürüldü.

Bir Real taraftarı olarak, öyle ya da böyle kaçırılan her şampiyonluk tabiatıyla beni üzer. Üzgünüm. Mamafih Madrid’in diğer yakasının hakkını teslim ediyor, onları kutluyorum.  Simeone’nin yaptığı büyük işin, hem Real’de hem de Barca’da yeniden yapılanmanın gereğini ortaya koyduğunu düşünüyrum.

Deli dâhinin baş döndüren hızı

Premier Lig’de Mou’nun Tottenham’ının iyi gitmesini istiyordum. Başlangıçta işler yolunda gibiydi ama sonra takımın şaftı kaydı, üst üste kayıplarla arka sıralara geriledi ve nihayetinde “özel biri” bir kez dahaişini kaybetti. O hala dünyanın en iyisi olduğunda ısrarcı ama yakın geçmişte gösterdiği performans bu büyük iddiasını doğrulamaktan uzak. En son 2015’te şampiyonluk kemerini takmıştı. Yani sadece söylemekle olmuyor, sözünü sahada gerçekleştirmen icap ediyor!

Bakalım, Roma’da ne yapacak Mou? Son şampiyonluk şarkısını 2001’de söyleyen Roma’yı tekrar zirveye taşıyabilecek mi? Hem takımın şampiyonluk hasretini hem de kendisinin başarı özlemini dindirebilecek mi? Roma, radarımızda olacak.   

Geçen yıl taraflı tarafsız herkesin gönlünü kazanan Liverpool’un yerinde bu yıl yeller esti. Kloop’un geniş gülümsemesi ruhlarımıza yine iyi geldi ama Kırmızılıların futbolu tat vermedi. Chelsea, sükseli transferlerle iddiasını gösterdi ama Lampard’dan umduğu verimi alamadı. Tuchel ile durumu bayağı toparlasa da artık şampiyonluk için geç kalmıştı.

Pep’in City’si, tozu duman kattı ve ezeli rakibi ManU’ya 12 puan fark takarak şampiyon oldu. Bunun büyük bir zafer olduğuna kuşku yok ama bu şampiyonluk City sermayesini tatmin eder mi, emin değilim. Çünkü City’nin sahipleri takımlarını sadece İngiltere’nin değil Avrupa’nın da en tepesinde görmek istiyorlar ama Pep ile bunu hala başarabilmiş değiller. Pep, City ile ŞL finaline çıktı ama kupayı  alma hayalini bir sonraki bahara ertelemek zorunda kaldı.

Bielsa’dan bahsetmeden Premier Lig defterini kapatırsak günah işlemiş oluruz. Lige renk kattı “deli dahi”, bütün hocalar ve spor yorumcuları yıl boyunca onun takımına ne oynattığını çözmeye çalıştılar. Üçlü parselasyona dayanan bütün kalıpları yerle bir etti. Takımını -iki bile değil- tek bir bölgede oynamaya çalıştı. Herkesin her yerde olduğu ve her görevi yaptığı bütüncül bir oyun inşa etme çabası göz kamaştırdı. Leeds’in bazı maçlarındaki hızdan futbolseverlerin başı döndü. Ligde dokuzuncu sırada kaldı, yeni sezonda onu daha üst sıralarda görmeyi umuyoruz.

Devri daim

Liglerin bitmesiyle teknik direktörlerde bir yaprak dökümü başladı. Beş büyük ligin şampiyonundan üçünün hocası kulübü ile olan ilişkisini bitirdi. Atletico’da Simeone ve City’de Pep halen görevlerinin başında ama Lille’de Christophe Galtier, Inter’de Antonio Conte ve Bayern’de Hans Dieter Flick görevlerini bıraktılar.

Her birinin ayrılış gerekçesi farklı; Galtier, Lille’de vaktinin dolduğunu söyledi. Flick, Löw’den boşalacak koltuğu doldurmak üzere Milli Takım’a gitti. Conte ise mali sorunlar nedeniyle ayrıldı.

Keza Juve’de Pirlo’nun, Real’de Zidane’nın dönemi bitti. Juve’de Allegri tekrar işbaşı yaptı. PSG’de Pochettino’nun ayrılmak istediğine dair rivayetler var. Real’de ibre Conte’den yana.

Hülasa burada da bir devri daim var; belli hocalar büyük takımların kulübeleri arasında gidip geliyorlar…

Soğuk intikam yemeği

2020-2021’in Avrupa kupaları finallerinin de muhteşem olduğunu belirteyim. Avrupa Ligi’nde ManU ve Villereal hafızalardan silinmesi zor bir maç oynadılar. Beraberlikle biten ve penaltılara kalan mücadelede, her iki takım da ilk on penaltısını gole çevirdi. Eşitliği kalecilerin attığı ve atamadığı penaltılar bozdu. David de Gae topu mevkidaşının eline teslim edince Villereal, Avrupa’daki ilk kupasını kazandı.

Hocaları Unai Emery, bir UEFA Kupası koleksiyoneri; daha önce Sevilla ile üç kez bu kupayı almıştı, Villereal ile dördüncüsüne ulaştı. Önce Arsenal’i, ardından ManU’yu saf dışı Emery, İngilizlere intikamın soğuk yenen bir yemek olduğunu da bir kez daha anımsattı.

ŞL finalinde ise Tuchel şov vardı. Yarı finalde Real’i kilitleyen Alman hoca, finalde de Pep’in bütün yollarını kesti. Birbirine yakın ve ayakta alkışlanası bir disiplinle sahaya yayılan Chelsea, Pep’e geçiş izni vermedi. Önündeki hareketli duvarı bir türlü aşamadı Pep, takımını rakibin ceza sahasına yaklaştırmadı. Sahadaki 21 futbolcunun terden sırılsıklam olduğu bir gecede, Chelsea’nin kalecisi belki de hayatının en rahat doksan dakikalarından birini geçirdi; zira nerdeyse kendisine top gelmeden maçı bitirdi. Herhalde Pep’in bu kadar aciz kaldığı az sayıda maç vardır.

Tuchel aklının ve bileğinin hakkıyla aldı ilk kupasını. Chelsea bir bütün olarak harikaydı, ama o Kante yok mu o Kante azmiyle, fedakârlığıyla, bitmeyen enerjisiyle, gösterişe kaçmadan vazifesini yapmasıyla ve iş ahlakıyla bir kere daha yürekleri fethetti. 

Büyük Mustafa

Bizden üç notla bitireyim.

Birincisi, Mustafa Denizli’ye dair. Denizli, 18 yıl top oynadığı, orada “Büyük” lakabını kazandığı ve 38 yıl önce ayrıldığı Altay’a geri döndü ve takımını 18 yıl aradan sonra Süper Lig’e çıkarttı. Derwall’in rahle-i tedrisinden geçerek Türkiye futbolunda zihniyet devriminin temellerini atan Büyük Mustafa’ya bu final çok yakıştı. “Mustafa Denizli, şampiyon bizi” sloganı bir kez daha tescil edildi.

İkincisi Mustafa Reşit Akçaya ilişkin. Nev-i şahsına münhasır bir futbol insanı Akçay; futbol üzerine düşünen ve hayatını futbola adayan biri. “Hayatını futbola adama” lafın gelişi değil, yedek kulübesine solunum cihazıyla oturacak kadar mesleğine aşkla bağlı Akçay. Koronayı çok zor atlattı, ağır bir tedavi gördü; böylesine zorlu bir süreçte Körfez’i düştüğü yerden kaldırması ve 1. Lige yükseltmesi takdire şayan.     

Üçüncüsü de Diyarbekirspor ile ilgili. Diyarbekir, futbola adına çok uzun süredir güzel bir habere hasretti. Adını taşıyan takımın  üçüncü ligden ikinci lige çıkması, bu hasreti bir nebze dindirdi. Şimdi ikinci ligde şehrin iki takımı (Amedspor ve Diyarbekirspor) var; en azından birini gelecek sezon birinci lige göndermeyi umuyoruz.

Velhasıl iyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla bir sezonu daha geride bıraktık.

Gelecek sezon taraftarın tribündeki yerini almasını can-ı gönülden temenni ederken, şimdi gözümüzü diktik iki hafta sonra başlayacak olan Avrupa Şampiyonasını bekliyoruz.

Çok şükür futbol heyecanı bitmiyor; her daim dilencilerin avucuna sıkıştırılacak güzel bir maç var…